UYANAN HALA UYUYANI UYANDIRMALI

#188 Ekleme Tarihi 13/10/2015 07:09:56
24 Şubat 2011 Perşembe Saat 23:08   “Qui si conxien laseiare ogni sospetto  Ogni vilta convien che quisia morta” (*)                                                                      Dante   Toplumsal yaşam karmaşıktır ve hiçbir toplum homojen değildir. Sınıflar, katmanlar, gruplar; ulusal-etnik-dini kimlikler ve farklı normlar, değerler veya gelenek görenekler vardır. Tek tek insanların hayattan beklentileri, özlemleri, beğenileri farklı farklıdır. Son yıllarda iletişim araçlarının gelişmesi nedeniyle dünya küçüldü, insanlar ve toplumlar arasında sosyal ve kültürel alışveriş arttı. Bu, daha önce görmediğimiz grupların, değerlerin ve yöntemlerin yaşamlarımıza girmesi; her bireyin iç dünyasında yeni dinamiklerin ortaya çıkması ve “bireye özgü” olanın veya farklılıkların artması anlamına geliyor. Bu nedenle günümüz toplumlarında “ortak olan”ı bulmak veya bir toplumun bireylerini ortak bir noktada buluşturmak eskiye oranla biraz daha zor. Geleneksel örgütlenmelerin kitlelerini bilinen yöntemlerle bir çatı altında tutmakta ve harekete geçirmekte zorlanmalarının; toplumlarla birlikte toplumsal örgütlenmelerin ve yöntemlerin de değişiyor olmasının en önemli nedeni bu herhalde. Demokratik toplumlar ve kurumlar gelişmenin yasalarını-yönünü ve “zevklerle renklerin” giderek daha da farklılaştığını gördükleri için kendilerini buna uygun; yani daha çoğulcu, daha katılımcı ve daha özgürlükçü bir karakterde yeniden örgütlemeye çalışıyorlar. Farklı, hatta “marjinal” olanların bile varlıklarını, hak ve özgürlüklerini tanıyor; bunun hukukunu yapıyorlar. Böylece hem “farklı olanlar”ın topluma-kuruma bağlılıkları ve “aidiyetleri” korunuyor hem de bu demokratik ve özgür ilişkiler insanların yaratıcılıklarını geliştiriyor, potansiyellerini harekete geçiriyor. Bundan en çok yararlananlar da yine söz konusu kurumlar ve toplumlar oluyorlar. Artık insanların “bir mülk” veya “sarı öküz” olmadıklarını ve koyun gibi güdülmek istemediklerini, günlerdir Arap ülkelerinde yaşananlardan görmek de mümkün. Arap gençleri açlık ve yoksulluk kadar; yolsuzluklara, diktatörlüğe, baskı ve teröre tepki gösteriyor; düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin tanınmasını ve insan olarak kendilerine saygı duyulmasını istiyor, demokrasi talep ediyorlar. Özellikle internet gibi iletişim araçlarını kullanan, dünyayı izleyen-bilen daha eğitimli genç insanların isyan bayrağını açmış olmaları bir tesadüf değil. Yine bu isyanlarda bir kez daha görüldüğü gibi, genel olarak bir toplumda değişim-dönüşüm veya gelişme o toplumu oluşturan bireylerin aynı anda bilinçlenmesi ve “topyekün” harekete geçmesi şeklinde olmuyor. Koşullar yeterince olgunlaştığında önce gelişmenin yönünü en doğru okuyan; “iç dinamikleri” değişime en hazır olanlar adım atıyor, diğerlerine “öncü” oluyorlar. Toplumsal gelişmenin “evrensel yasası”dır bu. Yine evrensel olan başka bir yasa, “o an” geldiğinde kurulu düzenin iktidar organlarının ve kurumlarının; yani statükonun değişim-dönüşüme şu veya bu biçimde direnmesidir. Bu nedenle değiştirmek için harekete geçildiğinde söz konusu olan toplumda, kitlede veya kurumda bir “bölünme” görüntüsü çıkar ortaya. Ancak bu olmaksızın veya göze alınmaksızın da ilerleme veya gelişme olmaz. Ben dünyada yaşananların biz Çerkesleri de etkilediğini, hayata bakış açılarımızı değiştirdiğini, eski kalıpların artık toplumumuzu kucaklamaya yetmediğini ve bir değişim sürecine girdiğimizi düşünüyorum. Ama ne yazık ki kurumlarımız henüz bunun farkına varamadılar ve bu nedenle kendilerini yenileyemiyor; yenileyemedikleri için de her geçen gün toplum ile kurumlarımız arasındaki mesafe açılıyor. Sorun sürekli kamuoyuna pompalanmaya çalışıldığı gibi birilerinin farklı veya “zararlı” şeyler söylüyor olmaları değil; merkezi örgütlerimizin tek sesli, farklı düşüncelere tahammülü olmayan ve herşeyi kontrol etmek isteyen tipik “komsomol” örgütlenmeler olmalarıdır. Daha da kötü olan ama, toplumumuzu da kendileri gibi tek sesli hale getirmeye çalışmaları; “en büyük” diyerek yerleştirmeye çalıştıkları bir “tek olma” imajıdır. Bu nedenle, mesela, her konuda “kendilerine danışılmasını isterler”. “Kurumlarımızın dışında kalan yapılanmalara tepki gösterir” ve “organizasyonunda yer almıyorlarsa başkalarının etkinliklere katılmazlar”. Bunun anlamı “ya biz yaparız, ya kimse yapamaz. Yaparsa katılmayız”dır. “Tek olma imajı”nı ve statükoyu korumak için getirilmiş kurallardır bunlar; ama “örgüt disiplini” olduğuna inanır; başkalarını da buna inandırmaya çalışırlar. Sanki “toplumumuzun yararına olacak her etkinliği destekler ve katılır” demek örgüt disiplinini bozarmış gibi. Bozmaz elbette, ama “tek olma imajı”nı sarsar. Asıl korktukları ve son yıllarda yaşanan bütün olumsuzlukların, çatışmaların, küskünlüklerin veya kopmaların altında yatan neden de budur. Çünkü bu “tek olma imajını” ve statükoyu koruma çabası, bir süre sonra “kurum herşeydir, insan ve düşünce hiçbirşey”e; başkalarını veya farklı düşünenleri “ötekileştirmeye” ve “zararlı” görmeye dönüşür. Gerekçe bulmak zor değildir: Kimisi çok sağcı, kimisi çok solcu veya dinci, milliyetçi, ırkçı, şucu bucu; olmadı kariyerist, lümpen, saldırgan, serseri veya “hiçbir işe yaramayan adam“ ilan edilir. İnsanları küstüren, hatta kurumlarımızdan ve toplumumuzdan tiksindiren bu suçlamaların sonu gelmez. Ve birgün kendi evlatlarını yemeye başlar. Bütün halktan veya tabandan kopuk yönetimlerinin, diktatörlüklerin ve demokratik olmayan kurumların açmazıdır bu. Farklı şeyler düşünenleri veya söyleyenleri “akıl hastası” ilan etmeye kadar gider, gitmiştir de. Ama kendi mezarlarını kazmaktan başka bir işe de yaramadı tüm bunlar. Demokratik her örgütlenmede gruplar vardır, hatta futbol kulüplerinde bile. Bunlar kendi içlerinde örgütlenir, genel kurullarda yarışırlar. Bizde böyle gruplar yoktur. Olmamasının nedeni bizim düşünemeyecek kadar aptal olmamız değil; kurumlarımızın yukarıda bahsettiğim iç işleyişleri ve yönetimin anlayışları; farklı şeyler söyleyenlere karşı tahammülsüzlükleridir. İnsanlarımıza o kadar az güveniyor, herşeyi öylesine kontrol altında tutmak istiyorlar ki, kendilerinden sonra kurumlarımızı yönetecekleri bile padişahlar gibi yine kendileri belirliyor, göstermelik seçimler yapıyorlar. Yıllardır artık paranoya görüntüsü vermeye başlayan garip bir savunma pozisyonundalar. Sanki herkes onları yıpratmak veya yok etmek istiyor gibi neredeyse herkesten şüpheleniyor, her eleştiri getirenden veya farklı düşünenden bir “düşman” yaratıyorlar. Bu nedenle kimse düşünmeye, düşüncelerini örgütlemeye ve inisiyatif koymaya cesaret edemiyor. Rekabetin ve üretimin olmadığı yapı da giderek çürüyor. Araştıran, öğrenen, bilen turşusunu kurmak için değil; bunları dile getirmek, aynı düşünceleri paylaştığı insanlarla biraraya gelmek, örgütlenmek ve belki de yönetmek için araştırır, öğrenir. Demokratik bir kurumda bundan daha doğal ne var? Ama bizde bunun önü kapalıdır. Çünkü her demokratik örgütlenmede gruplardan yalnızca biri olması gereken “bir grup” ne yazık ki kurumlarımızı kendi gruplarıymış gibi yönetmekte, grup disiplinini kurumlarımıza uygulamaktalar. Eski sosyalist ülkelerde tek partinin devlet örgütlenmesi işlevini üstlenmesi; devleti, partinin devleti haline getirmesi gibi bir durum. Asıl sorun budur ve biz bunları, birileri kızsa da, çözülünceye kadar anlatmaya devam edeceğiz. Ama eşine-işine ayıracağı zamanı kurumlarımızda harcayan, doğru olduğuna inandığı için ve maddi olarak fedakarlıklarda bulunarak kurumlarımızda ellerinden geleni yapmaya çalışan insanlarımız, kendilerine saygımızın sonsuz olduğunu ve herkesi aynı kefeye koymadığımızı bilmeliler. Aynı şekilde bizlerin de uzaydan gelmediğimizi veya uzaylı olmadığımızı da bilmeliler. Hepimiz şu veya bu dönemde kurumlarımızda çalıştık, kimilerimiz hala da çalışmaya devam ediyorlar. Ama yaptıklarımızın yeterli olmadığına ve kurumlarımızda daha ötesinin önünün tıkalı olduğuna inandığımız için yeni arayışlara girdik. Şimdilik her konuda aynı şeyleri düşünmüyorsak ve yollarımız ayrıysa da hepimiz bu halkın oğulları ve kızlarıyız: Çerkesiz! Ve yüreklerimiz en az sizlerinki kadar bu halk için çarpıyor. Vatanımıza, halkımıza, namusumuza sevdamız en az sizinki kadar büyük. Her başarınızda, olumlu her faaliyetinizde en az sizler kadar seviniyor, her kazanımın, halkımızın kazanımı olacağına inanıyoruz. 13 Mart’ta Ankara’da “kimliğimiz, anadilimiz ve anadilimizde eğitim hakkımız” için düzenlenecek, bizim de katılacağımız miting ve yürüyüş kimseyi yıpratmaz. Tam tersine ilgili platformlarda bizleri temsil eden kurumlarımızı güçlendirir. Bir daha ki sefer yetkililerle, hak ve özgürlükleri için sokağa dökülebilen, korku duvarını yıkmış bir halkın temsilcileri olarak masaya otururlar. Bizim temsil iddiamız ve talebimiz yok. “İktidar olmak istemeyen bir ordunun askerleri” olmak bize yetiyor. Eğer kurumlarımız havadan sudan gerekçelerle bu eyleme katılmama kararı alırlarsa, bunun tek nedeni kurumlarımızın arkasına gizlenen bir grubun kendi çıkarlarını halkımızın çıkarlarından üstün tutmak istemeleri olacaktır. Buna fırsat vermemeli, mitinge bütün gücümüzle destek vermeli ve katılmalıyız. “Başarısız olursak” diye bir kaygı duyulmamalı. Başkaları bizim tarihimizi ve bizi bizden daha iyi biliyorlar. Orada yalnızca birkaç yüz kişi dahi olsak, bu eylem tarihimize bir dönüm noktası olarak geçecek ve başarı değil, zafer olacak; ölüme yatan bir halk olmadığımızı tüm dünyaya gösterecektir.   (*) “Bugün bütün kuşkuları bir yana bırakmalı        Bütün korkuları mezara gömmeliyiz”     
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks