BİZ "NEO NAZİ ÇERKESLER" VE "ACİZ MEN'DİLER"!

#206 Ekleme Tarihi 14/10/2015 01:10:56
22 Eylül 2011 Perşembe Saat 00:49 Önümüzdeki hafta Pazartesi günü Çerkesya’ya gidiyorum. Bir ay kadar burada olamayacağım. Bu nedenle güncel konulara kısa kısa değinmeye çalıştım, ki bir boşluk olmasın.  Saygılar sevgiler!   ***

( 1 )

21 Eylül  2011

Yaklaşık 3 yıldır Çerkesya’yı tarihin tozlu raflarından indirip bir gelecek vizyonu veya bir „ulusal hedef“ ve Çerkeslerin üzerinde birlik olup uluslaşabilecekleri bir vatan olarak anlatmaya, örgütlemeye çalışıyoruz. Yeni bir grubuz; daha doğrusu grup olmaya ve örgütlenmeye çalışan „Çerkesya Sevdalıları”yız. Önceki kuşaklardan bizlere kalmış ciddi bir politik mücadele deneyimi olmadığı için politikleşmenin bir insan topluluğunda neden olduğu sancıları ve sonuçlarını göğüslemeye; yolumuzu el yordamıyla bulmaya çalışıyoruz. Politik mücadele deneyimi olmayanlar “politikleşme”nin sancılarını ve sonuçlarını bilmezler veya küçümserler. Çoğunun poltikleşmeden anladığı, bir iki slogan atmak veya politik konularda birşeyler söylemektir. Halbuki bu, sadece “politikaya giriş”tir veya “politikleşme merdiveninin ilk basamağı”. Politika ve politik mücadele genelde bir insan topluluğunu, özelde de bir insanı yeniden yaratır. Yeni bir politika demek, yeni bir kültür, yeni sosyal ilişkiler... hatta yeni bir toplum ve yeni bir insan demektir. Bu değişim veya yeni politikanın topluma nüfuz etmesi kendiliğinden ve sancısız olmaz. Ama bu sancılı değişim olmadan da “yeni politika” veya “yeni politikleşme” olmaz. Eski ilişkiler içerisinde kendine yer bulmaya çalışan bir politik düşünce önünde sonunda yenilir. Statüko onu kendisine benzetir ve yutar. Kimi ciddi politik hareketlerin ve “önderlerin” bir süre sonra “yerleşik olan”a biraz makyaj yapmış “aykırılar” olarak statükonun sahnelerinde boy göstermelerinin nedeni değişimi başaramamış ve yenilmiş olmalarıdır. Ancak, statükonun gücü politikalarında değil, yıllar içerisinde kurduğu sosyal ve kültürel ilişkilerdedir. Bu nedenle, yeni bir söylem veya politika ile ortaya çıkanlar, eğer bir gün yenilirlerse, bu, kurulu düzeni; yani statükoyu aşamadıkları, dönüştüremedikleri içindir. Bakmayın siz o gözüne “alışkanlıkların ve önyargıların” yumruğunu yedikten sonra “doğru yolu bulduklarını” veya “gerçekleri gördüklerini” söyleyenlere. Anladıkları, zayıf olduklarıdır; ama bunu politik söylemlerle allayıp pullayıp öyle anlatırlar çevrelerine. Kuyruğu dik tutmaya çalışırlar yani... Bu anlamda politikleşme kişinin kendisine de rahatsızlık verir. Çünkü kurulu düzenle, çevreyle, alışkanlık ve önyargılarla sürekli bir çatışma ve hesaplaşma içinde olmak kolay değildir. İnsanlık tarihinde politik mücadelelere önderlik yapanların, felsefeyi; ekonomiyi veya sanatı ne kadar iyi bilirlerse bilsinler!, toplumsal yaşama göbekten bağlı olanlardan değil; “yaşamın kıyıları”ndan gelip de felsefeyi, ekonomiyi, politikayı öğrenenler olmasının nedeni de bu olsa gerek. Çünkü o “göbek bağı”, aslında “kölelik zinciri”dir. Kendilerinin de farkında olmadıkları veya kabul etmek istemedikleri... Çerkesyalıların artık “günlerini umuda ayarlamaları”  ve kendilerini Çerkesya Hareketin’nin ihtiyaçlarına göre yeniden yaratmaya çalışmaları gerekir dememin nedeni budur! “Gününü umuda ayarlamak” demek, Çerkesya Hareketi’ni sahiplenmekten, onun için bir saat daha az uyumaya veya bir saat daha fazla çalışmaya ve anavatana dönüş hazırlıkları yapmaya kadar çok geniş bir yelpaze demektir. “Gününü umuda ayarlamak” demek, politikleşmek; kendini bir “aileye ait hissetmek”, bireyseliği aşmak, kollektif çalışmaya alışmak, örgütlenmek ve yönetmeye-yönetilmeye hazırlanmak demektir.... “Gününü umuda ayarlamak” demek, “Çerkesya için iyi ise, iyidir; değilse, kötüdür” diyebilmektir...

     ( 2 )

     22 Eylül 2011

Evet, savunduğumuz düşüncelerin çoğunun „patentleri“ veya „orijinleri“ bize ait değil. Bunlar, önce konunun uzmanı “ustalar” tarafından yazılmış, sonra diğer halkların mücadelelerinde doğrulanmış ve çeşitli tarihlerde ya anavatanda ya da diasporada birileri tarafından dile getirilmişler. Bizim yaptığımız, zaman zaman geleneksel kurumlarımızın bile altlarına imzalarını attıkları bu düşünceleri “aşırmak”; eğer gerekliyse eklemeler-çıkarmalar yapmak; sistemleştirip politikleştirmek ve bir gelecek vizyonuna dönüştürmek. Bir iki “aciz men” bizim insanlığın teorik ve pratik birikiminden veya diğer halkların politik mücadele deneyimlerinden yararlanıyor olmamızı, “başkalarından düşünce aşırmak” olarak lanse ediyorlar. Onlar hergün laboratuvarlara ve kütüphanelere taşınıp daha önce kimsenin söylemediği birşeyler mi bulmaya çalışıyorlar, bilmiyorum? Ama “yararlanma” veya ”etkilenme” yerine “aşırma” kelimesini kullanmalarının nedeni politik olarak aciz olmaları ve söyleyecek bir şeyleri kalmadığı için insanların kafalarında negatif çağrışımlar yapan kavramlara ihtiyaç hissetmeleridir. Mesela Marks’ın gençlik yılları için “Hegel’den etkilenmiş” denir, hatta “sol Hegelci” olduğu söylenir. Keza Marks İngiliz ekonomisinden veya Alman felsefesinden yararlanmıştır. Ama Marks’a ve Marksizme düşman veya karşıt olanlar, “etkilenmiş veya yararlanmış” değil, “bildiği ne var, herşeyi ya İngiliz ekonomistlerden ya da Alman felsefecilerden aşırmış” derler... “Aciz men”lerimiz de bize karşıtlıklarını veya düşmanlıklarını işte böyle basit yöntemlerle gösteriyorlar. Sanki “yerçekimi var” diyebilmemiz için bizim de başımıza bir elmanın düşmesi gerekiyormuş gibi... İlginç olan bunlardan birinin neredeyse hiçbir “orijinal” düşüncesinin olmaması ve nereye misafir olmuşsa o evin sahibinin propagandasını yapmayı marifet sanması. Diğerinin ise Avusturya İşçi Marşı’ndan, Ciao Bella’ya ve hatta Türk ordusundan “aşırma” Gün Doğdu’ya kadar başkalarından uyarlanmış marşları ciğerleri patlarcasına okuması. Kendisini o büyük aileye ait hissedince “aşırma” hakkı oluyor herhalde?

     ( 3 )

     23 Eylül 2011

Kısa sürede epey bir mesafe katettik. Elbette hala hata yapıyoruz, gelecekte de yapacağız; ama ilk günlerin acemiliğini üzerimizden attık ve henüz organik bir örgütlenmeye dönüştüremediysek de artık dünyanın her tarafında bizimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşan Çerkeslerin olduğunu biliyoruz. Bu site’in en önemli özelliğini, İnal Abi geçen haftaki yazısında özetledi: Net ve anlaşılır olmak! Evet, bizim ne söylediğimiz nettir. “Kimsenin gözünün yaşına bakmadan” söylüyoruz söylenmesi gerekenleri. Patavatsızlaşmadan, konuları ayaklara düşürmeden, kişiselleştirmeden; ama korkmadan, kıvırmadan ve açıkça... Yani bir Adıge’ye yakışır tarzda! Bu nedenledir ki, politik arenaya çıktığımız daha iki yıl bile olmadığı halde; çocuklar bile biliyor Çerkesya Yurtseverlerinin ne istediklerini. Başlangıçta bize-söylemlerimize karşı alınan tavırlar veya getirilen eleştiriler nitelik olarak bugünkünden farklıydı. Hatta “psikolojik savaş bakanı” bile o günlerde bizim için şöyle diyordu: „…İşte bugün de bu ilke dönüş hareketini Çerkesyacı çizgiden ayırmaktadır...” ve „Çerkeslerin tarihi topraklarına vurgu yapmak... Dönüş Hareketi'nin gündeminde hiç olmadı, olacağını da sanmıyorum”. Yani o zamanlar milliyetçi, ırkçı falan değil; sadece „Çerkesyacı“ydık! Onlar da “Kafkasyacı-devrimci-dönüşçü”. Biz, ilk gün ne dediysek, hala onu savunmaya ve düşüncelerimizi anlatmaya devam ediyoruz. Ama onlar zamanla zıvanadan çıktılar. Ne dedikleri, ne istedikleri zaten belli değildi: her taraflarından “asalet” akıyor; ama ne “devrimcisi” devrimciye, ne de “dönüşçüsü” dönüşçüye benziyordu. “Bağımsızlık”, “özgürlük” gibi kulağa hoş gelen sloganlar atıyor; ama bunun nasıl başarılacağı; araçları ve yöntemleri hakkında hiçbir şey söylemiyor, kimseden birşey talep etmiyorlardı. Zıvanadan çıktıktan sonra iyice karıştırmaya başladılar sapla samanı. “Anavatanda yaşayıp da muhalif olmak mümkün mü?” derken mesela, “dağlarda değil, şehirlerde yaşayan” bütün yurtseverleri, hatta varsa kendi arkadaşlarını bile “işbirlikçi-ajan” ilan ettiklerinin farkında değiller? Veya “nasyonal sosyalizm ile sosyalizm arasındaki çizgi sanıldığından incedir” sözleriyle ( fazla ayrıntıya girmeden şu kadarını söyleyeyim: bu ikisi arasındaki çizgi en kalın kafalıların bile anlayacağı kadar kalındır: Biri “tekelci burjuvazinin en kanlı ve en şöven tercihi”; diğeri ise tekelci burjuvazinin düşmanı sınıf ve tabakaların ideolojisidir. Biri “kahrolsun demokrasi” der, diğeri demokrasi mücadelesi verir. Biri eli kanlı iktidarın milis gücüdür, diğeri bu iktidara muhalif hareketlerin omurgası ve en kararlısı. Biri şövenisttir, ırkçıdır; diğeri ezilen halklara özgürlük ister... ), sosyalist düşünceleri benimseyen kendi arkadaşlarına dahi “neo nazi” damgası vurduklarının. İlginç olan ise, Facebook’ta; şurada-burada zaman zaman Grup Yorum’un veya diğer sol grupların faaliyetlerini tanıtan, yazılarını yayınlayan ve bunlara destek çağrısı yapan “sol’a açık” insanlarımızın kendilerine resmen “faşist” veya “faşizmle aranızdaki çizgi çok ince” diyen bu “sosyalizm düşmanı” kalemi, sırf Çerkesya Yurtseverleri’ne küfrettiği için alkışlamaları...Ve devrimci, demokrat veya duyarlı olduklarını iddia eden “Kuzuların Sessizliği”... Belki de bilinçli olarak yaratılan bu toz-duman içerisinde ne olup bittiğini göremiyor-anlayamıyorlar veya “Çerkesler Adıgelerdir”, “Çerkesya vatanımızdır” ve “önceliğimiz anavatanımız Çerkesya’da uluslaşmaktır” söylemlerimizle hemen hepsine biraz “dokunduğumuz”; statükolarını ve rahatlarını bozduğumuz için “oh olsun size!” diyor, burnumuzun sürtüldüğünü sanıyorlar. Bilemiyorum...  

     ( 4 )

     24 Eylül 2011

Türkiye Çerkesleri, daha doğrusu Kuzey Kafkasya Halkları kısa bir süre öncesine kadar sadece iki eksende politika yapıyorlardı: “Türkiye” veya “Rusya” ekseni. Ama bunların kendilerini anlatırken kullandıkları kavramlar birbirine çok benzediği için dışarıdan bakan biri “bunlar niye birbirlerini yiyorlar” diye sorabilir ve biraraya gelememelerin nedenini anlamayabilirdi. Eğer şu “Birleşik Kafkasya” sloganı da olmasaydı... Rusya, Çerkeslerin uluslaşmasını  ve vatanlaşmasını; yani “Çerkes Ulusal Bilinci”nin gelişmesini istemiyordu. Çerkeslerin demokratik yöntemlerle mücadele edebilmelerine olanak sağlayacak; “soykırımın tanınması dahil”, uluslararası platformlarda-yasalarda kendisine haklılık kazandıracak tarihi ulusal birikimi “Çerkes Kimliği” altında arşivlendiği ve toplumsal hafızasına da böyle kodlandığı için “Çerkesya” ve “Çerkes ulusu” söylemine şiddetle karşıydı. Bu nedenle anavatanda “Adıge, Çerkes, Kabardey ve Shapsugh”  kimliklerini siyasallaştırıp  Çerkesleri bölerken; diasporada da uysal, Rus düşmanlığını  dengeleyecek; ama aynı zamanda asimilasyona da hizmet edecek, sol veya sola-sosyalizme düşman olmayan bir “Kafkasyalılık” kimliğini geliştirdi-destekledi. Günümüzde bu eksenin sözcülerinden biri olan “Hafıtze”nin anavatanda geçen sene yapılan nüfus sayımında insanlarımızın kendilerini “Çerkes” diye yazdırmalarına, cumhuriyetlerimizin birleştirilmesine ve “Büyük Çerkesya”ya karşı çıkmasının nedeni budur. Hafıtze Çerkesya demez, “Büyük Çerkesya” veya “Büyük Adıge Cumhuriyeti” der. Böylece Çerkesya söylemini, ırkçı-yayılmacı hareketlerle benzeştirmeye çalışır, önyargılara oynar. Bazen de “Çerkes ne demek, biz Adıgeyiz” diyerek “Adıge” kavramının kullanılmasını ister ve satır aralarında “Kabardey ulusu” falan diyerek tamamen kafaları karıştırmaya oynar. Bunları bilinçli yapar. “Türkiye ekseni” de benzer şeyler anlatır. “Çerkes” kimliğinin politikleşmesini ve ulusal kimlik olarak kullanılmasını istemez. Çerkes kavramı ile bugün “barışçıl ve demokratik” yöntemlerle birlikte uluslaşması mümkün olmayan halkları tanımlar ve “Çerkes”in bütün Kuzey Kafkasya Halklarının bir “üst” kimliği olarak kalmasını ister. Şimdiye kadar Çerkes değil de Kafkas veya Kuzey Kafkasya kimliği altında örgütlenmiş olmalarının nedeni, Çerkes’in yasak olması falan değildir. Zaten uzun zamandır böyle bir yasak da yoktu. “Kafkas” kimliğinde son ana kadar ısrar etmelerinin asıl nedeni; bütün dünyanın Çerkes deyince Adıge’yi anladığını, Kuzey Kafkasya Halklarının Çerkes kimliğini benimsemediklerini, Çerkesleşmenin önünde sonunda Adıgeleşmek demek olacağını bilmeleri ve asla ulusal-politik bir kimlik olamayacak “Kafkasyalılık” ile karşılaştırıldığında Çerkes’in bu potansiyeli taşımasıdır. Ama “Kafkas kimliği” Rus ekseni için Çerkesya’nın ve Çerkes Ulusunun yokedilmesinin bir anahtarıyken; Türkiye ekseni için, politikleşip azınlık statüsü talep etmelerinin ve Kafkas Cephesinden ayrılmalarının önündeki bir bariyerdi. Bu nedenle biri Rusya’daki durumu ( daha doğrusu Rusya’yı ) eleştirir, “orada durumumuz kötü. Niye birşey yapmıyorsunuz” derken; diğeri Türkiye’deki durumu ( yani Türkiye’yi ) eleştirir, “sen asıl Türkiye’ye bak” diye cevap verirdi. Ve bu konuda çıkarları örtüştüğü için her ikisi de Kafkas kimliğine sahip çıkar, “Çerkes” ve “Çerkesya”yı ağızlarına almazlardı.

     ( 5 )

     25 Eylül 2011

Farklı nedenlerle de olsa anlaştıkları başka bir konu da, Çerkes Soykırımı meselesi oldu. İkisi de Çerkes Soykırımının Gürcistan tarafından tanınmasına karşı çıktılar. Ama elbette ki gerekçeleri farklıydı: Rusya ekseni, soykırımın tanınması ile Çerkes (Adıge) ve Çerkesya sorununun uluslararası platformlara taşınacağını ve sürecin mutlaka bir Çerkesya ile sonuçlanacağını biliyordu. Hem de bir mermi dahi sıkmaya gerek kalmadan! Türkiyeli Çerkesler ise Çerkes soykırımının tanınması ile Çerkeslerin bir “sürgünde halk”; dolayısıyla “azınlık” statüsü kazanacaklarını; bunun, Türkiye için yeni bir azınlık sorunu demek olacağını ve Ermeni Soykırımını gündeme getirerek Türkiye’nin çıkarlarını zedeleyeceğini düşündüler. Bu nedenle Gürcistan’ın Çerkes soykırımını tanımasına birlikte karşı çıktılar; “biz insanlığın vicdanına sesleniyoruz” dediler. Halbuki biri Rusya’nın çıkarlarını ve kendilerinin Rusya ile olan çıkarlarını zedelemek istemezken; diğeri bu sorunun Türkiye’nin başını ağrıtmasından, Çerkes Soykırımı meselesinin Rusya düşmanlığı yapmanın veya Çerkesleri Rusya’ya karşı kışkırtmanın bir aracı olmaktan çıkmasından korkuyordu. Çünkü eğer Çerkes soykırımı uluslararası platformlara taşınırsa o zaman demokratik bir çözümün veya sorunlarımızı demokratik yöntemlerle çözmenin de önü açılmış olacaktı. Masaya elinde savaş tamtamlarıyla oturamazsın ya... Abhazya konusunda da yine farklı amaçlarla; ama aynı duruşu sergiliyorlar: Rusya, Abhazya’yı Gürcistan’a, dolayısıyla Nato’nun Kafkasya’ya girme çabalarına karşı kullanıyor ve Çerkesleri de bu politikasına angaje edebilmek için bize ortak bir kimliği benimsetmeye çalışıyor; yatıp kalkıp “Adıge Abhaz” kardeşliği yaptırıyor. Ama Rusya’nın ve Abhazların çıkarı için; Çerkeslerin değil! Zaten “kardeşlik masalı”nı da sadece Çerkeslerin kulaklarına fısıldıyor. Ama Çerkeslerle Abhazların bir ve aynı halk oldukları illizyonu Çerkeslerin bu gerçeği görememelerine neden oluyor. Yani Rusya ekseni, Çerkesleri bir “domuz bağı” ile kontrol altında tutup; Çerkes Soykırımının Birleşmiş Milletler üyesi bir ülke tarafından tanınmasına bile tavır aldırttırırken; Türkiye ekseni aynı “domuz bağı”nı, tam tersi bir amaç için: özelde Abhazya’yı, genelde ise Kafkasya’yı Rusya’dan kurtarmanın! bir aracı olarak kullanmaya çalışıyor. Bu nedenle Abhazya’nın Rusya Federasyonu ile olan ilişkilerini Abhazların aleyhine bir durummuş gibi göstermeye çalışıyor; Abhazlarla Rusya’nın ilişkilerini bozup Gürcistan’ın ekmeğine yağ sürüyorlar. Elbette Gürcistan için yapmıyorlar bunu, yani Gürcistan ajanı! değiller: Amaç bölgede yeni bir “istikrarsızlık” ve “çatışma” alanı yaratmak, böylece Abhazları da Rusya karşıtı cephenin askerleri yapabilmek... İkisinin de söylemlerinde bir tutarlılık olup olmamasının; dün başka bugün başka şeyler söylemelerinin; Çerkes ve Abhaz halklarının “Kuzey Kafkasya” mı, yoksa “Adıge-Abhaz” şemsiyesi altında mı biraraya gelmiş olmalarının hiçbir önemi yok onlar için. Önemli olan bu halkların kopmaz bağlarla birbirine bağlanması; Çerkeslerin, Rusya’nın veya Abhazların çıkarlarını kendi çıkarları zannetmesi. Bu nedenle Çerkes derken ne anladıklarını “ortama” uyduruyor, “bazen öyle, bazen böyle”; açıkça söyleyemeyecekleri zaman da “Adıgeler, Abazalar ve diğerleri” diyorlar. Bu diğerlerinin kimler oldukları herkesin kendisine kalmış. Bu söylemlerinin doğru veya bilimsel olduğuna kendilerini öylesine inandırmışlar ki, yeni açılan bir site bu “diğerleri”ne bir de bayrak bulmuş. Sitenin açılış sayfasında önde Çerkes ve Abhaz bayrakları, arkada da bazı Kafkas Halklarının bayraklarındaki renklerin kullanıldığı, ama kimin ve ne olduğu anlaşılmayan bir bayrak! var. Bu, açıkça tanımlanamayan “diğerleri”nin bayrağı olmalı.  Vah “aciz men”diler vah...

     ( 6 )

     26 Eylül 2011

Rusya ve Türkiye “eksenleri”nin üzerinde anlaştıkları başka bir konu da, bizlerin Adıge kimliği altında örgütlenmemiz gerektiğini anlatmaları. Bunu yaparken Adıgeliği öve öve bitirememeleri! Evet, bunlar; hatta Çerkes kimliğinin tarih sahnesine çıkmasında zerre kadar katkısı olmayanlar bile utanmadan bizlerden atalarımızın kanlarıyla yazdıkları tarihi, hafızalarımıza kazıdıkları bir kimliği ve onurlu mirası bırakmamızı istiyor; bizlere Adıge kimliği altında örgütlenmemizi öğütlüyorlar. Neden? Çünkü Çerkesya’nın Adıge kimliği altında örgütlenemeyeceğini biliyorlar. Adıge kimliği, her ne kadar bizimse de ve sahiplenmeye devam edeceksek de, Çerkesya’nın ve Çerkes ulusal bilincinin ne sosyolojik-psikolojik ne de tarihsel-yasal altyapısını oluşturmaya yetmez. Bu nedenle; yani Çerkes uluslaşmasını ve Çerkesya’nın örgütlenmesini engellemek için bizlere Adıge kimliği altında örgütlenmemizi öğütlüyorlar. Ve tabii bizim ayrı örgütlenme hakkımızın olduğunu kabul ederek, aslında o “emperyalizmin böl ve yönet oyununa gelmeyelim”,  “bölünmeyelim”, “biz hepimiz kardeşiz”  veya “birlikten kuvvet doğar”  gibi söylemlerinde ne kadar samimiyetsiz olduklarını da itiraf ediyorlar. Ki önümüzdeki hafta “Anadolu’nun renkleri” ile birlikte bir “Barışfest” düzenlemeleri, onları da ortak bir kimlik: mesela “Anadoluluk” kimliği altında toplamaya çalışmamaları; ayrı örgütlendikleri için “mikro milliyetçi”, “ırkçı”, “neo nazi” vs diye suçlamamaları, bizim ulusal örgütlenmelerimizi yaratmamıza karşı çıkmalarının altında başka nedenlerin yattığını gösteriyor. Neden Anadolu halkları kendi ulusal-etnik kimlikleri ile örgütleniyor, buna rağmen onlarla birlikte iş üretibiliyorlar da; Kuzey Kafkasya Halkları kendi kimlikleri ile; mesela Çeçen; Oset, Abhaz ve eğer istiyorlarsa Karaçay, Dağıstan..., kendilerini nasıl istiyorlarsa öyle adlandırırlar, örgütlendiklerinde bu mümkün olamıyor? Neden Anadolu halklarının kendi kimlikleri ile örgütlenmeleri bir demokrasi şöleni ve “gökkuşağı” oluyor da; Kuzey Kafkasya Halklarının aynı  istemi “bölücülük”, “mikro milliyetçilik”; hatta “ırkçılık”, “faşizm”  vs diye damgalanmaya çalışılıyor? Ve neden Kuzey Kafkasya Halkları  da kendi dernekleri veya Federasyonları ile, mesela, Kuzey Kafkas Halkları Konfederasyonu gibi bir üst örgütlenme altında biraraya gelemesinler? Bu halklar kendi örgütlerini yaratırlarsa neden kardeşlik bitsin veya birbirleri ile yardımlaşamasınlar, dayanışmasınlar? Var mı bu soruların mantıklı  bir açıklaması?

     ( 7 )

     27 Eylül 2011

Son zamanlarda iki eksenin birlikte “Adıge-Abaza-Wıbıh” deyişini ağızlarına sakız etmelerinin nedeni de aynı: Çerkes uluslaşmasına ve Çerkesya’nın örgütlenmesine karşı olmalarıdır. Evet, ne Rusya ne de devletleşmiş bir Abhazya bu söylemden zarar görmez, ama Çerkes halkı ve Çerkesya kaybeder. Çünkü Çerkes uluslaşmasının ve vatanlaşmasının altı oyulur. Wubıhlar tarihi topraklarını ilelebet kaybederler. Bu topraklar Ruslara hediye edilmiş olur. Daha önceki bir yazımda bu konuyu dünyadan örnekleriyle anlatmıştım. İlgili bölümü uzun da olsa bir kez daha buraya aktarıyorum: “... Mesela İnsan Hakları İnter Amerikan mahkemesinin Paraguay’ın Sawhoyamaxa Yerlileri ile ilgili 2006 yılında aldığı bir karar şöyle:      ‘The Court had an opportunity to examine the validity of the restrictions imposed on indigenous property in.  The Court reviewed its jurisprudence on indigenous land rights and drew the following conclusions:  1) traditional possession of their lands by indigenous people has equivalent effects to those of a state-granted full property title;  2) traditional possession entitles indigenous people to demand official recognition and registration of property title;  3) the members of indigenous peoples who have unwillingly left their traditional lands, or lost possession therof, maintain property rights thereto, even though they lack legal title, unless the lands have been lawfully transferred to third parties in ;od faith; and  4) the members of indigenous peoples who have unwillingly lost possession of their lands, when those lands have been lawfully transferred to innocent third parties, are entitled to restitution thereof or to obtain other lands of equal extension and quality.  The Court determined that the indigenous people’s right to restitution for the loss of property is related to their unique dependency on land.  If such relationship exists after a prolonged period of time, restitution shall be awarded. On the other hand, if the indigenous community no longer exercises the customs or traditions that made them so dependent on land, then the state has no duty to provide restitution…” ( I/A Court H.R., Sawhoyamaxa Indigenous Community v. Paraguay. Merits, Reparations and Costs. Judgment of March 29, 2006. Series C No. 146 ) Konumuzla direk ilgili olan bölümde özetle şu kararı  alıyor mahkeme: ‘Aradan Uzun bir zaman sonra geçtiği halde, eğer bir yerli halk, kendisini tarihsel topraklarına bağımlı kılan gelenek göreneklerini yaşatmışsa, tarihsel topraklarının kendilerine geri verilmesi gerekir. Yok eğer yaşatamamışsa, o zaman devletin bu toprakları onlara geri verme zorunluluğu yoktur’. Bunun ne anlama geldiğini bir düşünün! Ama sadece böyle mahkeme kararlarında değil, uluslararası kurumların deklerasyonlarında da açık açık ilan edilmiştir bir halkın ne talep edebileceği, bunun için hangi şartları yerine getirmesi gerektiği. Mesela Birleşmiş Milletler Özel Rapotörünün sunduğu ve dünyanın kabul ettiği tanım şöyle:  ‘Who are Indigenous Peoples? People who inhabited a land before it was conquered by colonial societies and who consider themselves distinct from the societies currently ;verning those territories are called Indigenous Peoples. …those which having a historical continuity with pre-invasion and pre-colonial societies that developed on their territories, consider themselves distinct from other sectors of societies now prevailing in those territories, or parts of them. They form at present non-dominant sectors of society and are determined to preserve, develop, and transmit to future generations their ancestral territories, and their ethnic identity, as the basis of their continued existence as peoples, in accordance with their own cultural patterns, social institutions and legal systems. (Martinez-Cobo, 1984) ( …işgal ve sömürgeleştirme öncesi tarihsel topraklarında örgütledikleri toplumlar ile tarihsel bir devamlılık gösteren ve kendilerini şimdi bu topraklarda yaşayan topluluklardan farklı görenler yerli halklar diye tanımlanırlar…) …The Indigenous Peoples of the world are very diverse. They live in nearly all the countries on all the continents of the world and form a spectrum of humanity, ranging from traditional hunter-gatherers and subsistence farmers to legal scholars. In some countries, Indigenous Peoples form the majority of the population; others comprise small minorities. Indigenous Peoples are concerned with preserving land, protecting language and promoting culture. Some Indigenous Peoples strive to preserve traditional ways of life, while others seek greater participation in the current state structures. Like all cultures and civilizations, Indigenous Peoples are always adjusting and adapting to changes in the world. Indigenous Peoples recognize their common plight and work for their self-determination; based on their respect for the earth.        Despite such extensive diversity in Indigenous communities throughout the world, all Indigenous Peoples have one thing in common - they all share a history of injustice. Indigenous Peoples have been killed, tortured and enslaved. In many cases, they have been the victims of genocide. They have been denied the right to participate in ;verning processes of the current state systems. Conquest and colonization have attempted to steal their dignity and identity as indigenous peoples, as well as the fundamental right of self-determination. Indigenous People or Indigenous Peoples? The United Nations International Covenant on Civil and Political Rights and the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights state that all peoples have the right of self-determination by virtue of which they ‘freely determine their political status and freely pursue their economic, social and cultural development’. (Part one, Article one, 1966) However, because there has been dispute over the exact meaning of the term ‘peoples’, it is not clear exactly to whom ‘peoples’ refers. Some state ;vernments oppose use of the term “peoples” in regards to Indigenous Peoples because they fear its association with the right of secession and independent statehood. Those states would prefer the terms ‘tribes’ or ‘populations’, which do not have those associations…” (…bütün halkların politik statülerini belirleme, kendi ekonomik-sosyal-kültürel ilişkilerini geliştirme; yani kendi kaderlerini tayin etme hakları vardır. Ama ‘halklar’ın ne anlama geldiği, kimlerin ‘halklar’ olarak tanımlanacakları açık değildir. Bazı devletler Yerli Halklar için ‘halk’ deyimini kullanmak istemiyorlar, çünkü bu durumda örgütlerinin ayrılma ve bağımsız devlet olma haklarının olacağından korkuyorlar. Bu devletler ‘kabile’ veya ‘insan topluluğu’ terimini kullanmayı tercih ediyorlar…) Yazının veya pasajın tamamını çevirmediğim için kusuruma bakmayın; ama konumuzla ilgili olan en önemli cümleler çevirdiklerim. Anlatılmak istenen şudur: Bir insan topluluğunun topraklarında hak iddaa edebilmesi için bu topraklarda yeşeren etnik kimliğin, dilin, kültürün yaşatılabilmiş olması gerekiyor. Ki korunması için bu topraklara sahip olabilme hakkı olsun. Bu olmadığında ne oluyor? Inter Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı kararda da görülebileceği gibi yetki hükümete veriliyor. Sonra, her yerli insan topluluğu ‘halk’ olarak kabul edilmiyor, bu nedenle bütün topluluklar aynı haklara sahip değiller. ‘Halk’ terimi, kendi ayırt edici özelliklerine ve net bir kimliğe sahip olan insan topluluğunu işaret ediyor. Bu terim, söz konusu halk insafsızca kendi toprağından sürülmüş ve başka bir nüfus tarafından yapay yollarla yerinden edilmiş olsa bile bir toprak parçasıyla ilişkiyi gerektiriyor. Yani, bir insan topluluğunu ‘halk’ olarak niteleyebilmemiz için gerekli kriterlerin başında ‘kendine özgü bir toprak birliği’nin olup olmadığı geliyor. Bu konuda uluslararası platformlarda BM’in ‘Critescu’ ve ‘Capototorti’ raporları kriter olarak alınır. Bu raporlar, kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk olarak tanınma iddiasında bulunan herhangi bir nüfusun karşılaması gereken dört kapsamlı ölçüt önerirler:         1- Ayırt edici bir dil, din ve kültür;     2- Paylaşılmış bir tarih ve deneyim;     3- Kendi ayrı kimliğini koruma iradesi;     4- Kendine özgü bir toprak birliği.   Bu nedenle bazı devletler yerli halklar için ‘kabile’ terimini kullanıyorlar. Çünkü sözkonusu yerli insan topluluğunun bir ‘halk’ olduğunu kabul ettiklerinde ‘kendi kaderini tayin etme hakları’nı da kabul etmek zorunda kalacaklarından korkuyorlar. Bizim Çerkesya söyleminde ve Çerkesyalı kimliğinde ısrarlı olmamızın bir nedeni de budur! Burada parantez açıp, bu bilgiler ışığında son zamanlarda dillere dolanan ‘Adıgeler, Vıbıhlar ve Abazalar hep birlikte Çerkes halkını oluştururlar’ söyleminin ne gibi sonuçları olabileceğine değineyim. Birincisi, ‘Çerkesler, Adıge-Vıbıh-Abaza’lardır dediğimizde bu halklar otomatik olarak kabile düzeyine düşürülmektedir. Ve bir kabilenin de ‘kendi kaderini tayin hakkı’ veya ona bu hakkın tanınması zorunluluğu yoktur...Ama yine en az bunun kadar önemli olan, Vıbıh’lar bir Adige kabilesi değil, kendisi bir halk veya kabile dediğinizde, tarihte Vıbıhların yaşadıkları topraklarda söz sahibi olabilmeleri için Adige dili, kültürü ve gelenek göreneklerinden belirgin bir şekilde farklı olduğu dönemdeki Vıbıh dilini, kültürünü ve gelenek göreneklerini yaşatan Vıbıhların varlığı gerekmektedir. Yoksa bu topraklar üzerinde karar verme yetkisi tek başına RF’na geçecektir. Diyelim ki birileri gerçekten kendini bu işe adadı  ve yüzlerce yıl öncesinin Vıbıh dilini, kültürünü, gelenek göreneklerini öğrendi. Ama böyle bir grup Vıbıh’ın varlığı bile, tarihi Vıbıh topraklarının kendilerine geri verilmesine yetmiyor. Yukarıda örneğini verdiğim mahkeme kararının 3. ve 4. maddelerinde;   3) the members of indigenous peoples who have unwillingly left their traditional lands, or lost possession therof, maintain property rights thereto, even though they lack legal title, unless the lands have been lawfully transferred to third parties in ;od faith; and  4) the members of indigenous peoples who have unwillingly lost possession of their lands, when those lands have been lawfully transferred to innocent third parties, are entitled to restitution thereof or to obtain other lands of equal extension and quality...’ denilmektedir. Yani topraklarını şu veya bu nedenle terkeden, sürülen ve şimdi topraklarına yeniden sahip olmak isteyen bir yerli halkı, bu hakka sahip olsa dahi, eğer tarihsel toprakları yasal yollardan masum üçüncü şahıslara geçmişse, bu durumda aynı büyüklükte ve değerde başka topraklara yerleşmeye rıza göstermesi gerekir diyor. Bu durumda ’yeniden Vıbıhlaşanlar’ın tarihi topraklarında sıradan insanlar gibi yerleşmekten başka hakları olmayacaktır. Çünkü yerli halklara tanınan siyasal, sosyal, ekonomik haklardan yararlanmak için asimile olmuş olsalar dahi hala o topraklarda yaşıyor olmak zorundalar. Tekrar anavatanlarına dönenler otomatik olarak bu hakkı elde etmiyorlar. Benzeri bir durum 1990’ların başında Kolombiya’da yaşandı. Bu yıllarda pek çok Latin Amerika devleti yerlilere üzerinde yaşadıkları toprakların kolektif mülkiyeti hakkını: bu topraklar üzerinde siyasal-idari özerklik ( bazı ülkelerde -örneğin Kolombiya’da- insan haklarıyla çelişmemesi kaydıyla bu topraklarda örfi hukuklarını uygulama hakkı dahil ); anadilin yerli bölgelerinde resmi dil sayılması; iki-dilli, iki-kültürlü eğitim gibi haklar tanımıştı. Kolombiya’da 1991’de kabul edilen yeni Anayasa, farklı  kabilelere ait olan toprakların bir özerk yönetim altında birleştirilmesine de olanak sağlıyordu. Asimile olmuş yerli kabileleri, bu yeni yasaların kendilerine sağladığı olanaklardan yararlanmak üzere, yeniden ‘yerlileşme’ sürecine girdiler. Sierra Nevada’da yaşayan üç cemaat uzun yıllar tarihsel toprakları  üzerinde hak mücadelesi vermişlerdi. Ancak üç kabilenin topraklarının kesişme noktasındaki Sierra Nevada’nın yerli bölgesine dönüşebilmesi için yitik dördüncü etnik grubun da küllerinden yeniden doğması gerekiyordu. Kolombiya’nın en etkili yerli örgütü ONIC, 30 Ağustos 1993 tarihinde ‚Kankuamo yerlilerinin yeniden canlandığı’ müjdesini verdi. Kankuamo’lar Sierra Nevada’da Arhuaco (İka), Kogui (Kaggaba) ve Arsario (Wiwa)’larla birlikte yaşamış dördüncü bir etnik gruptu. Çoğu uzman tarafından kesinlikle asimile olmuş kabul ediliyorlardı. Kuşaklar öncesinde Hıristiyanlığı kabul etmiş Kankuamo’ların torunları, saçlarını kestirmiş, manta (yerli giysisi) ve poporo’larını (koka tüketiminde kullanılan bir alet) terk etmiş ve dillerini unutmuşlardı. İşte Kankuamo’ların uzun yıllar süren çabalarla dillerini öğrenmeleri ve gelenek göreneklerini yeniden günlük yaşamlarına hakim kılmalarıyla Sierra Nevada’da yaşayan yerlilerin toprak bütünlüğü sağlanmış ve otonom bir yerli yönetimi kurulabilmiştir. Bu başarılamasaydı böyle bir yönetim mümkün olamayacaktı! Bu durum, bizim için de geçerlidir. Eğer Wıbıhların ayrı bir halk olduğunu iddaa ederseniz, Çerkesya’da yaşayan bir Wıbıh topluluğunun olması ve bu Wıbıh topluluğunun yeniden dirilmesi gerekmektedir. Yoksa Wıbıhların tarihi toprakları otomatik olarak Ruslara hediye edilmiş olacak. Eğer “yasalar bizi ilgilendirmiyor. Biz bu toprakları nasılsa zorla alacağız” demiyorsanız tabii!!! Sadece politik çıkarları ve ulusal mücadeledeki ciddiyetsizlikleri nedeniyle Wıbıhları dillerine dolayanlar bir kez daha düşünmeliler: Bu söylem bugün Çerkesya’nın bölünmesinden, tarihi Vıbıh topraklarının kaybedilmesinden; daha doğrusu RF’na hediye edilmesinden ve Çerkes halkının tarihsel toprakları üzerinde kendi kaderini tayin hakkını kaybetmesinden başka hiçbirşeye yaramıyor…“ Ona buna „Rusçu“ ve hatta „Rus ajanı“ vs damgası  vurmaya çalışanlar bu gerçekleri görmeliler. Rusya Federasyonu’nun ve „Rusya ekseni“nin dolaylı  ve dolaysız bir şekilde yaymaya çalıştığı  bu söylem ile Wıbıh toprakları  ilelebet Rusya’nın olmaktadır. Onlar gibi „komplocu“ bir kafaya sahip olsak sadece bu sorun bile onları „FSB’nin kucağında oturuyorlar“ diye suçlamamıza yeter!

( 8 )

28 Eylül 2011

Peki Türkiye ekseni neden aynı söylemi yayıyor? Çünkü onlar için Çerkes halkının ve Çerkesya’nın varlığı ikinci plandadır. Öncelikleri, bölgede istikrarsız bir ortam yaratmak, Rusya düşmanlığını canlı tutabilmek ve yani çatışma alanları yaratmaktır. 2014 Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılması kararı alındıktan sonra Çerkesya’yı dillerine dolamalarının nedeni de Çerkesya’yı inşa etmek değil; bu söylemle Rusya düşmanlığını körükleyebileceklerini düşünmeleridir. Onlar için Çerkesya, sadece Kafkasya’nın birleştirilecek parçalarından biri olduğu için önemlidir; yani Çerkesya’sız bir Birleşik Kafkasya mümkün olmadığı için. Ve Çerkesya söylemi ancak buna hizmet ediyorsa, ettiği müddetçe bir anlamı var. Bu nedenle Çerkes halkının kendi yolunda yürümesini ve ulusal sorunlarını, mümkünse, çözmesini istemezler. Hatta Çerkes Halkı’nın sorunlarının diğer Kuzey Kafkasya Halklarından bağımsız bir çözümü kendilerine altın tepside sunulsa bile onlar buna karşı çıkarlar. Çünkü sorunu çözülen veya çözüm yoluna giren bir halkın „Cephe“den ayrılmasından korkarlar. Yani, Kuzey Kafkasya’da sorunlar ne kadar içinden çıkılmaz hale gelir ve Kuzey Kafkasya Halkları kendilerini ne kadar çaresiz-çözümsüz hissederlerse onlar için o kadar iyidir. Çünkü çaresizlik hissine kapılanların umutları da bitecek ve „kopuş“ hızlanacaktır. Bu nedenle bir yandan istikrarsızlık tohumları ekmeye çalışır, diğer yandan da her taşın altında bir „Rus eniği“ arar ve „bu lanet devletten kurtulmadan bize huzur yok“ inancını yaymaya çalışırlar. Çerkes Soykırımı’nın Gürcistan tarafından tanınmasına ve Çerkes ulusal sorununun yasal platformlara taşınmasına karşı çıkmalarının nedeni de budur. Çözüm değil, çözümsüzlüğün devam etmesini istiyor; bu „ya hep beraber ya hiç!“ mantığının birçok ulusal hareketin başına bela olduğunu, bırakın yeni kazanımları, sahip olduklarını da kaybetmekle sonuçlandığını bilmiyorlar. Halbuki bu mantığın ne vahim sonuçları olduğunu görmeleri için çok öteye gitmelerine de gerek yok: Çeçenya’ya baksınlar yeter. Bu maceracı çizgi nedeniyle kazanılan bağımsızlık yitirilmiş  ve bağımsızlık hareketi „Cihad“  hareketine dönüşmüştür. Benzer bir politik amacı olan „Birleşik Latin Amerika“ hareketi ama, bu düşüncenin teorisyeni Bolivar’ın öldürülmesinden sonra, Latin Amerika halklarının sorunlarının ve çözümlerinin farklılaştığını görebilmiş; her halk kendisine uyan yoldan yürümüş ve ancak 200 yıl sonra bugün, bağımsız devletler-halklar olarak ortak çıkarları ekseninde birleşme yolunda ciddi ciddi adımlar atmaya başlamışlardır. Çözümsüzlük içerisinde kıvranan değil; güçlü bir Abhazya, Çeçenya veya Çerkesya’dır Kuzey Kafkasya Halklarının ihtiyacı olan. Sorunlar içerisinde boğuşan değil; bu sorunlarını çözmüş, istikrarlı bir Abhazya, Çeçenya veya Çerkesya’dır halklarımızın ve Kuzey Kafkasya’nın geleceğini garanti edebilecek olan. Ve böyle güçlü ve istikrarlı örgütlenmelere sahip olacak her bir Kuzey Kafkas halkı, komşularına ve kardeşlerine de daha güçlü destek verebilecek; Kuzey Kafkas ve hatta Kafkas Halklarının birliğini ve birleşmesini yakınlaştıracaktır. Latin Amerika’da olduğu gibi…

( 9 )

29 Eylül 2011

Bu „ya hep ya hiç“ mantığı, onları objektif olarak „Çerkes (Adıge) karşıtı-düşmanı politikalar yapmaya itiyor. Mesela, defalarca kez „Çerkesya, Rusya tarafından işgal edilmeden önce üzerinde Çerkeslerin yaşadığı topraklardır ve sınırları halen üzerinde yaşayan halkların görüşmesi-uzlaşması ile belirlenecektir“ dediğimiz halde, ısrarla Çerkesya yerine „Büyük Çerkesya“ diyor; Çerkeslerin uluslaşma-vatanlaşma istemini ırkçı-yayılmacı bir hareketmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Bunu, ulaşmak istedikleri sonuç veya niyetleri farklı  olsa da, her iki grup da yapıyor: Rusya ekseni, Çerkeslerin aleyhine olan statükoyu devam ettirmek istediği için; Türkiye ekseni ise Çerkeslerin sorunlarının çözüm yoluna girmemesi ve Türkiye’nin bölgedeki stratejik ortakları Karaçay Balkarları korumak için. Amaçları, Çerkesya Hareketi’ni „ırkçı-yayılmacı“ bir düşünceymiş gibi göstererek Çerkeslerin morallerini bozup Çerkesya Hareketi’nden koparmak ve „Çerkesya’da yaşayan herkes Çerkestir“ gibi söylemler nedeniyle zaten tedirgin olan halkları, şimdi de „bakın Büyük Çerkesya’yı kurmak, bizi Çerkesleştirmek istiyorlar“ yalanlarıyla Çerkeslere düşmanlaştırmak. Böylece yıllardır „Büyük Çerkesya“ korkusu yayarak ve Çerkes düşmanlığı yaparak uluslaşmaya çalışan ve Kabardey’den koparacakları meralar ile toprak bütünlüğünü sağlayacak olan Karaçay Balkarlar’ın önünü açıyorlar. Kurumlarımızdan aldığı davetlerle insanlarımızı  zehirleme fırsatı bulan „Türkiye ekseni“nin akıl hocalarından Ufuk Tavkul’un yazdıkları bu konuda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık:  “Today Adige people desire to unify the borders of the separated republics of Adiges to establish a “Great Adige Republic” in Caucasus which will lie from Kabardin lands to the Black Sea coast… There is demographic handicap for “Great Adige Republic”  request of Adige people. They are minority in Adige and Karachay-Cherkess republics. Their thought to pass over that handicap is to encourage the Adige people who live in diaspora to emigrate back to Caucasus. If Adige people living in diaspora such as Turkey, Syria and Jordan emigrate to their fatherland in Caucasus then they will achieve to establish the “Great Adige Republic” in Caucasus… It seems that if Adige people insist on establishing the “Great Adige Republic” which will lie from Kabardin steppes to the coast of Black Sea, it will not be a surprise to initiate an ethnic civil war in the West of Caucasus.” Yani “Eğer Çerkesler ‘Büyük Adıge Cumhuriyeti’ni kurmakta ısrar ederlerse ( ve bunun alyapısını  hazırlayacak ‘Anavatana Dönüş’te ) Batı Kafkasya’da bir etnik savaşın başlatılması sürpriz olmamalıdır” diyor, Türkiye ekseni tarafından el üstünde tutulan ve dernek dernek dolaştırılan bu alçak! Biz hiçbir yazımızda Çerkesya’dan başka bir kelime kullanmadığımız halde, Çerkeslerin vatanı Çerkesya’nın inşası istemimizi “Büyük Çerkesya” idealine benzeterek ırkçı-yayılmacı bir Hareket’miş gibi göstermek resmen bir Çerkes ( Adıge ) düşmanlığı ve savaş kışkırtıcılığı değil de nedir? Biz, “Karaçay Balkarlar kendi kaderlerini tayin etme haklarına sahipler: istiyorlarsa Çerkesya halklarından biri ve eşit haklara sahip olarak Çerkesya’da yaşamaya devam ederler; yok bizimle birlikte yaşamak istemiyorlarsa ayrılırlar” dedik ve demeye de devam ediyoruz. Ama onlar, önce “biz de Çerkesiz, Kara Çerkesiz” söylemleri ile bizleri nötralize ettiler. Çıkarlarına olan herşeyi, bizleri “ya biz de Çerkesiz, ha sizin ha bizim” yalanıyla uyutarak, masumlaştırdılar. Bu arada büyüdüler, palazlandılar. Şimdi Çerkesya’yı ve Çerkes halkının anavatanında birleşme istemini düşmanlık olarak görüyor ve savaş nedeni sayıyorlar. İçimizden bazıları da bunlara destek verip bizleri “neo nazi”, “ırkçı”, “faşist” diyerek pasifize etmeye; diğer halkları Karaçay Balkarların ırkçı ve Çerkes düşmanı unsurlarının saflarına itip bizlere karşı düşmanlaştırmaya çalışıyorlar. Masal anlatmayın da açık açık söyleyin: Kimden yanasınız?

( 10 )

30 Eylül 2011

İnşallah Abhazya’dayım…

“Yaşasın Abhazya, Yaşasın Abhaz Halkı!”

Bunlar nasıl Çerkes Soykırımı Gürcistan tarafından tanındığında birden bire çark edip “bizim Çerkes Soykırımı’nın devletler tarafından tanınması gibi bir talebimiz yok” dedilerse; Çerkesya Hareketi geliştikçe, uluslararası platformlarda dile geldikçe ve demokratik barışçıl bir çözümün önü açıldıkça bu demokratik hareketi Rusya ile ilişkilendirmeye çalışıyor, Çerkes düşmanlığı yapıyor ve bir yandan Çerkes uluslaşmasının alt yapısını dinamitlerken, diğer yandan bilinçli veya bilinçsiz Türkiye’nin yönlendirdiği, yıllardır maddi manevi desteklediği Karaçay Balkarların ve diğer Türki halkların çıkarlarına hizmet ediyorlar… Bize karşı düşmanlık yapıyorlar, çünkü Çerkesya Hareketi her iki eksenin de politik söylemlerine dayanak yaptıkları tezleri çürütüyor. Çerkes kimliğini politikleştirip, “dil, tarih, gelecek vizyonunda birlik” eksenine oturtuyor; yani uluslaşma potasına sokuyor. Çerkes halkının kaderinin diğer Kuzey Kafkasya Halklarının kaderine bağımlı  ve Çerkesya’nın da Birleşik Kafkasya’nın 7 ayağından biri olmadığını, Çerkeslerin kendi örgütlenmeleriyle kendi yollarında yürümeleri gerektiğini anlatıyor. Ama bize karşı böyle hazımsız olmalarının ve acizleşmelerinin en önemli nedeni bizim, Çerkes ( Adıge ) halkının artık kendisi için bir halk olması, kendine güven duyması gerektiğini anlatmamız ve hayali değil; gerçekleştirilmesi mümkün, elle tutulur ve gözle görülür bir gelecek vizyonumuzun olmasıdır. Rusçu, Rus ajanı vs diye damgalamaya çalışırken hangi söylemimizin bu Rusya Federasyonu’nun çıkarlarına olduğunu da söylemeleri gerekmez mi? Ama yok böyle bir şey ve bunu adları gibi biliyorlar. Tek başına “Çerkesya ve Çerkes ulusu” söylemi bile üniterleşmeye ve ulusal-etnik insan topluluklarını; bunların kimlikleri ile anılan coğrafyaları tasfiye etmeye çalışan bugünkü Rusya Federasyonu’nun politikalarına terstir. Peki onları rahatsız eden ne? Onları  böyle rahatsız eden bizim demokratik mücadeleye, RF’nun demokratikleşebileceğine ve Çerkesya’nın demokratik mücadele yöntemleriyle, uluslararası kamuoyunun da desteğini alarak kurulabileceğine inanmamızdır. Halbuki onlar Rusya Federasyonu’nun reforme edilemeyeceği; daha doğrusu demokratik yöntemlerle Rusya Federasyonu’ndan bir şey kazanılamayacağına inanıyor ve bu inancını yaymaya çalışıyorlar. Bu inanç ne kadar güçlü olursa, “kopuş” da o kadar hızlı olacaktır diye düşünüyorlar. Elbette Rusya Federasyonu bir gün dağılabilir ve bizim Rusya Federasyonu aman dağılmasın, mutlaka yaşasın gibi bir tavrımız da yok. Ama Rusya Federasyonu dağıldığı zaman dahi bizim ulusal çıkarlarımızı koruyabilmemizin yolu, o güne ekonomik, politik ve sosyal olarak hazır olmamızdan geçmektedir. Gerek Rusya Federasyonu içinden ve gerekse uluslararası kamuoyundan alacağımız destek bu noktada çok önemli olacaktır. Bu nedenle demokratik bir hareket olarak kalmamız ve demokrtik mücadele yöntemlerinin dışına çıkmamamız gerekiyor. Eğer provakasyona gelir ve bizi terörize etmelerine izin verirsek, hem ulusal hareketimizi terör ve şiddet ile ezmek isteyenlerin ellerine koz verip bütün dünyadan izole olacak; hem de ortaya çıkacak kaotik ve istikrarsız ortamda ulusal kurumlarımızı inşa edemeyecek, kendimizi “her tür olasılığa” hazırlayamayacağız. Rusya’nın terörü ve Çeçen halkının  çektiği acılar nedeniyle şimdilik objektif olarak bakamadığımız  Çeçenya’da yaşananlar bize ders olmalıdır.  Hamburg Üniversitesi’nden Otto Luchterhandt, “Tschetscheniens Versuch nationaler Unabhängigkeit:Innere Ursachen seines Scheiterns“; yani „Çeçenlerin Ulusal Bağımsızlıklarını Kazanma Girişimi: Yenilginin İç Nedenleri” başlıklı uzun makalesinde şunları söylüyor: Das Schicksal Tschetscheniens seit dem Zerfall der Sowjetunion ist voller Tragik: Die Welt wurde Zeuge, wie ein Volk, das nach Jahrhunderten der Fremdherrschaft seine staatliche Unabhängigkeit von Rußland nicht nur zu erringen, sondern in einem ungleichen, mörderisch geführten Krieg heldenmütig zu verteidigen vermochte, danach nicht die Kraft zur Einigkeit, die Vernunft und Disziplin, kurz: die Reife aufgebracht hat, dem glücklichen Sieg durch den friedlichen Aufbau eines funktionierenden Nationalstaates Dauer zu verleihen…“ Türkçesi: „Çeçenlerin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bugüne yaşadıkları tam bir trajedidir: Dünya, burada, yüzyıllarca yabancı bir gücün egemenliği altında yaşamış bir halkın, yalnızca Rusya’dan devlet olarak bağımsızlığına kavuşmasına değil; bu bağımsızlığı güçlerin eşit olmadığı ve katliamlarla dolu bir savaşta kahramanca savunmaya çalışmasına; ama aynı zamanda birliği sağlama gücünden, akıldan ve disiplinden yoksunluklarına, kısaca zaferlerini, işlevini yerine getirebilen bir ulus devlet inşa edememelerine şahit oldu.” Bağımsızlığını  ilan ettikten sonra bir çok devletin ( bunlara İngiltere ve Almanya dahil ) resmi ilişki kurmak için kuyruğa girdiği Çeçenya, bir ulus devlet olma iradesini gösterememiş; iç savaşa sürüklenmiş ve bugünlere gelinmiştir. Bizim kimi olumsuzluklardan kaçınabilmememizin ve eğer Allah bize o fırsatı sunarsa, bundan yararlanabilmemizin yolu; Çerkes Halkının birliğini sağlamaktan, bünyemizi güçlendirmekten ve ulusal kurumlarımızı örgütlemekten geçmektedir. “Acaba devletimizin dili Arapça mı olsun yoksa Türkçe mi?” diye tartışanlar için bunların önemi olmayabilir, ama bizim için kim olduğumuz, hangi dili konuşacağımız ve nerede yaşayacağımız önemli. Bu nedenle bize tavır alıyor; izole etmeye, yalnızlaştırmaya ve diğer halkları bize karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. 

     ( 11 )

     1 Ekim 2011

Politik sorunların bugün bir kimlik tartışmasına dönüşmüş olması  veya bazılarımız tarafından böyle algılanması talihsizlik elbette ve bize hayli zaman kaybettiriyor; ama kimlik ve gelecek vizyonu birbirine kopmaz bağlarla bağlı olduğu için çok farklı konulardaki tartışmalar bile bir süre sonra dönüp dolaşıp bu noktaya geliyor ve düğümleniyor. Bizim için Çerkes kimliği elbetteki önemli, ama kimin Çerkes olduğunun zerre kadar önemi yok. Ve eğer birileri Çerkes olduklarını düşünüyorlarsa biz bundan rahatsızlık değil, mutluluk duyarız. Ama bizim söylemlerimizi bilinçli olarak çarpıtıyor, sanki biz sadece kan bağı arıyormuşuz gibi göstermeye çalışıyorlar. Burada bir kaz daha tekrar edeyim: “Ben Çerkesim” diyen herkes Çerkes’tir, ama Çerkesin bir dili ve gelecek ülküsü olacaktır. “Ben Çerkesim” diyen bunu kabul etmelidir. Yok eğer bu dili, tarihi ve gelecek ülküsünü benimsemiyorsa, Çerkes olmasın. Kimse onu zorla Çerkes yapmaya çalışmıyor. Oset ulusunun ulusal özelliklerini kendisine yakın hissediyorsa mesela, veya Abhaz, Çeçen... o zaman o halka ait olsun. Ama bize Osetler de Çerkestir veya Abhazlar, Çeçenler...vs masalını anlatmasın. Kendini kime ait hissediyorsa o kimliği sahiplensin, o kimlikle gurur duysun, o kimliği korumaya çalışsın! Kuzey Kafkas Halkları arasındaki birlik böyle kendi kimliklerini ve gelecek vizyonlarını netleştirmiş halklar arasında olacaktır. Sağlıklı olan da budur! Tartışmaları  başından beri takip edememiş  arkadaşlarımız bilmiyor olabilirler veya birilerinin duygusal çıkışları ve suyu özellikle bulandırmaya çalışmaları nedeniyle gözlerinden kaçabilir. Ama ilk günlerdeki tartışmaların konusu kimlik vs değildi. Biz, o günlerde, Çerkes halkının geleceğini garanti altına almasının yolunun uluslaşmaktan geçtiğini; bunun hem tarihsel altyapısının hem de yasal dayanaklarının olduğunu ve Çerkeslerin Çerkesya’dan başka bir yerde uluslaşmalarının mümkün olmadığını anlatmaya çalıştık. Bizim bu söylemimize “...Çerkeslerin tarihi topraklarına vurgu yapmak... hiç gündemimizde olmadı, olacağını da sanmıyorum.” sözleriyle itiraz ettiler. İtirazlarının nedeni kimin Çerkes olduğu değil; Çerkesya söylemi; daha doğrusu bu söylemin Çerkes kimliğini vurgulaması, uluslaşmayı işaret etmesi, dolayısıyla Kafkas geleneğinden bir kopuş anlamına gelmesiydi. Ardından diğer konular veya sorunlar gündeme geldi. Mesela Abhazya ve Abhazların kendi örgütlenmelerini yaratma hakları var mı, yok mu tartışması veya özelde Tiflis Konferansı; genelde ise Çerkes Soykırımı meselesi… Bu konularda bizim düşüncelerimize ve tavırlarımıza hep „Türkiye’deki Çerkes tanımlaması“ndan yola çıkarak cevaplar verdiler ve konuyu bilinçli olarak „kimlik“ tartışmalarında düğümlediler. Biz, „Abhazya artık bağımsız bir devlettir. Şimdi ulusal kimliğini güçlendirmek, Abhaz halkı ile organik bağlar kurmak ve bunun örgütlerini yaratmak zorundadır“ deyince; onlar „Abhazlar Abhaz dernekleri veya Federasyonu kuramaz; biz hepimiz Çerkesiz, kardeşiz vs…“ dediler. Sonra, Tiflis’teki konferansta Çerkes Soykırımının tartışılmasını  destekledik, „Çerkes soykırımı yalnız Gürcistan’da değil; uzayda bile tartışılmalıdır“ dedik. „Vay siz Abhaz kardeşlerimizi soykırımdan geçirmiş, Çerkes soykırımından birinci derecede sorumlu Gürcistan’ın konuyu manipule etmesine nasıl destek verirsiniz. Gürcistan Abhazlarla Çerkesleri birbirine düşürmeye çalışıyor, siz de bunun piyonu oluyorsunuz“ dediler. Yani yine „kardeşlik, dostluk vs“  deyip durdular. „Çerkes soykırımı“ demek zaten başlı başına bir sorundu. İlla Kuzey Kafkasya soykırımı dememizi istediler. En azından altını öyle doldurmaya çalıştılar. Bu söylemin doğru olmadığını, bu söylemle dünyadan davamıza bir destek bulamayacağımızı anlatmaya çalıştık, ama olmadı. „Kardeşlerimize soykırım yapılmadı mı? Anca beraber kanca beraber“ gibi ciddiyetten uzak cevaplar verdiler. Ama “biz kime soykırım yapıldığı veya yapılmadığı ile ilgilenmiyoruz; herkes kendisi ile ilgili sorunu yine kendisi ve kendi çıkarlarına göre formüle etsin. Eğer bir örtüşme varsa elbetteki birlikte neler yapılır konusunu görüşürüz” dedik. Yok, illa diğer halkların istemlerini ve taleplerini de birlikte formüle etmek, daha doğrusu aynı kapta pişirmek istediler. Bizleri diğer halklara yapılan “mezalimi” inkar ediyor gibi göstermeye çalıştılar. İşte Gürcistan „Çerkes (Adıge ) soykırımı“ dedi. İmkanı olsa „bütün Kuzey Kafkasya Halkları’nın soykırıma uğradığı kararı“nı alamaz mıydı? Bu, Gürcistan’ın daha çok işine gelmez mi? O “şey”i uzun Amerika sadece Çerkesya’ya mı ilgi duyuyor, bütün Kafkasya’nın kışkırtılması daha çok işine gelmez mi? Özetle bizim bütün politik söylemlerimizi hep bu „kardeşlik“ bahanesi ile boğmaya çalıştılar. Konuyu hep kimlik sorunu’nda düğümlediler. Bu noktada bizim için net olan, daha ilk gün ilan ettiğimiz kimlik konusunu kamuoyunda netleştirmek bir elzem oldu. Çünkü bu karmaşa içerisinde Çerkes halkının çıkarına olan politikalar üretemez olduk; her seferinde başka bir halkı bahane göstererek buna engel oldular. Zaten sağlıklı düşünebilen bir insan bizim kimlik tartışmasından bir çıkarımızın olmadığını, hatta bunun yurtseverlere zarar verdiğini görür. Çünkü Çerkes=Herkes tanımı Türkiye’de yerleşmiş, hatta üzerinde sosyal, siyasal ve kültürel ilişkiler kurulmuştur. Bu nedenle mantıklı, politik düşünebilmek ve geleneksel ilişkilerle çatışmayı göze almak kolay değildir. Bunu bildikleri için biz değil, onlar bütün politik tartışmaları kimlik sorununa taşıyor, düğümleyip boğuyorlar; ama “yavuz hırsız misali” suçu da bize yüklüyor, “kardeşlik, birlik, bütünlük” diyerek statükonun avantajından yararlanıyorlar. Ama nereye kadar?

( 12 )

2 Ekim 2011

     Yaşasın  Çerkesya, Yaşasın Çerkes Kalma Mücadelemiz Aslında onların da bizim yaptığımız gibi, kendilerini; ne istediklerini ve bu isteklerinin nasıl gerçekleşeceğini anlatmaları gerekmez mi? Mesela Kaf Fed nasıl bir gelecek öngörüyor, bilen var mı? Veya Kafkasya nasıl birleştirilecek? Mücadele araç ve yöntemleri nelerdir? Bunları anlatmaları, bizleri ikna etmeye çalışmaları gerekmez mi? İşleri güçleri bize laf yetiştirmek; yazı-çizilerimizi didik didik etmek; hata aramak; çarpıtmak; bire bin katıp hakaret etmek...iki yıldır neredeyse bunun dışında yaptıkları-yazdıkları birşey yok. Keşke doğru düzgün şeyler yazsalar ve dürüst olsalar, o zaman yine tartışmak mümkün ve yararlı  olur. Ama biz kurumlarımız politikleşmelidir deyince, çıkıp, “olmaz! Yasalara göre dernekler politika yapamaz” diye resmen yalan söylüyorlar. Hem de Avrupada bile mümkün değilmiş bu. Yıllardır insanlarımıza bu masalları  anlattılar, geleneklerimizi kullanıp; daha doğrusu geleneklerimizin kendilerine sunduğu konumu kullanıp; bundan cesaret alıp anlatmaya da devam ediyorlar. İtiraz etsen ve itirazında biraz ısrarlı olsan hemen “kutsal” silahı çekip: “Sen xabzeleri bile bilmiyorsun, Adıgelikten bir habersin”diyor, akan suları durduruyorlar. Ya sen 80 yasında olsan veya thamate, doğruyu söylemiyorsan ben sana niye itiraz etmeyeyim? Niye buna rağmen sana saygı duyayım? Eğer ortada bir saygı yitimi varsa, ben seninle tartıştığım için değil, sen kendi davranışlarınla yitiriyorsun saygınlığını, benim yaptığım birşey yok! Dernekler politika yapamazmış! İşte bir dernek tüzüğü, hem de “Kamu Yararına” statüsünde bir dernek...      „Vereinssatzung Gernika, Deutsch-Baskischer Kulturverein e.V.
  • 1 Name und Sitz
Der Verein führt den Namen “Gernika: Deutsch-Baskischer Kulturverein e.V.” und hat seinen Sitz in Berlin.
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks