Moskova’da Çerkes Balosu

#14120 Ekleme Tarihi 01/11/2026 03:52:51

Moskova’da, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı’nın resmi himayesinde ve Zinaida Morozova Köşkü’nün yaldızlı salonlarında sahnelenen son buluşma, Çerkes halkının iki asra yaklaşan varoluş, adalet ve haysiyet mücadelesinde karşı karşıya kaldığı en ağır kurumsal savrulmalardan, en sarsıcı hafıza tasfiyelerinden birini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. 

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Rossotrudniçestvo ve Dünya Çerkes Birliği ortaklığıyla kurgulanan bu organizasyon, Türkiye’deki çatı federasyonunun yönetimi tarafından kendi tabanına ve diaspora kamuoyuna sanki bağımsız bir siyasal iradeyle yürütülen, hak temelli ve diplomatik bir zafer niteliği taşıyan "tarihi bir toplantı" ambalajıyla servis edilmiştir. 

Oysa diplomatik nezaket, uluslararası insani işbirliği ve halk diplomasisi kılıfı altında pazarlanan bu tablonun gerisinde, Çerkes ulusal bilincini felç etmeyi, sürgün ve soykırım gerçeğini imparatorluk arşivlerinin karanlığına gömmeyi hedefleyen son derece sinsi, hesaplı ve hegemonik bir asimilasyon kurgusu yatmaktadır. 

Ukrayna savaşıyla derinleşen küresel izolasyon kıskacında içeride ve dışarıda yapay bir meşruiyet ve sadakat vitrini üretmeye çalışan Moskova yönetimi, "Rusya Halklarının Birliği Yılı" söylemini devreye sokarak Kafkasya’nın otokton halklarını kendi emperyal projeksiyonuna eklemleme telaşına düşmüştür.

Türkiye’deki federasyon yönetiminin çarşaf çarşaf yayınladığı zafer bültenleri ile ev sahibi Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın resmi kaynaklarında yer alan açıklamalar arasındaki derin uçurum, basit bir tercüme hatası yahut masum bir protokol farkı değil; diasporanın iradesini temsil etme iddiasındaki bir bürokratik elitin kendi halkından hakikati kaçırma, kendi toplumunun gözünün içine baka baka gerçeği sansürleme ve tahrif etme cüretidir. 

Rus diplomasisinin dünyaya ve kendi kamuoyuna "Kabardey-Balkar’ın Rus Devletine Katılışının 470. Yıl Dönümü" arifesinde ve "Asırlar Boyunca Rusya ile El Ele, Onur ve Şan Kazanarak" resmi temasıyla ilan ettiği bir masaya oturup, ardından Türkiye’ye dönünce bu teslimiyet kokan başlığı tek bir kelime dahi anmadan halktan gizlemek, açıkça bir siyasal ve ahlaki iflastır. 

Masanın gerçek adını, o toplantının hangi tarihsel ve ideolojik meşruiyet zeminine oturtulduğunu telaffuz dahi edemeyenlerin, kapalı kapılar ardında hangi ulusal hakkı savunduklarını iddia etmeleri acınası bir yanılsamadan ibarettir. 

Kendi kamuoyunun karşısına çıktığında katıldığı toplantının adını dahi söylemekten korkan bir heyet, o salonda talepkar bir müzakereci yahut onurlu bir halkın temsilcisi sıfatıyla değil; Kremlin’in yüzlerce yıllık resmi tarih tezini tahkim eden, işgali ve imhayı meşrulaştıran vitrinlik bir dekor, canlı birer konu mankeni olarak ağırlanmıştır. 

Bu ikiyüzlü tutum, bir tarafta Moskova’nın emperyal ihtişamına karşı boyun eğen bir uysallık sergilerken diğer tarafta Ankara’da zafer destanları uydurarak kendi halkının aklıyla, vicdanıyla ve tarihsel hafızasıyla alay eden müzmin bir teslimiyet mekanizmasının tescilidir.  

Toplantının ana omurgasını oluşturan ve federasyon yönetiminin diaspora kamuoyunun dikkatinden ustalıkla kaçırmaya çalıştığı o meşum "1557" ve "470. yıl" kurgusu, sıradan bir protokol ayrıntısı ya da geçmişte kalmış masum bir kronolojik kayıt değildir; aksine Çerkes ulusal varoluşunun kalbine saplanmak istenen zehirli bir hançerdir. 

Bu kurgu, Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler Birliği’ne, oradan da bugünkü Rusya Federasyonu’na miras kalan, Çerkesya’nın sömürgeleştirilmesini, halkımızın maruz kaldığı fiziksel, demografik ve kültürel yıkımı görünmez kılmayı amaçlayan resmi imparatorluk ideolojisinin en temel propaganda aracıdır. 

Prens Temrıkue İdar’ın kızı Goşenay ile Çar IV. İvan arasındaki dönemsel, bölgesel ve askeri konjonktürün dayattığı taktiksel bir hanedan evliliğini bütün bir Çerkes milletinin Rusya’ya "kendi rızasıyla ve gönüllü katılımı" olarak yutturmaya çalışan bu sahte tez, tarihin şahit olduğu en hayasız çarpıtmalardan biridir. Bir prensin konjonktürel ittifakından yola çıkarak kadim bir milletin binlerce yıllık bağımsız vatanını devlete teslim ettiğini iddia etmek, yalnızca akla ve mantığa değil, Kafkasya’nın her karış toprağına sinmiş şehit kanlarına da hakarettir.

Soruyoruz: Eğer Çerkes halkı 1557 yılında kendi hür iradesiyle Rus devletine katıldıysa ve iddia edildiği gibi geride kalan asırlar boyunca Rusya ile el ele, şan ve şerefle yürüdüyse; 1763’ten 1864’e kadar tam 101 yıl boyunca aralıksız süren, Kafkasya’nın dağlarını, vadilerini ve ormanlarını kan gölüne çeviren Rus-Çerkes Savaşı kiminle, niçin ve hangi bedeller pahasına yapılmıştır? 

General Zass’ların, Yevdokimov’ların, Lazarev’lerin komutasındaki istila orduları köylerimizi ateşe verirken, kesik Çerkes başlarını mızrakların ucunda sergilerken, kundaktaki bebeklerden ak saçlı ihtiyarlara kadar bütün bir nüfusu kılıçtan geçirirken, Kafkasya’nın otokton sahiplerini açlık ve salgın hastalıklarla dize getirmeye çalışırken o sözde "el ele yürüyüşün" hangi şerefli sayfasını yazmaktaydılar? 

Eğer ortada 470 yıllık sarsılmaz bir birlik ve kardeşlik masalı varsa, 1864’te Karadeniz’in ölüm kusan sahillerinde can veren yüz binlerce şehidimiz, Soçi açıklarında cesetlerle dolan gemiler, aç biilaç Osmanlı topraklarına savrulan yüz binlerce sürgün insanımız bu emperyal anlatının neresine sığdırılacaktır? 

Bugün bizlerin Türkiye’de, Ürdün’de, Suriye’de, İsrail’de, Avrupa’da ve dünyanın dört bir köşesinde vatansız, dağınık ve kimlik mücadelesi veren bir diaspora olarak yaşamasının yegane sebebi, işte o masanın kutlamaya kalkıştığı işgal ve soykırım zihniyetinin ta kendisidir. 

Rusya Devlet Başkanı’nın özel temsilcisinin kalkıp bu yüz yıllık vahşeti, soykırımı ve büyük sürgünü pişkin bir üslupla "tarihteki zor zamanlar" seviyesine indirgemesini sessizce sineye çeken, dahası bu indirgemeci dili kendi kamuoyuna bir başarı gibi aktaran zihniyet, vatanı için toprağa düşmüş, namusunu ve özgürlüğünü canı pahasına savunmuş atalarımızın aziz hatırasına karşı affedilmez bir saygısızlık ve tarihsel bir gaflet içindedir. 

Bu hakikat öyle birkaç diplomatik tebessümle, içi boş bildirilerle yahut sahte dostluk söylemleriyle örtülemeyecek kadar ağır, canlı ve yakıcı bir tarihsel gerçektir.

Mesele yalnızca toplantının gizlenen sahte başlığıyla sınırlı kalmamış; Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamasında yer alan ve Çerkes kamuoyunun haysiyetine vurulmuş ağır bir darbe niteliğindeki ifadelerle utanç verici bir zirveye ulaşmıştır. 

Zira resmi Rus bülteninde, toplantıya katılan Çerkes temsilcilerin, Çerkes halkının tarihi-kültürel mirasının korunmasına gösterilen özen ve anadillerin desteklenmesi nedeniyle Rusya’ya "şükranlarını ve minnetlerini" ifade ettikleri açıkça kayda geçirilmiştir. 

Soruyoruz; anavatanda kendi öz toprağımızda anadilimizin can damarları birer birer kesilirken, 2018 yılında çıkarılan federal yasalarla anadili dersleri zorunlu müfredattan çıkarılıp seçmeli birer hobi dersine dönüştürülmüşken, cumhuriyetlerimizin anayasal özerklikleri adım adım tırpanlanırken kim, kimin adına ve hangi yüzle Rusya’ya şükran sunmaktadır? 

Anavatan Kafkasya’da kimliğine, diline ve tarihsel haklarına sahip çıkan Çerkes aktivistleri uydurma gerekçelerle zindanlara atılırken, aydınların ve akademisyenlerin evleri şafak operasyonlarıyla basılıp susturulurken, ulusal bilinci diri tutmak isteyen her ses "aşırılık yanlısı" yaftasıyla kriminalize edilirken, hatta 21 Mayıs Soykırım ve Sürgün anma törenlerine dahi bürokratik engeller ve polis barikatları çıkarılırken Moskova’nın saraylarında "dilimizi ve kültürümüzü koruduğunuz için teşekkür ederiz" korosuna dahil olmak neyin diyetidir? 

Diasporadaki köylerimizde ve kentlerimizde tek bir çocuğumuz dahi anadilini konuşamaz hale gelmişken, asimilasyon çarkları kimliğimizi un ufak ederken, anavatan ile aramızdaki bağlar bürokratik keyfiyetle koparılmışken bu akıl almaz şükran gösterisi hangi vicdana sığmaktadır? 

Bu temsilciler Türkiye’ye döndüklerinde halka "anadili taleplerimizi ilettik, haklarımızı masaya koyduk, köprüler kurduk" masalları anlatırken, ev sahibi devletin resmi kayıtlarına sadece itaatkar bir teşekkürün geçmiş olması, diasporanın nasıl bir yanılsama ve aldatmaca sarmalına çekildiğinin en somut delilidir. 

Rusya Dışişleri Bakanlığı büyük tavizler verdi de kendi kamuoyundan mı saklıyor, yoksa bizim yöneticilerimiz Moskova’da dut yemiş bülbüle dönüp Ankara’ya gelince aslan kesilmeyi gelenek mi haline getirdi?

Bilinmelidir ki, Çerkes halkının tamamı nezdinde bu uyduruk "şükran" ve "minnet" beyanının zerre kadar karşılığı, geçerliliği ve ahlaki meşruiyeti yoktur; celladına teşekkür etmeyi diplomasi zanneden bu ezik ve teslimiyetçi ruh halini topyekun reddediyoruz. 

Halkımızın yok edilmeye çalışılan dili, sansürlenen tarihi ve gasp edilen hakları karşısında boyun bükenlerin sunduğu o sahte teşekkürler, milletimizin değil, ancak o koltukları işgal edenlerin kendi şahsi ve zümresel tükenmişliklerinin vesikası olabilir. Kendi milletinin çığlığına kulaklarını tıkayıp emperyal bürokrasinin gözüne girmeye çalışan bu teslimiyetçi çizgi, tarih önünde asla aklanamayacaktır.

Toplantıya katılan delegasyonun sergilediği siyasal basiretsizlik, diaspora haklarının talep ediliş biçimindeki ciddiyetsizlik ve meselelerin ele alınışındaki yozlaşma, meselenin biçimsel boyutunda da kendini bütün çıplaklığıyla ele vermiştir. 

Diasporanın en yaşamsal, en vazgeçilmez ve anayasal düzeyde ele alınması gereken anavatana dönüş hakkı, çifte vatandaşlık talebi, anayasal güvenceler ve soykırımın tarihsel telafisi gibi varoluşsal meseleler; bir grup dernek yöneticisinin ve bürokratın elinde turizm turlarına, ticari ilişkilerin geliştirilmesine, otelcilik ve fuar organizasyonlarına indirgenerek metalaştırılmıştır. 

Tarihsel ve hukuki hiçbir bağlayıcılığı olmayan, aksine diasporayı Rusya’nın etki alanındaki itaatkar bir tebaa havuzuna dönüştürmeyi amaçlayan "ülkedaş" kavramına sığınarak anavatana dönüş mücadelesi verilebileceğini zannetmek, muazzam bir cehalet değilse düpedüz bir kandırmacadır; zira bu kavram, Çerkes halkını kendi anavatanının asli ve otokton kurucu unsuru olarak değil, Rus emperyal coğrafyasının dışarıya savrulmuş sadık unsurları olarak tanımlayan asimilasyonist bir tuzaktır. 

Milyonlarca sürgünün ahını, yüz yıllık direnişin asaletini taşıyan bir halkın davasını, üniversitelerde açılacak birkaç göstermelik kontenjana, gençlik kamplarına ve ticari heyet ziyaretlerine hapseden bu sığ tüccar zihniyeti, Çerkes siyasal aklının iflasıdır. 

Kendi mesleki ve ticari çıkarlarını halkın tarihsel davasının önüne geçirenler, Çerkes kimliğini folklorik bir turizm metaı haline getirerek Rus bürokrasisinin sofrasına meze yapmışlardır. 

Üstelik bu içi boş talepler dahi resmi Rus metinlerinde tek bir satır değer görmemiş, bütünüyle yok sayılarak yalnızca Rusya’nın "Halkların Birliği Yılı" propagandasına alet edilmiştir. 

Bütün bu siyasal acziyetin üzerine, toplantının resmi kapanışında gururla duyurulan o detay ise adeta yaşanan trajedinin trajikomik bir mührü niteliğindedir: Toplantı bir resepsiyonla başlamış, ardından katılımcılara rehberler eşliğinde tarihi köşk gezdirilmiştir. 

Yüzyıllardır kanla, gözyaşıyla ve onurla korunan bir milletin davası, Moskova’nın lüks konaklarında bir kadeh içki, süslü bir büfe ve rehberli bir köşk turu karşılığında Kremlin’in resmi tarih tezlerine kurban edilmiştir. Çerkes halkının hafızasını, atalarının dökülen kanını ve geleceğini bir saray gezisinin şatafatına değişen bu zihniyetin diaspora siyasetine verebileceği hiçbir şey, söyleyebileceği tek bir onurlu cümle kalmamıştır.

Ortaya çıkan bu rezalet tablosu, Dünya Çerkes Birliği’nin ve onun Türkiye’deki bileşenlerinin temsil yetkisini, meşruiyetini ve ideolojik rotasını bir kez daha ve çok daha sert bir biçimde sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. 

Adıgey’de, Kabardey-Balkar’da ve Kafkasya’nın dört bir yanında vicdan sahibi aydınlarımızın, samimi thamadelerimizin yıllardır haykırdığı o acı gerçek bir kez daha teyit edilmiştir: Dünya Çerkes Birliği ile Çerkes halkı artık bütünüyle farklı gezegenlerde yaşamaktadır. 

DÇB, kurulduğu 1990’lı yılların başındaki ulusal heyecanını, bağımsız duruşunu ve Çerkeslerin küresel birliğini sağlama ülküsünü çoktan yitirmiş; tamamen Rus derin devletinin Kafkasya politikalarını aklayan, diasporayı kontrol altında tutmak için kullanılan bürokratik bir paravan örgüt haline gelmiştir. 

Ne acıdır ki, Türkiye’deki çatı örgütü de kendi bağımsız, çoğulcu ve demokratik köklerini inkar ederek bu köhnemiş yapının peşine takılmış, onun diaspora komiserliği görevine talip olmuştur. 

Buradan açıkça ve kararlılıkla ilan ediyoruz: Ne KAFFED, ne DÇB, ne de o salonda saf tutan dernek başkanları Çerkes halkının mutlak ve yegane temsilcisi değildir ve hiçbir zaman da olmamışlardır. Çerkes halkı; iradesini bir avuç bürokratın ihtiraslarına, Kremlin ile kurulan şaibeli ilişki ağlarına veya diplomatik resepsiyonların sahte ışıltılarına ipotek etmeyecek kadar köklü, onurlu ve uyanık bir millettir. 

Bugün sahnelenen oyun, Çerkes diasporasını adım adım bağımsız kimliğinden kopararak bir "Rus diasporasına" dönüştürme operasyonunun ta kendisidir; nitekim Rossotrudniçestvo’nun ve Rus Dışişleri’nin temel stratejisi, Çerkesleri kendi özgün tarihi olan bir millet olarak değil, Rus dünyasının sadık bir uzantısı olarak konumlandırmaktır. 

DÇB ve onun diaspora uzantıları, bu sinsi operasyona gönüllü olarak payanda olmakta, halkımızın tarihsel reflekslerini uyuşturarak onu teslimiyete alıştırmaktadır. 

Kendi toplumuna karşı son derece nobran ve kibirli davranan, tabanından gelen her türlü haklı eleştiriyi ve demokratik itirazı görmezden gelen, hesap vermekten kaçınan ama Moskova karşısında derhal el pençe divan duran bu köhne vesayet anlayışı, diasporanın geleceğini karartan en büyük iç engeldir. 

Ancak hiç kimse unutmasın ki, tabanından bütünüyle kopmuş, kendi halkının derin tarihsel hafızasına yabancılaşmış ve efendilerinin çizdiği dar sınırlarda siyaset yapmayı marifet sayan bu köhne elitler, Çerkes halkının vicdanında ve tarih mahkemesinde çoktan mahkum olmuşlardır. 

Türkiye Çerkes diasporasının örgütlenme tarihi, 1908 yılında kurulan Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti’nden bu yana bir asrı aşan büyük fedakarlıklarla, aydınların sürgünlerle ödediği bedellerle ve bin bir emekle inşa edilmiş muazzam bir mirastır. Ancak bu şanlı miras, bugün kendi tarihine yabancılaşmış, korkak, ilkesiz ve hafızasız bir yönetici kastının elinde tarihin en ağır, en utanç verici meşruiyet krizini yaşamaktadır. 

Çerkes kurumları, halkın hak arama merkezleri olmaktan çıkarılıp folklorik sığınaklara, egoların tatmin edildiği protokol kulüplerine ve emperyal güçlerin halkla ilişkiler bürolarına dönüştürülmüştür. 

Kuşkusuz ki Rusya Federasyonu ile diyalog kurulmalıdır; anavatanla fiziki, kültürel, akademik ve toplumsal köprülerin güçlendirilmesi, anavatandaki cumhuriyetlerimizin korunması ve geliştirilmesi her Çerkes için hayati bir sorumluluktur. Fakat diplomasi, asla kendi onurunu ayaklar altına alarak, celladının yalanlarına alkış tutarak ve halkının varoluşsal haklarını inkar eden resmi tezlere imza atarak yürütülemez. 

Gerçek bir diplomasi; eşitler arasında, karşılıklı saygıya dayanan, hak temelli, ilkeli ve hepsinden önemlisi 1864 Soykırımı ve Sürgünü’nün tarihsel ve ahlaki ağırlığını tavizsiz bir biçimde masaya koyan cesur bir iradeyle mümkündür. 

Masada kendi varlığını ve uğradığı soykırımı telaffuz edemeyenlerin, karşı tarafın dayattığı sahte "470 yıllık birlik" masalına boyun eğenlerin yürüttüğü şey diplomasi değil, düpedüz siyasal ve tarihsel bir intihardır. 

Kendi öz adını telaffuz etmekten çekinip içi boşaltılmış şemsiyelerin ardına saklananlar, bugün de Moskova’nın emperyal salonlarında aynı kimliksizliği sergilemişlerdir. 

Çerkes halkı birilerinin iddia ettiği gibi ne Rusya’nın lütfuna muhtaç bir azınlık ne de imparatorlukların keyfine göre giydirilip çıkarılacak kimliksiz bir dekordur; binlerce yıldır o yalçın dağlarda kendi adıyla, diliyle ve Xabze’siyle yaşayan, Kafkasya’nın gerçek ve otokton efendisidir. 

Tarih, Moskova saraylarında kendi atalarının katillerine şükran sunanları da, o köşkte boy gösterip sonra halkına gerçekleri söylemekten korkanları da, bu hayasız oyuna karşı dimdik durup onurunu ve hafızasını savunanları da kaydedecektir; ve hiçbir makam, hiçbir resepsiyon, hiçbir yalan bu tarihi kaydın adaletinden kaçamayacaktır.

Janberk Apiş

  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks