Küresel Çağda, Çerkes Ulusal Varlığı ve Vatan Hedefi - Apiş Janberk

#13975 Ekleme Tarihi 28/09/2026 02:47:50

Bugünün küreselleşen dünyasında insanlık, ulus-devletlerin klasik sınırlarını hızla aşındıran, yerel olan her türlü özgünlüğü homojenleştiren ve bireyi köksüz, akışkan, tüketim odaklı tanımsız birer nesneye indirgeyen devasa bir küresel öğütücü çark ile karşı karşıyadır. 

Geç kapitalizmin hız fetişizmi, metropollerin soğuk beton labirentleri ve dijital algoritmaların insan bilincini abluka altına alan anonim koridorları; binlerce yıllık kolektif hafızaları, kadim ahlak nizamlarını ve özgün varoluş biçimlerini kendi tek tipleştirici potasında acımasızca eritip buharlaştırmaktadır. 

Küresel dünyanın bu öğütücü mekanizması, tarihte görülen klasik ve kaba asimilasyon yöntemlerinden çok daha sinsi, çok daha derin ve çok daha yıkıcı bir biçimde işler; zira o, farklılıkları doğrudan yasaklamak yerine, onların içini sinsice boşaltarak zararsızlaştırmakta, metalaştırmakta ve postmodern kimlik pazarında alınıp satılan, istenildiğinde bir giysi gibi takılıp çıkarılan sentetik vitrin etiketlerine dönüştürmektedir. 

İşte tam da bu çok katmanlı ontolojik kuşatmanın merkezinde, diasporanın hafıza odalarında giderek silikleşen, solgunlaşan ve günden güne buharlaşma tehlikesiyle burun buruna gelen bir Çerkeslik gerçeği yer almaktadır. 

Gündelik hayatın doğrudan üretim pratiklerinden, kamusal alanın dönüştürücü düşünce ikliminden, felsefeden, sanattan ve sarsılmaz bir gelecek iddiasından adım adım tecrit edilen bir kimlik; küresel popüler kültürün ve egemen dillerin amansız girdabı karşısında kendi özgün nefesini, tarihsel rengini ve direnç kabiliyetini uzun süre koruyamaz. Şehirlerin karmaşasında atomize olmuş, birbirinden yalıtılmış mahallelere savrulmuş, birbirine yabancılaşmış ve çağın konformist tüketim akıntılarına bütünüyle kapılmış yeni kuşaklar için Çerkes olmak; sandıklarda saklanan gümüş kemerlerin, paslı kamaların yahut yılda birkaç kez icra edilen ritmik dans figürlerinin ötesine geçemeyen dekoratif bir kalıntıya indirgenme tehdidi altındadır. 

Oysa kimlik, müzelerde sergilenen donuk bir etnografya malzemesi yahut geçmişin mezar taşlarında yakılan melankolik bir ağıt değil; hayatı bütünüyle tanzim eden, bireyin ahlakını kuran, dilini konuşturan, adalet terazisini işleten ve geleceğe doğru sarsılmaz bir iddiayla yürüyen dinamik, kurucu bir varoluş zeminidir. Bu kurucu zeminin yitirilmesi, yalnızca bir halkın yeryüzündeki adının silinmesi demek değildir; insanlığın ortak hafızasından ve vicdanından doğayla barışık kadim bir felsefenin, haysiyetli bir medeniyet tasavvurunun bütünüyle tasfiye edilmesidir. 

Küresel rüzgârların önünde savrulan birer yaprak olmaktan kurtulmanın yolu, esen fırtınanın şiddetine boyun eğmek değil; köklerin kadim toprağa ne kadar derin ve tavizsiz tutunduğunu kuyumcu terazisinde tartarak yeniden keşfetmek, bu sarsılmaz onurlu varoluşu çağın en ileri entelektüel donanımıyla harmanlayarak geleceğe doğru büyük bir tarihsel cesaretle, sarsılmaz bir özgüvenle ve tavizsizce taşımaktır.

Bu acımasız küresel öğütücülük karşısında diasporanın kurumsal tablosunu tahlil ederken, ne toptancı bir inkârla kurumlarımızı hırpalamak ne de onları tüm yetersizliklerinden soyutlayarak aklamak doğru bir tutumdur. Bugün fedakârca ayakta tutulan derneklerimiz, vakıflarımız ve kültürel platformlarımız; sürgünün ilk günlerinden bu yana dağılmayı engelleyen, folklorik mirası taşıyan, düğünlerde ve taziyelerde dayanışmayı diri tutan kıymetli sığınaklar olmuştur; bu yapılara emek veren insanların samimiyetini, iyi niyetini ve döktüğü alın terini en yüksek nezaketle teslim etmek ahlaki bir borçtur. 

Ancak bu hakkı teslim etmek, kurumlarımızın içine düştüğü derin kavramsal tıkanıklığı, yapısal yetersizlikleri ve vizyon kısırlığını görmezden gelmek anlamına asla gelemez. Zira mevcut yapılarımız, doğaları ve tüzükleri gereği temelde birer kültür kurumudur; dolayısıyla onların sınırlarını kavramak şarttır. 

Kültür kurumlarının en büyük çıkmazı, kendilerini nihai bir hedef ve temsil makamı sanmaları, yani bir temsil illüzyonuna kapılmalarıdır; oysa kültürel faaliyetlerin sağladığı sıcak cemaat hissi, küresel kapitalizmin ve kentsel erimenin yarattığı devasa varoluş krizini tek başına göğüslemeye yetmez. 

Tüzük tartışmalarına hapsolmuş, statükoyu koruma ve devlete şirin görünme kaygısıyla depolitize edilmiş, rutin dans provaları ve salon etkinlikleriyle günü kurtarmaya çalışan bir kurumsal refleks; metropollerde kimliğini yitiren gençliğin entelektüel ve felsefi açlığını doyuramadığı gibi, halkın tarihsel hak arayışına da rehberlik edemez. 

Kurumlarımızı toptan suçlayıp yok saymak nasıl yıkıcı bir haksızlıksa, onların bu yapısal yetersizliklerini erdem gibi pazarlayıp asimilasyonun önüne kültürel bir perde çekmek de bir o kadar ölümcül bir aymazlıktır; yapılması gereken, bu kıymetli kültürel tabanı inkâr etmeksizin, onun sınırlarını aşan ve küresel meydan okumayı göğüsleyebilecek bağımsız bir politik bilinci ve stratejik aklı örgütlemektir.

Küresel dünyanın tek tipleştirici fırtınasına karşı durabilmenin yegâne yolu, kültürel aidiyet hissini tavizsiz bir Çerkes ulusal bilincine dönüştürmekten ve bu bilinci politik bir kurucu iradeyle tahkim etmekten geçer. Artık geçmişin hatıralarını bir acındırma sermayesine çeviren, uğradığı felaketleri pasif bir kabullenişle kutsayarak mağduriyet zırhının ardına saklanan o yılgın ve edilgen dili kökünden parçalamak zorundayız; çünkü tarih, yalnızca geçmişte yaşanan felaketlerin kaydı değil, geride kalanların o yaşananlarla bugün ne yapmaya cesaret ettiğinin, nasıl bir gelecek kurduğunun amansız sınavıdır.

Bir halkın kendi varoluşsal krizini aşabilmesi, yenilmişliğini soylu bir vakar, suskunluğunu derin bir olgunluk, görünmezliğini ise uslu bir vatandaşlık sanan o zehirli yanılsamayı derhal terk ederek, tarihin kurucu bir öznesi haline gelmesiyle mümkündür. Çerkes kimliğini küresel akıntıların yutamayacağı sarsılmaz bir zırha kavuşturacak olan asıl kudret, romantik anma ritüellerinin sahte deşarjlarında yahut takvimlere sıkıştırılmış sembolik keder nöbetlerinde değil; modern dünyanın kavramsal araçlarıyla donatılmış, analitik akılla bilenmiş ve kendi meşru haklarını dünya sahnesinde gür bir sesle savunan tavizsiz bir ulusal bilinçte saklıdır. 

Bu kurucu irade, her şeyden evvel kimliğin ontolojik taşıyıcısı ve kolektif ruhun kalesi olan Çerkes dilini, sadece yaşlıların birbirine fısıldadığı nostaljik bir hatıra olmaktan derhal kurtarıp bilimin, felsefenin, sanatın, edebiyatın ve dijital teknolojinin kurucu vasıtası kılmayı emreder; zira dili yaşamayan bir toplumun zihni bağımsız olamaz, kendi kavramlarıyla düşünemeyen bir halk ise başkalarının kavramlarının esiri olmaktan kurtulamaz. 

Siyasal bir ciddiyetle tahkim edilmeyen, ulus-ötesi bir koordinasyondan yoksun bırakılan ve yeni kuşakların entelektüel arayışlarına cevap veremeyen her aidiyet, küresel kentin pragmatik dişlileri arasında öğütülmeye mahkûmdur; bu sebeple bugün yapılması gereken, kadim vatan topraklarının eğilmeyen adalet arayışını, haysiyet felsefesini ve doğrudan halk demokrasisini simgeleyen Xabze nizamını modern hukukun, küresel kamuoyu diplomasisinin ve örgütlü politik eylemin merkezine kararlılıkla yerleştirmektir. 

Kendi adıyla var olma kavgası, dar bir kabilecilik refleksi asla değildir; bilakis küresel sermayenin ve tek tipçi modernitenin insanlığı tek tipleştiren vahşi kuşatmasına karşı, kadim bir halkın insan onurunu, çok sesliliği ve evrensel adalet ülküsünü kendi varlığında somutlaştırma direnişidir; bu kurucu direniş kuşanılmadığı takdirde, diasporanın geleceği celladının vitrininde sergilenen melankolik ve dilsiz bir folklor nesnesi olmaktan, kendi trajik yok oluşunu kendi elleri ve alkışlarıyla kutlamaktan öteye geçemeyecektir.

Fakat bütün bu düşünsel silkiniş ve inşa edilen politik bilinç, yönünü ve stratejik pusulasını doğrudan tarihi anavatan ufkuna çevirmedikçe havada asılı kalmaya, köksüz bir diaspora hülyası olarak tükenmeye mahkûmdur; zira somut bir vatan hedefinden, tarihi Çerkesya’nın fiziki, hukuki ve siyasal gerçekliğinden kopartılmış bir Çerkeslik tasavvuru, zamanın kızgın kumları üzerinde dağılıp gidecek bir seraptan ibarettir. Kendi anavatanından kopmuş, toprağıyla olan zihinsel ve fiili temasını yitirmiş bir diasporanın uzun vadede küresel asimilasyonun amansız dalgalarına direnmesi ve kendi özgün karakterini muhafaza etmesi eşyanın tabiatına aykırıdır; aynı şekilde diasporasının devasa beşeri, akademik, iktisadi ve diplomatik birikiminden mahrum kalmış bir Çerkesya’nın da bölgenin çetin jeopolitik girdaplarında kendi ulusal varlığını güvenceye alması fevkalade güçtür. 

Dolayısıyla bugün diasporanın önündeki en temel tarihsel ödev; Çerkesya ile diaspora arasında kesintisiz, dinamik ve çok katmanlı bir entegrasyon hattı kurmak, anavatana geri dönüş hakkını uluslararası hukukun en temel meşru zemini olarak savunmak, çifte vatandaşlık ve kalıcı ikamet mekanizmalarını geliştirmek ve Çerkesya topraklarının geleceğine doğrudan, somut ve kurumsal katkılar sunmaktır. 

Vatan, geçmişte bırakılmış lirik bir masal coğrafyası değil; bugünün somut ve meşru mücadele koordinatı, geleceğin ise tek hakiki kurucu inşa sahasıdır. Kendi toprağına basmayan bir ayak dik duramaz; Çerkesya ufkuna bakmayan bir göz geleceğini tayin edemez. Bugün küresel kimliklerin kaygan zemininde eriyip gitmek ile Çerkes kimliğine, tavizsiz bir ulusal bilinçle ve sarsılmaz bir Çerkesya hedefiyle sımsıkı sarılarak tarihe meydan okumak arasında duruyoruz; tam bu tarihi dönüm noktasında ve eşikte yılgınlığa, sahte mazeretlere, içselleştirilmiş teslimiyete ve tereddüde asla yer yoktur, zira Çerkes kalmakta ve onurlu Çerkesya yürüyüşünde ısrar etmek, bir halkın kendi kaderine bizzat el koymasının en soylu, en meşru ve nihai zaferi olacaktır.

Bu doğrultuda, artık durum tespiti yapma, sitem etme ve mevcut krizleri yalnızca tasvir etme aşamasını kesin olarak geride bırakıp, doğrudan doğruya kurucu bir iradeyle eyleme geçmek ve "neler yapmalıyız?" sorusına tereddütsüz, berrak ve programatik bir yol haritasıyla cevap vermek zorundayız. 

İlk ve en acil vazifemiz, diasporanın sahip olduğu dağınık beşeri, akademik ve entelektüel potansiyeli ulus-ötesi bir çatı altında birleştirecek bağımsız düşünce kuruluşları, araştırma enstitüleri ve strateji merkezleri kurmaktır. 

Farklı ülkelerde ve metropollerde yaşayan Çerkes hukukçularını, uluslararası ilişkiler uzmanlarını, tarihçilerini ve diplomatlarını ortak bir çalışma masasında buluşturacak bu kurumsal akıl; günübirlik polemiklerden arınmış, uluslararası hukukun evrensel normlarını rehber edinen ve halkımızın meşru haklarını dünya kamuoyuna taşıyan profesyonel bir diplomasi hattı inşa etmelidir. Brüksel, Cenevre, Washington ve Ankara gibi uluslararası karar alma merkezlerinde kalıcı temsil ve irtibat ofisleri açılmalı; Birleşmiş Milletler mekanizmalarından Avrupa Konseyi organlarına kadar küresel insan hakları ve yerli halklar zeminlerinde kesintisiz, planlı ve kurumsal bir lobi faaliyeti yürütülmelidir. 

Tarihsel haksızlıkların tescili, 1864 Soykırımı’nın uluslararası alanda hukuki olarak tanınması ve halkımızın gasp edilen tüm kolektif haklarının iadesi talebi; ajitasyondan ve hamasetten uzak, birinci elden arşiv vesikaları, uluslararası ceza hukuku normları ve sarsılmaz bilimsel raporlarla küresel kamuoyunun gündemine taşınmalıdır. Bu doğrultuda, çok dilli periyodik bültenler, kapsamlı politika metinleri ve uluslararası hukuk dosyaları hazırlayacak daimi bir Uluslararası Çerkes Hukukçular Ağı derhal teşkil edilmeli; yabancı devletlere, parlamentolara, düşünce kuruluşlarına ve uluslararası sivil toplum örgütlerine yönelik kesintisiz, son derece disiplinli ve kurumsal bir diplomatik bilgilendirme seferberliği tavizsizce icra edilmelidir. 

Bununla birlikte, farklı coğrafyalara dağılmış genç araştırmacılarımızı ve akademisyenlerimizi destekleyecek uluslararası araştırma bursları ihdas edilmeli, Çerkes tarihini, sosyolojisini, kültürünü ve dilini dünya üniversitelerinde bilimsel bir disiplin olarak temsil edecek bağımsız akademik kürsülerin kurulması için kurumsal bütçeler ayrılmalıdır; zira kendi bilgisini bizzat üretemeyen, kendi tezlerini evrensel bilim diliyle savunamayan ve uluslararası stratejik karar alıcı mekanizmalara doğrudan ulaşamayan bir ulusal hareketin, küresel rüzgârlar karşısında bağımsız bir siyasal özne haline gelmesi ve varlığını koruyabilmesi asla mümkün değildir.

Kimliğin ontolojik omurgası ve kolektif ruhun yegâne kalesi olan anadilimizi ve kadim ahlak nizamımızı folklorik bir nostalji olmaktan derhal kurtarıp, modern çağın üretim, bilim ve düşünce vasıtası haline getirecek radikal bir kültürel seferberlik başlatmaktır. Diasporanın her bir ferdini ve ailesini kapsayacak küresel ölçekte standartlaştırılmış dijital dil öğrenme platformları, yapay zekâ tabanlı interaktif pedagojik uygulamalar, çevrimiçi sözlükler ve erken çocukluk dönemine hitap eden zenginleştirilmiş animasyon ve multimedya içerikleri süratle hayata geçirilmelidir. 

Anadili eğitimi, dernek salonlarının dar saatlerine sıkıştırılmış amatör ve iyi niyetli çabaların ötesine taşınarak; pedagojik formasyona sahip uzman eğitimcilerin koordinasyonunda, profesyonelce yönetilen, müfredatı küresel ölçekte akredite edilmiş ve tüm dünyada senkronize çalışan modern bir milli maarif ağına dönüştürülmelidir. Büyük şehirlerde anadiliyle eğitim veren bağımsız kreşler, anaokulları, dil atölyeleri ve hafta sonu kolejleri kurulmalı; yeni yetişen kuşakların dili tabii bir yaşam ortamında, gündelik hayatın doğal akışı içinde solumaları mutlak surette, kurumsal olarak ve kararlılıkla sağlanmalıdır. 

Eş zamanlı olarak, dünya düşünce klasiklerinin Çerkesçeye, zengin Çerkes düşünce, folklor ve edebiyat külliyatının ise dünya dillerine yetkin çevirmenlerce aktarılmasını sağlayacak ulusal bir çeviri ve yayın enstitüsü kurulmalı; anadilimiz yalnızca geçmişin hatıralarını fısıldayan bir nostalji aracı olarak değil, çağdaş felsefenin, sanatın, bilimin ve yüksek edebiyatın canlı ve güçlü bir ifade vasıtası olarak yeniden üretilmelidir. 

Bu dilsel ve düşünsel atılımın toplumsal zeminini ise, geleneksel Xabze ahlakının özünde yatan doğrudan halk demokrasisini, şeffaflığı, liyakati ve karşılıklı sorumluluk hukukunu modern hayatın kurumlarına uyarlamak teşkil etmelidir. Köy meydanlarındaki kadim meclis (hase) geleneği, metropollerde yaşayan halkımızın doğrudan karar süreçlerine katılabileceği katılımcı, yatay ve hesap verebilir modern kurullara dönüştürülmeli; adalet ve onur terazisini işleten bu kolektif etik duruş, modern kentin yabancılaştırıcı bencilliğine karşı tavizsiz bir varoluş kalkanı olarak yaşatılmalıdır.

Diasporanın küresel ölçekteki devasa iktisadi ve mesleki gücünü ortak bir milli hedefe kanalize edecek kurumsal finansman, girişimcilik ve dayanışma ağlarını inşa etmektir. Dünyanın farklı ülkelerinde ve stratejik sektörlerinde rüştünü ispatlamış Çerkes iş insanlarını, sanayicilerini, mühendislerini, bilişim uzmanlarını, avukatlarını ve finansçılarını ortak bir veri tabanında bir araya getirecek kapsamlı bir küresel mesleki atlas oluşturulmalıdır. 

Bu ağın öncülüğünde, tam bir şeffaflık, uluslararası bağımsız denetim ve profesyonel yönetim mekanizmalarıyla idare edilecek olan Ulusal Stratejik Yatırım ve Dayanışma Fonu vakit kaybetmeksizin tesis edilmelidir. Toplanacak milli sermaye, günübirlik tüketim harcamalarına yahut gelip geçici gösterişli salon toplantılarına değil; doğrudan geleceği kuracak stratejik ve üretken projelere yönlendirilmelidir. 

Bu fon vasıtasıyla; anadili eğitimi veren modern kreşler ve özel eğitim kurumları finanse edilmeli, dünya çapında ses getirecek yüksek bütçeli bağımsız medya mecraları, sinema ve belgesel projeleri desteklenmeli, stratejik alanlarda lisansüstü eğitim gören parlak gençlere karşılıksız burslar sağlanmalı ve uluslararası meşru hukuk mücadelelerinin devasa bütçeleri güvence altına alınmalıdır. 

Ayrıca genç girişimcilerimizi destekleyecek meslek yatırımcı ağları, teknoloji fonları ve kurumsal kuluçka merkezleri kurularak, diasporanın yüksek teknoloji ve inovasyon üreten son derece dinamik bir ekonomik ekosisteme kavuşması eksiksiz şekilde temin edilmelidir. 

Kendi ekonomik öz yeterliliğini kuramayan, kendi finansman kaynaklarını stratejik bir disiplinle yönetemeyen ve yetişen gençliğinin kariyerine, girişimlerine ve projelerine somut sermaye desteği sunamayan hiçbir toplum, bağımsız bir politik bilinç inşa edemez; dolayısıyla iktisadi sermayemiz, kişisel bir servet gösterisi olmaktan çıkarılıp, kolektif ulusal varoluşumuzun sarsılmaz maddi omurgası haline getirilmelidir.

Nihayet bütün bu kurumsal, pedagojik ve iktisadi hamlelerin birleşeceği yegâne nihai, meşru ve dokunulmaz menzil, tarihi anavatanımız Çerkesya’nın geleceğini inşa etme ve vatan toprağıyla yeniden bütünleşme hedefi olmalıdır; zira Çerkesya ufku taşımayan her türlü diaspora faaliyeti, kökünden koparılmış bir fidan gibi kurumaya ve yabancı topraklarda eriyip gitmeye mahkûmdur. 

Bu doğrultuda atılması gereken ilk somut adım, Çerkesya ile diaspora arasında kesintisiz, dinamik ve çok katmanlı bir kurumsal entegrasyon hattı kurmaktır. 

Anavatana geri dönüş (repatriasyon) hakkının uluslararası hukuk normları çerçevesinde meşru bir hak olarak tanınması, çifte vatandaşlık ve kalıcı ikamet süreçlerinin önündeki idari ve yasal engellerin kaldırılması için hem küresel insan hakları mahkemelerinde hem de Çerkesya’daki resmi makamlar nezdinde tavizsiz bir diplomasi yürütülmelidir. 

Diasporadaki sermaye ve teknoloji birikimini Çerkesya’nın üretken sektörlerine, tarımına, sanayisine, yenilenebilir enerjisine ve bilişim altyapısına yönlendirecek ortak yatırım holdingleri ve kalkınma ajansları kurulmalıdır. 

Genç nesillerimizin Çerkesya üniversitelerinde yükseköğrenim görmeleri teşvik edilmeli, anavatan topraklarında düzenli gençlik enstitüleri, yaz akademileri, mesleki staj programları ve bilimsel atölyeler organize edilerek vatan ile olan bağ soyut bir temenni olmaktan çıkarılıp gündelik hayatın somut bir gerçeğine dönüştürülmelidir. 

Çerkesya’ya geri dönen her bir aile ve birey için barınma, istihdam, dil uyumu ve hukuki danışmanlık hizmeti verecek profesyonel Geri Dönüş Koordinasyon Merkezleri kurulmalı, sürdürülebilir konut ve tarım kooperatifleri vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir; vatan topraklarında yaşayan halkımızla diasporadaki kitleler arasındaki yapay mesafeler, ortak ticari, kültürel, sanatsal ve akademik ortaklıklarla kalıcı olarak ortadan kaldırılmalıdır. 

Tarihsel vatanımız Çerkesya’nın bağımsız, demokratik, müreffeh, özgür ve kendi geleceğini bizzat tayin eden bir meşruiyet zeminine kavuşması, diasporadaki her bir Çerkesin en yüksek politik ideali ve varoluş gayesi olarak zihinlere ve kalplere kazınmalıdır; işte bu tavizsiz Çerkesya hedefi etrafında kenetlendiğimizde, politik bilincimiz lafta kalan bir arzu olmaktan çıkacak, tarihin akışını değiştiren sarsılmaz bir kurucu kudrete dönüşecektir.

Apiş Janberk

28 Eylül 2026

Апыш Джанбэрк - Janberk Apiş
Yazarın Diğer Yazıları
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks