YA DEMOKRASİ YA DA SADECE “1” OY!

#210 Ekleme Tarihi 14/10/2015 08:03:24
12 Kasım 2011 Cumartesi Saat 13:15   Onurlu, fakir fukara olanların bile dilenmediği, yüzlerinde gülücük, ağızlarında şarkı-türkü eksik olmayan ve sokaklarda dans eden insanların ülkesi Küba’ya birkaç kere gittim. Son gidişimde dolandırılınca, aha dedim, kapitalizm buraya da giriyor... Gerçekten de değişmeye başladı Küba. Reformlar yapıyor. Son olarak gayrimenkul alım-satımı serbest bırakıldı. Halk memnun. Sokaktaki insan “Yeni yasayı destekliyoruz. İnsanlara kafeterya açma, işyeri kurma ve diğer imkanları serbest hale getiren yeni yasadan dolayı mutluyuz.“ diyor (euronews). Küba kimine göre sosyalizmden taviz veriyor, kimine göreyse demokratikleşiyor. Ben, eğer mümkün olsaydı sosyalizmden bir gram bile taviz vermezdi diye düşünüyorum. Demek ki çözülemeyen sorunlar var! Doğu Avrupa’yı da gezdim. 1993’te, ilk gittiğimde sohpet ettiğim hemen herkes “demokrasi yoktu, özgür değildik” diyordu. “İşi bilenler” de “Proleterya diktatörlüğü, sosyalist demokrasidir. Diktatörlük kapitalistlere uygulanacaktı, teoride öyleydi; ama herkese uygulandı. Düşünmekten korkar duruma gelmiştik, hayat donmuştu...” gibi şeyler anlatmışlardı. Şaşırmadım dersem yalan olur... Eski yıkıldı, yeni inşa edildi. Giderseniz görürsünüz, artık o eski yıkık dökük binalardan ve donuk suratlardan eser bile kalmadı. Her anlamda sömürülüyorlar, ama “daha kaliteli” yaşıyorlar. Sokaktaki insan kapitalizmin getirdiklerine veya götürdüklerine elbette kızıyor, ama eskisi gibi bir sosyalizmi isteyenlerin oranı  da % 3 veya 5’i geçmez. Yenisinin nasıl bir şey olması gerektiğini ise şimdilik kimse bilmiyor. Tartışıyorlar... emin oldukları tek şey: örgürlükçü ve demokratik olmalı! Tunus’ta başlayıp bütün Arap ülkelerine yayılan “isyanlar”da dile getirilen ilk talepler de “özgürlük ve demokrasi” oldu.Emperyalistlerin “isyanlar”dan bazılarını destekliyor; daha doğrusu Arap halklarının tepkilerini yönlendirmeye; denetimleri altına almaya ve kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyor olmalarından ve diktatörlerin “anti emperyalist” sloganlarından etkilenip durumu “aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık” diye yorumlayanlar da var. Ama hiçbirşey 40 yıldır iktidarda olan diktatörlerin halklarına kan kusturdukları ve Arap halklarının daha fazla özgürlük-daha fazla demokrasi talepleriyle sokaklara döküldükleri gerçeğini değiştirmez. Esad’ın isyanların bitmesi için yarım ağız “seçimlere birden çok partinin katılması konusunu görüşmeye hazır olduğunu söylemesi!” durumun ne kadar vahim olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Bu “isyan” dalgası bir gün geri çekilecektir elbette, ama Arap halkı ileriye doğrı bir adım attı ve asla eskiye geri dönemeyecektir. Kandırılmaları sözkonusu olabilir mi? Evet olabilir. Doğu Avrupa’da konuştuğum bir çok insan da “kapitalizme geri dönmek değil, demokratik bir sosyalizm istemiştik” diye anlatmış, ama “isyanlar”ın “gizli önderliği” onları kapitalizmin restorasyonuna hizmet ettirmişti. Benim buradan çıkardığım sonuç, emperyalistlerin kalleşliği! kadar demokrasinin ve özgürlüğün olmadığı bir yerde insanları kandırmanın ve manüpile etmenin ne kadar kolay olduğuydu. Sanırım birkaç yıl önceki “renkli devrimlerde”; şimdi de “Arap isyanları”nda bu gerçek bir kez daha gözler önüne serildi. Öyleyse son yirmi yılda dünyada yaşananlardan şu sonucu çıkarmak mümkün: ister sınıfsız bir toplum, isterse de cennet vaad etsinler; insanlar artık demokratik olmayan sistemleri ve yöntemleri istemiyorlar. Daha çok özgürlük, katılım, söz hakkı, hukuk ve demokrasi insan-toplum yaşamının vazgeçilmez unsurları oldular. Hayatın akışı bu yönde... ve akıntıya karşı kürek çekenlerin hiçbir şansları yok... Zaman zaman Almanya’da kurumlarımızı yöneten insanlarla sohpet ediyorum. Gerçeği söylemek gerekirse Avrupa’da durumumuz pek içaçıcı değil. Derneklerin çoğunun hemen hiçbir faaliyeti yok. Aktif üye sayıları bir elin parmakları kadar. Almanya’da Çerkes yok mu? Var elbette. Ama çoğu bıkkın, umutsuz, hedefsiz veya küstürülmüş. Kimi yöneticiler bırakın yaşadığımız çağı, ortaçağın ruhunu bile yakalayamamışlar. Önyargılı, birbiriyle kavgalı ve küsler. Bugünlere gelinmesinin başta gelen nedeni, bence, soğuk savaş yıllarında kurulan statüko ve “Sovyet Tipi Çerkesler”in herşeyi denetim altında tutma çabası, bu nedenle kurumlarımızda demokratik bir işleyişin ve özgürlüğün olmaması. Şimdiye kadar hangi yönetici ile konuşmuşsam aynı şeyleri duydum: “Yanlış düşünüyorlar, nasıl müsaade ederiz?” Yani doğruları kendilerinin temsil ettiklerine ve farklı düşünenlerin yanlış yapacaklarına inanıyorlar. Dünyada son 20 yılda yıkılanların hemen hepsi böyle düşündüler. Teoride parti öncü olacaktı, ama devletin kendisi oldu. Demokratik kitle örgütleri de partinin veya devletin örgütleri. Farklı düşünenleri “ajan”, “hain”, “son tahlilde karşı devrimci” veya “düşman” ilan ettiler. Sonunda kimse düşünce üretmez oldu ve devletler içten içe çürüyüp yıkıldılar. Aynı şey derneklerimizin ve federasyonlarımızın da başına geldi. Birileri bu kurumları yönetmek için iş başına geldiler, ama kendi örgütleri haline getirdiler. Bugün hemen hiçbir kurumumuzda demokrasi, demokrasi olmadığı için farklı düşünceleri savunan gruplar ve böyle gruplar olmadığı için de düşünsel bir üretim veya canlılık yok. Arada sırada heyecanın yükselmesini kurumlarımızın dışında kalan grupların yarattıkları anaforlara borçlular. Bu, yıkılmanın arifesi demektir, ama yaptığım sohpetlerde bu gerçekliği göremediklerini veya görmek istemediklerini farkettim. Olumsuzluklardan “zararlı”, “hain” veya “onun bunun ajanı” olarak gördükleri başkalarını sorumlu tutuyorlar.        Herkese “hain, ajan, düşman” damgası vurma alışkanlığı öylesine yaygın ki, Maykop’a gelen bir heyete “...larla ilişkileriniz nasıl?” diye sorduğumda, “onlar kesin devletin adamları” cevabını vermişlerdi. Buna gerçekten inanıyorlar mı, bilmiyorum. Belki de bu yöntem ile başkalarını gözden düşürdüklerini sanıyorlar; ama Çerkes toplumunun da dibine dinamit ekiyorlar. Çünkü herkesin ajan, muhbir, hain olduğu bir yerde kimse kimseye güvenmez, herkes birbirine kuşkuyla bakar, psikolojisi bozulur ve örgütlenme olmaz. Bu nedenle bir kontr-gerilla veya psikolojik savaş yöntemi olarak kullanılır. Özellikle böyle dedikodular yayılır... Bir de bu hastalığa bir kez yakalanan bir daha ondan kolay kolay kurtulamaz, ruhuna işler. Bir gün Küba ile Dayanışma Konseri’ne gitmiştim. Eskiden tanıdığım yaşlı bir SED’li ile sohpet ediyordum. Bir ara kulağıma eğilerek “biliyor musun, ben artık kesin emin oldum. Emperyalistler içimize ajanlarını sızdırmıştı. Doğu Almanya’yı onlar yıktı” diye fısıldadı. Ama sanki o anda bile birileri bizi izliyormuş gibi kulağıma ve fısıldayarak söylemişti bunları. Bu psikolojinin hakim olduğu bir yerde karşılıklı güven ve örgütlenme olmaz. Bu nedenle kurumlarımız vakit geçirmeden kendini ifade etme ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki yazılı-sözlü bütün engelleri kaldırmalılar. Yoksa “gelin kurumlarımızda çalışın, değiştirin” demenin de bir anlamı yok. Çünkü kimse örgütlenme hakkının, güvencesinin ve garantisinin olmadığı bir kurumda çalışmaz. Ankara Çerkes Derneği’nin tüzüğünden bir örnek vereyim. Tüzüğe göre, “Dernek üyeliğinden çıkarılmayı gerektiren haller,
  1. a)   Verilen görevlerden sürekli kaçınmak
  2. c)   Dernek organlarınca verilen kararlara uymamak.”
Sorsanız, disiplin vs nedeni ile diyeceklerdir, ama pratikte bu madde, dernek yönetimine istediği herkesi tasfiye etme hakkı veriyor. Mesela dernek yönetimi ÇHİ’nin düzenlediği bir mitinge katılmama kararı alır da, siz bu mitinge katılır veya dernekte bu mitinge katılınması çağrısı yaparsanız üyelikten çıkarılabilirsiniz. Bu, dernek yönetiminden farklı düşünemezsiniz, dernekte bir grup kuramazsınız demektir. Peki ben bu dernekte neyi, nasıl değiştireyim? Daha da önemlisi, böyle örgütlenmelerde düşünce üretmek mümkün mü? İnanın Bolşevik Partisi kitle örgütleri bile böyle kararlar alamazlardı ve kurumlarımızdaki huzursuzlukların, çatışmaların, farklı düşüncelere sahip insanlarımızın birbirlerine tahammül edememelerinin ve giderek poltika üretemez hale gelmelerinin altında yatan nedenler bunlardır. Peki çözüm ne? Öncelikle kurumlarımızın demokratikleştirmeleri, kitlelerine propaganda ve örgütlenme özgürlüğü: toplumumuza da güven vermeleri gerekiyor. Sonra, kararlar daha geniş bir mekanizma içerisinde alınmalı ve mümkün olan herkesin karar alma süreçlerine ve etkinliklere katılmaları sağlanmalıdır. Çünkü bulunduğumuz aşamada kimse toplumumuzu ilgilendiren konularda “tek başına” karar alamaz; alır da uygulayamaz. Yani artık “Çerkes Baharı” geldi kapıya dayandı. Buna kimse direnemez, direnenler de ancak “1” oy alırlar. Küllah bir işe yaramaz!
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks