Röportaj Dizisi(25-Son) Yediç Tameris Tsey (Özbek) - Nalçik: 'Sevdiğim Kadar Sevildim'

Röportaj Dizisi(25-Son) Yediç Tameris Tsey (Özbek) - Nalçik: 'Sevdiğim Kadar Sevildim'

#6722 Ekleme Tarihi 20/02/2021 09:21:09

Tameris selam, ilk görüşmemizde kısaca anlatmıştık. Anavatanda öğrencilik konusunda bir röportaj dizisi hazırlıyoruz. Vatana dönen ilk KBDÜ öğrencilerden biri olduğun için senin düşüncelerinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz.

* "Tameris kimdir?" diye sorsak, bize ne söylersin?

- Yedic Tameris Tsey (Özbek) Antalya Korkuteli Yeleme köyünden Yedic Nihai Özbek ve Sivas Yıldızeli Kiremitli köyünden Şuko Şükran Özbek (Kandemir)'in kızı, Tokat Niksar Camidere köyünden Tsey Murat Uyar'ın eşi, Kabardey Balkar Cumhuriyeti Nalçık doğumlu Dijan, Sejan ve Sinemis'in anneleri, Yedic Bor Yedic'in kızkardeşidir.

* Nereden geldi aklına anavatanda üniversite okumak? O yıllarda seni bu kararı almaya motive eden ortam ve ilişkiler nasıldı?

- Milliyetçi ve Dönüşçü bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldim ve anavatana dönüş planlarının yapıldığı, konuşulduğu ortamda büyüdüm. Bu da en büyük şansım oldu.

Üniversite okumak da bir amaç değil; bir araçtı hem benim hem de ailem için. Gorbaçov ile Sovyetler Birliği’nin uygulamaya başladığı ılımlı politikanın sonucu, kapılarını dünyaya aralaması, liseyi bitirmek üzere olduğum yıllara denk geldi.

* Nasıl ve kimle ilişki kurdunuz? Nasıl gittiniz? Ve orada nasıl bir ortam ile karşılaştınız? Hayat o yıllarda nasıldı Nalchık'ta? Uzun uzun anlatır mısın?

- Moskova Üniversitesi'nde Profesör olan Kabardeyli Sukur Hasan’ın bizleri Antalya’da ziyaret etmesi de anavatanda üniversiteye giden yolumuzu aydınlattı. Onun da yardımıyla Ankara SSCB Büyükelçiliği’ne başvurumuzu yaptık. Başvurumuz kısa sürede kabul edildi.

1990 yılı yazının sonunda da Ankara’da yine benim gibi anavatanda okuma hakkı kazanan Olgun Çetin (Shapsugh) ve Çetin Sungur (Kabardey) arkadaşlarımla ilk uçak yolculuğumuzu ve ilk yurt dışı deneyimimizi yaşayarak Moskova’ya geldik.

Bizi Moskova Şeremetova havaalanında Sukur Hasan karşıladı. Yine havaalanında Suriye’den Moskova’ya okumak için önceki yıllarda gelmiş olan iki Çerkes genciyle tanıştık. “Fı Adığe?” (Adığe misiniz?) diye sorduklarında şaşırmış ama çok sevinmiştik. Nalchık’ta okumak üzere Suriye’den gelecek bir akrabalarını karşılamak için havaalanında bulunuyorlardı. Suriye’den gelen yeni arkadaşımız da yanımızda olarak uzun süre havaalanında bekledik.

Geç vakitte, çoğunluğunu Afrikalı siyasi gençlerin oluşturduğu, SSCB’ye okumak için giden öğrencilerle otobüslere binerek üniversite oteline gittik. Sukur Hasan, İrfan, Yeldar ve Lama arkadaşlarımız Moskova’da kaldığımız süre içinde bizi hiç yalnız bırakmadılar ve sayelerinde o günkü SSCB başkenti olan Moskova’yı gezme ve tanıma şansımız oldu.

Moskova her ne kadar ilginç, gizemli ve güzel de olsa, biz Nalchık’a gideceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorduk. Mehdi, Olgun ve Çetin arkadaşlarımla Nalchık’a doğru tren yolculuğumuz yaklaşık olarak 10 gün sonra başladı. 36 saat süren yolculuğumuz boyunca, Mehdi arkadaşımızdan Nalchık ve üniversite hakkında bildiklerini dinledik.

Suriye devletinin SSCB ile olan ılımlı politikası sayesinde Suriye’den gelen ve Nalchık’ta üniversite okuyan Çerkes öğrencilerin sayısı hem oldukça fazlaydı hem de çok eskilere dayanıyordu. Nihayet Nalchık’a gelmiştik, şu an aklımda kalan, şehir girişindeki binaların bakımsız ve eski olmasının beni çok rahatsız etmesiydi.

Taksiyle önce üniversiteye geldik, oradan da yurda yerleştirildik. Yurtta çoğunluğu Ürdün ve Suriye’den gelen Çerkes öğrenciler kalıyordu. Ben biri Suriye’den, diğeri Ürdün’den gelen iki Çerkes öğrenciyle bir odaya yerleştim. Tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Bana ne kadar iyi de davransalar, tek bir odada günlerce Arapça dinlemek zorunda kaldım. Ta ki bir ay sonra, karşı odada kalan Tıp Fakültesi 4. Sınıf öğrencisi olan Lina Suriye’den dönene kadar. Lina iyi derecede Çerkesçe konuşuyordu ve Buğaşe sülalesindendi. Babaannemin Buğaşe sülalesinden olmasından dolayı mı, yoksa acıdığı için mi bilmiyorum, bana birlikte kalmayı teklif etti. Karşıdaki 2 kişilik odada tek başına kalıyordu. Böylece sadece Çerkesçe anlaşabileceğim Lina’yla hem oda hem de kader arkadaşlığımız başladı.

Lina o yıl Türkiye’den anavatana dönen Abdullah Hızel abimizle tanıştı ve üniversite bittikten sonra evlenip Miyekuape’ye (Maikop’a) yerleştiler. Lina Maikop’ta doktorluk yapıyor ve beraber anavatanlarında güzel kızları Merve’yi yetiştiriyorlar.

Çok geçmeden üniversite açıldı ve derslere gitmeye başladık. Bizden önceki öğrenciler bir yıl Dağıstan’ın Mahaçkale şehrinde Rusça hazırlık okuduktan sonra Nalchık’a geliyorlardı. Biz şanslıydık; geldiğimiz yıl Nalchık Üniversitesinin de Rusça Hazırlık Sınıfı açılmıştı.

Zor yıllardı: Marketler ve mağazalar bomboştu. Üniversiteden şeker, et, sabun ve kahve talonları ( biletleri ) verilirdi ve bunların karşılığı marketlerden sınırlı miktarda alışveriş yapılabilirdi. Pazarda paltolarının içinden ithal kahve, bisküvit, çikolota çıkarıp gizli gizli satanlar vardı. Yerli sebze, meyve ve diğer gıda maddelerini pazardan tedarik edebiliyorduk. Market fiyatlarına göre daha pahalıydı. Ama Dolar’ın Ruble karşısında çok değerli olması nedeniyle maddi sıkıntı çekmiyorduk. Paramız çoktu, ama harcayacak yerimiz yoktu.

Şehir olarak Nalchık’ı sevmiştim; geniş, düzenli ve yemyeşil caddelerinin güzelliği eski binaların çirkinliğini örtüyordu.

En büyük sorunlarımızdan biri de ailelerimizle iletişim sorunuydu. Nalchık’a geldiğimde yazdığım mektupları kış tatilinde Antalya’ya gittiğim zaman almıştım. Ailelerimizle telefonla görüşmek için üniversite çıkışı postaneye giderdik ve görüşme yazdırırdık. Bazen 3-4 saat bekler konuşma imkanı bulur, bazen de saatlerce bekledikten sonra konuşamadan yurda dönerdik.

O yıllarda taksi de yoktu ve toplu taşıma araçları erken saatte seferlerini bitirirdi. Otostop çeker, gideceğimiz yeri söyler fiyatta anlaşırsak durduğumuz araca binerdik. Akşam hava karardıktan sonra sokaklar boşalır ve tehlikeli bir hal alırdı.

Türkiye’den Nalchık’a bizden önce yerleşmiş olan abilerimiz her zaman bize destek oldular.

Tüm bu olumsuzluklar sadece bizim yaşadığımız olumsuzluklar değildi. Burada doğup büyüyen, yaşayan bütün insanlar o dönemin zorluklarından muzdaripti.

Benim için üniversite birinci sınıfa başlamamla hayatımda yeni bir sayfa açıldı. Benimle aynı sınıfta okuyan ikisi Baksanlı, ikisi Terekli ve karşı yurtta kalan 4 Çerkes kızıyla güzel ve çok özel dostluğumuz başladı. Onlar en özelleriydi, ama başka pek çok yerli arkadaşım da olmuştu. O günkü dostluklarım aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen hala sıcak ve yakın. Onların sayesinde “Kabardeyli” olmaya başladım.

Hafta sonları, onlarla evlerine gittim. Anneleri annem, babaları babam ve kardeşleri kardeşlerim oldu. Bana verdikleri çiçekli bez gecelikle, mis gibi kokan bembeyaz, kolalı çarşaf ve yastıklarda evimde gibi rahat ve huzurlu uyudum.

Sevdiğim kadar sevildim.

O yıllarda en çok karşılaştığım soru, “orası mı güzel, yoksa burası mı?”ydı. Vatanımda yaşamak için, onun ayrıldığım yerden daha güzel olması gerekmiyordu.

“Sizin atalarınız savaştan kaçtı, Osmanlı’ya gitti” diyenlerle de karşılaşmıyor değildik.

30 yıl içinde Nalchık’ta ve tüm Rusya’da çok önemli değişiklikler oldu. Burası artık Cafe’leri, sinemaları, alışveriş merkezleri ve sosyal hayatıyla Türkiye’den çok farklı değil.

* Birçok zorluğu yendiniz, aslında büyük bir irade savaşı bu. Hiç pişman oldun mu? Her şeyi bırakıp Türkiye'ye geri dönmek istedin mi?

- Asla geri dönmeyi düşünmedim de istemedim de. Sadece deniz kıyısı bir şehirde doğup büyüyen biri olarak, bugün bile "keşke Nalchık’ta da deniz olsaydı" demekten kendimi alamıyorum. Bu özlemimi çok sevdiğim, çok güzel anılarla dolu, özel dostlarımın yaşadığı Abhazya ile gideriyorum.

Doğduğum ve büyüdüğüm şehir olan Antalya’yı da, Türkiye’nin diğer şehirlerini de, o şehirlerde yaşayan yakınlarımı, dostlarımı ve akrabalarımı da seviyor ve özlüyorum. Hasret gidermek için sık sık ailemle Türkiye’ye gidiyoruz; ama bir süre sonra evimizi ve Nalchık’ı özlüyoruz.

* Bugünkü yaşamın hakkında neler söylemek istersin? Mutlu musun gerçekten?

- 1994-1997 yılları arasında Abhazya gümrüğünde çalıştım ve Suhum’da yaşadım. 1997-2004 yılları arasında Nalchık’ta ayakkabı, deri ve ayakkabı yan sanayii üreten bir devlet fabrikasında çalıştım. 2004 yılından sonra da, 1998 yılında kurduğumuz Cafe Tameris’te aktif olarak rol aldım.

2004 yılında Tsey Murat ile evlendim. Dijan, Sejan ve Sinemis adında, Nalchık doğumlu üç çocuğum; yanımda annem, babam, kardeşim, gelinimiz Tlepş, Wored ve Deneps üç küçük sevimli yeğenim; beni maddi ve manevi olarak tatmin eden işim; burada edindiğim, sevdiğim, sevildiğimi bildiğim, iyi ve kötü günlerimde benimle olan büyüklerim, dostlarım ve kardeşlerim var.

Kısaca, burayı sevmek için çok nedenim var.

* Anavatanda "keşke şöyle olsaydı", dediğin bir şey var mı? Veya neler var?

- Elbette var. Her ne kadar anavatanımız da olsa, burası bugün Rusya sınırları içerisinde. Benim tamamen bağımsız bir Kafkasya hayalim ne yazık ki yok. Kimliğimi, dilimi, kültürümü kaybetmeden, diğer halklarla barış ve refah içinde, demokratik bir ortamda yaşayabilmek tek dileğim.

* Okumak, çalışmak ve/veya yaşamak için vatana dönüp de, orada tutunamayanlar nerede hata yapıyorlar sence? Veya yerliler bir hata, bir şeyi eksik yapıyorlar mı?

- Çalışmak ve yaşamak için gelenler burayı tanımadan iş yapmaya çalışıyor ve tanımadıkları için başarısız oluyorlar. Başarısız olanların çoğu hemen zengin olma ve buradakileri yönetme çabası içine girenler.

Ben zanaat sahibi insanların bugün bile burada çok başarılı olabileceklerine inanıyorum; ama en azından burayı tanıyıncaya kadar aza kanaat etmeleri, gelecek günlere yatırım yapacak sabıra ve maddi imkanlara sahip olmaları gerekiyor.

Doğup büyüdüğünüz, yıllarca yaşadığınız bir ülkeden ayrılıp yeni bir hayat kurmak için dünyanın en gelişmiş ülkesine de gitmiş olsanız, kolay olmayacaktır.

Biz burayı ve insanlarını seversek, onlar da bizi sevecektir.

Diasporadan anavatanına yerleşmiş, uzun yıllardır burada yaşayan ve başarılı olmuş insanlara baktığınız zaman, bunu görürsünüz.

Burası Kaf Dağı’nın ötesindeki hayal ülkesi değil; etten kemikten insanların yaşadığı bir ülke. Yalancımız, hırsızımız, dolandırıcımız her ne kadar az değilse de, vatansever, doğru, dürüst insanları da az değil.

Tüm bunların bir de bürokratik yanı var elbette ve hiç de kolay değil. Önce geçici ikametgah, sonra oturum ve sonra da pasaport alma hakkı kazanılıyor.

Tüm bu etaplar hem çok yorucu, hem de belli bir oranda Rusça bilmeyi, aynı zamanda sabırlı olmayı ve zaman gerektiriyor.

* Diasporada yaşayan, vatanda üniversite eğitimi almak isteyen gençlere neler söylemek istersin?

- Her şeyden önce, umarım zorunlu olarak değil, isteyerek gelirler. Nasıl selam verirlerse, öyle selam alacaklarını unutmasınlar.

Üniversite buraya açılan en şanslı kapı. Dil (Rusça ve Çerkesçe) öğrenme ve burayı tanıma konusunda gerekli olan zamanı geçirmenin en verimli yolu.

KBC Üniversitesi, dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olmayabilir, ama isterseniz ve çalışırsanız, size iş hayatınızda başarılı olacağınız, gerekli üniversite eğitimini verecektir.

Gerek buralı, gerekse diasporadan gelip burada KBC üniversitesini bitirmiş ve dünyanın pek çok yerinde çalışan, mesleklerinde başarılı olmuş insanlar da bunun kanıtıdır.

Öğrenciyseniz zaten ilk göreviniz okumak, bunun için de üniversiteye gitmeniz şart. Bir yıllık Rusça eğitimi, üniversite 1. Sınıf için elbette yüzde yüz yeterli değil. Ama derslere aksatmadan katılır ve çaba gösterirseniz hem öğretmenlerinizden hem de sınıf arkadaşlarınızdan her konuda yardım görürsünüz.

İlk yıl amfide iki saate yakın süren dersleri dinlerken uyumamak için kendimi çok zorlandığımı hatırlıyorum. Çoğunu anlamazdım, ama arkadaşlarım ders çıkışı konuları anlayacağım dilde ve düzeyde bana anlatırlardı.

Birinci sınıfa yeni başladığım yıllarda Kabardey-Adığe tarihi ve kültürü derslerimiz vardı. Genelde de son derse denk gelirdi.

Bir gün ders çıkışı arkadaşlarıma “hoca ‘şıps pasta’yı ne kadar çok anlattı, aç aç da hiç çekilmiyor” demiştim. Onlar şaşırdılar ve “’şıps pasta’yı anlatmadı ki” dediler. Bir sonraki ders, ‘şıps pasta’nın “pşite pajalusta” (пишите пожалуйста) olduğunu öğrendik. Hoca hızlı konuşuyordu ve “pşite pajalusta”, “şips pasta”ya dönüşüyordu benim için.

Buna benzer anılar hem benim hem de diasporadan buraya gelen diğer öğrenciler için mutlaka yaşanmış ve yaşanacaktır.

Cevapların için teşekkürler Tameris.

Yediç Tameris Tsey (Özbek)'in 1991 yılında ailesine yazdığı mektup...

Fotoğraf açıklaması yok.

Fotoğraf açıklaması yok.

Fotoğraf açıklaması yok.

Fotoğraf açıklaması yok.

Bir 20 kişi, ayakta duran insanlar ve şunu diyen bir yazı 'Tameris'i Antalya'dan uğurlarken KBDÜ önünde JIL' görseli olabilir

Bir 18 kişi, ayakta duran insanlar ve şunu diyen bir yazı 'Tevfik Esenç Nalçik'te; Valeri Hatujuko,Tameris Türkiyeli öğrenciler Abhazya'da destek için' görseli olabilir

Röportaj Dizisini Yapan ve Yayına Hazırlayan: Çerkesya Gençliği Meclisi

Çerkesya
Diğer Haberler
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks