Hatay'da kuyuda bulunan kadın, 4000 yıllık göçleri aydınlatıyor

#6043 Ekleme Tarihi 21/10/2020 02:45:24

Yazar: Pelin Su Ünal

Hatay’da trajik ölümün ardından bir kuyunun dibine gömülen Orta Asya kökenli kadın, insanlık tarihinin önemli bir dönemindeki nüfus hareketlerini anlamaya yardımcı oluyor.

Uluslararası bir araştırma ekibi, Anadolu ve Kafkasya nüfusunun MÖ 6.500 dolaylarında genetik olarak karıştığını ve 4.000 yıl önce Mezopotamya’dan küçük göç olaylarının da bölgenin genetik olarak karışmasına yol açtığını gösteriyor.

Turuncu işaret, Orta Asya’dan gelen rotayı gösteriyor. Eski kadın DNA’sı, geç Tunç Çağı sırasındaki Orta Asya’dan Akdeniz kıyılarına 4.000 yıl önce gerçekleşen uzun mesafeli göçün kanıtını gösteriyor.

Tarihin en önemli ticari merkezleri üzerine yapılan yeni araştırma, insanlık tarihindeki iki büyük olay olan tarımın başlaması ve dünyanın ilk şehirlerinden bazılarının yükselişi sırasında Batı Asya’da yaşamış nüfusların hareket ve etkileşimlerine en erken genetik bakışlardan bazılarını sunuyor.

Çalışma, bir bölgedeki insan hareketliliğinin, yalnız fikir ve kültürün yayılmasına değil, -daha önce düşünüldüğünün aksine şehirlerin yükselişinden önce- genetik olarak birbirine daha bağlı bir toplumun oluşmasına yol açtığını gösteriyor.

Attachment

Harvard antropoloji profesörü Christina Warinner’in de dahil olduğu uluslararası bilim insanlarından oluşan bir araştırmacı ekibi, Batı Asya’dan 3.000 – 7.500 yıllık 110 iskelet kalıntısının DNA verisini inceledi. Kalıntılar, Anadolu, İsrail ve Ürdün gibi Akdeniz kıyılarındaki Kuzey Levant ülkeleri ile günümüz Ermenistan ve Azerbaycan’ı gibi Güney Kafkasya ülkelerinden gelen arkeolojik alanlardan gelen kalıntılardan oluşuyor.

Analizlere göre, bilim insanları, yaklaşık 8.500 ve 4.000 yıl önce meydana gelmiş, bölgedeki uzun vadeli genetik karışımı ve hafif nüfus hareketliliklerine işaret eden, uzun zamandır sorulan bir soruya ışık tutan iki genomik olayı tanımlıyor.

Attachment

“Coğrafi ölçekte, sık sık etkileşime geçen farklı nüfuslarınız, farklı ideolojik gruplarınız var ve insanların hangi dereceye kadar gerçekten hareket ettiğini, bu hareketliliğin sadece bir ticari temas alanı olup olmadığı belirsiz.” diyor antropolog Warinner.

“Görebildiğimiz, bu dönemin büyük göçler ile tanımlanmasından çok, farklı nüfusların, farklı fikirlerin yavaşça karışması ve bu buluşma noktasından şehirciliğin, şehirlerin yükselişinin çıkması.”

Çalışma, Max Planck-Harvard Research Center For the Archaeoscience of the Ancient Mediterranean tarafından yürütüldü ve Cell dergisinde yayımlandı. Warinner, çalışma yazarlarından biri.

Tarihsel olarak, günümüz Orta Doğu’sunu da kapsayan Batı Asya, dünyanın en önemli coğrafi bölgelerinden biri. Önceleri, yalnızca insanlığın en erken şehirlerini oluşturmakla kalmadı, daha sonra ticari olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan İpek Yolu’na dönüşecek en erken ticaret yollarının temelini de attı.

Diğer bölgelerle bağlantılı olmadan önce dahi, Batı Asya’daki nüfuslar çoktan kendilerine özgü gelenekleri ile sosyal organizasyon ve karmaşıklık sistemlerini oluşturmuşlardı. Makalede çalışılan bölgeler, erken çiftçilikten kırsal topluluklara kadar erken devlet seviyesindeki toplumların gelişiminde önemli roller oynadı.

Bu çalışma ile, farklı toplulukların bir araya gelerek şehirleri oluşturmalarını daha iyi anlamak için araştırmacılar, tarımın ve şehirlerin kökenleri ile ilgili bazı antropolojik boşlukları doldurmak istedi.

“Arkeolojide gördüğümüz, Batı Asya içindeki bağlantısallık arttı ve Anadolu, Kuzey Levant ve Kafkasya gibi bölgeler, fikir, materyal ve kültür değişimi için birer merkeze dönüştü.” diyor Max Plank Institute doktora öğrencisi ve çalışmanın baş yazarı Eirini Skourtanioti. “Çalışmamızın amacı, insan hareketliliğinin bu süreç içindeki rolünü anlamaktı.”

Avustralya, Azerbaycan, Fransa, İtalya, Almanya, Güney Kore, Türkiye ve ABD dahil pek çok ülke ve pek çok disiplinden araştırmacı, uluslararası ekibe dahil. Ekip, 110 antik kalıntıyı bir araya getirdi, diş ve iç kulağın bir parçası olan petrous adlı şakak kemiği bölümünden örnekler aldı.

İskeletlerden alınan örnekler, önceden yapılan kazılarda çıkartılmıştı ve dünyadaki farklı müze ve laboratuvarlarda bulunuyordu. Genetik analizin tamamı, Max Planck Institute’deki bilim insanları tarafından gerçekleştirildi.

Attachment

Çalışmada, yazarlar yaklaşık 8.500 yıl önce Anadolu ve Güney Kafkasya’daki nüfusların genetik olarak nasıl karışmaya başladıklarını, ana hatlarıyla belirledi. Bu, binlerce yıldan fazla bir sürede yavaşça iki bölgeye yayılan ve günümüz Kuzey Irak sınırlarına kadar giden, genetik profilde kademeli bir değişimle sonuçlandı. Genetikte bir ölçüt olarak kabul edilen bu karışım, araştırmacılara bölgedeki süregelen insan hareketliliği, Anadolu ve çevre bölgelerindeki bölgesel genetik buluşma noktasının gelişimini gösterdi.

Araştırmacıların tespit ettiği diğer değişim, bu kadar kademeli değildi. Günümüz Güney Türkiyesindeki Alalakh ve Kuzey Suriye’deki Ebla antik kentlerinden örneklere baktılar ve yaklaşık 4.000 yıl önce Kuzey Levant bölgesinin, yeni insanlarla görece aniden tanışmayı deneyimlediğini gördüler.

Hemen göze çarpmayan genetik değişimler, büyük bir göç olayına işaret ediyor. Bu göçün zamanlaması, Kuzey Mezopotamya’daki büyük bir kuraklık ile bağdaşıyor. Bu, büyük ihtimalle Kuzey Levant bölgesine giren göçmenlerin çıktığı yer. Bilim insanları emin olamıyor çünkü günümüzde Mezopotamya’da iyi korunmuş genomlar yok.

Bölgedeki bağlantısallığa dair buluntular ile birlikte, çalışma yaklaşık 4.000 yıl önce geç Bronz Çağı sırasındaki uzun mesafeli göç hakkında yeni bilgiler sunuyor. Araştırmacılar, bir kuyuya gömülmüş, genetik olarak o dönemin Orta Asya’sına ait yalnız bir iskelet saptadı.

“Hikayesini tam olarak bilemeyiz, ama onun veya atalarının Orta Asya’dan görece yeni göçmüş olduklarını gösteren pek çok bilgiyi bir araya getirebiliriz.” diyor aynı zamanda Max Planck Institute’de Arkeogenetik Departmanı’nda grup lideri olan Warinner. “Doğu Akdeniz’e varış hikayelerini bilmiyoruz ama dünyanın bu bölgesinde bağlantıların arttığı bir dönemdi.”

İskeletin pek çok sakatlığı var ve gömülme şekli, şiddet sonucu ölüme işaret ediyor. Warinner, daha fazla genomik analizin, antik kadının hikayesini açığa çıkarmada bir çeşit rol oynayabileceğini umuyor.

Warinner’a göre bu tip çalışmalar, daha geleneksel ipuçlarının hikayenin tamamını anlatmadığı durumlarda DNA analizinin neler sağlayabileceğinin kanıtı.

“İlginç olan, bu nüfusların, açık materyal kültür kanıtlarından çok daha önce genetik olarak karıştığını görüyoruz; öyleyse bu, çömlek, araç gereç veya diğer geleneksel arkeolojik eserler gibi herhangi bir doğrudan delil görmemizden çok önce gerçekleşti.” diyor Warinner.

“Bu önemli çünkü bazen geçmişi görme şeklimiz sınırlı oluyor. Geçmişi, insanların arkalarında bıraktığı kanıtlar aracılığıyla görüyoruz. Ama bazen, olaylar iz bırakmadan meydana geliyor, o nedenle genetiği kullanarak, daha önce görmediğimiz bu erken nüfus karışmalarına erişebiliyoruz.”

Makale: Skourtanioti, E., Erdal, Y. S., Frangipane, M., Restelli, F. B., Yener, K. A., Pinnock, F., … & Akhundov, T. (2020). Genomic History of Neolithic to Bronze Age Anatolia, Northern Levant, and Southern Caucasus. Cell, 181(5), 1158-1175.

Kaynak: arkeofili.com

Çerkesya Araştırmaları Merkezi-ÇAM
Diğer Haberler
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks