Suriye Savaşı Ve Çerkeslerin Cevapsız Geleceği

#12671 Ekleme Tarihi 28/01/2026 02:39:31

Suriye’de iç savaşın başlamasının üzerinden neredeyse on beş yıl geçti. Bu süre zarfında yalnızca ülkenin siyasi ve askeri dengeleri değil, bölgedeki tüm ittifaklar ve düşmanlık tanımları da köklü biçimde değişti. Dün yan yana duran aktörler bugün karşı cephede, dün karşıt olanlar ise bugün ortak çıkarlar etrafında buluşabiliyor. Geleceğin nasıl şekilleneceği ise hâlâ belirsizliğini koruyor. Bu karmaşık tabloya ilişkin farklı yorumlar var; hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek. Ancak kesin olan bir gerçek var ki, bu uzun ve yıkıcı süreç Çerkesler açısından yalnızca insani bir trajedi değil, aynı zamanda ciddi dersler barındıran tarihsel bir kırılma anıdır.

Savaşın kendisi elbette engelleyebileceğimiz bir durum değildi. Ancak savaşın yarattığı bu tarihsel kırılma, Suriye’de yaşayan Çerkesler açısından “dönüş düşüncesinin” somut biçimde tartışılabileceği nadir anlardan birini ortaya çıkardı. Bu nedenle savaşın ilk günlerinde, Suriye’de yaşayan Çerkeslerin tarihi vatanımız olan Çerkesya’ya dönmesi gerektiğini savunan bir yaklaşım geliştirdik. Aynı dönemde ise çatışmaların büyümeyeceğini, hayatın olağan seyrinde devam edeceğini düşünen ve göçü gereksiz gören sesler de vardı. Ancak sahadaki gerçeklik çok geçmeden bu iyimser tabloyu geçersiz kıldı. Çatışmalar derinleştikçe, Suriye’den ayrılmak zorunda kalan Çerkeslerin önemli bir bölümü kendi imkânlarıyla, daha sınırlı bir kısmı ise kurumsal desteklerle ülkeyi terk etti ve başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelere yöneldi.

Suriye’den çıkan Çerkeslerin küçük bir kısmı Çerkesya’ya yerleşti. Ancak bu dönüş süreci de sanıldığı kadar kalıcı olmadı. Çerkesya’ya dönenlerin bir bölümü, zamanla hukuki, ekonomik ve sosyal nedenlerle başka ülkelere yeniden göç etmek “zorunda” kaldı. Aradan geçen uzun yıllara rağmen hâlâ vatandaşlık sorunu yaşayan, hukuki belirsizlik içinde bulunan insanlar bulunmaktadır. Bu süreçte devlet mekanizmalarından ziyade yerel halkın dayanışmasının daha belirleyici olduğu da açıkça görülmüştür. Rusya Federasyonu, Çerkesleri “soydaş” kabul eden bütüncül ve sürdürülebilir bir devlet politikası geliştirmemiş; cumhuriyetler düzeyindeki yöneticilerimiz ise gerekli siyasi iradeyi ya göstermemiş ya da gösterememiştir.

Bugün Suriye’de kaç Çerkesin kaldığına dair net bir veri bulunmuyor. KAFFED ve ÇERKESFED gibi kurumlarımız tarafından Suriye’ye gerçekleştirilen bazı ziyaret ve temaslar kamuoyuna yansıdıysa da, bu girişimlerin hangi somut sonuçları doğurduğuna ilişkin şeffaf ve doyurucu bir bilgilendirme yapılmadı. Bu durum, yalnızca bir iletişim eksikliği değil, aynı zamanda stratejik bir belirsizliğin göstergesidir.

Gelinen noktada, Suriye’deki etnik ve dini azınlıkların giderek daha güçlü biçimde taleplerini dile getirdiği görülüyor. Kürtler, Ermeniler, Nusayriler ve Dürziler, karşılık bulup bulmamasından bağımsız olarak, siyasi ve toplumsal taleplerini görünür kılmaya çalışıyor. Bu çabanın kendisi bile bir vizyon ortaya koyma iradesidir. Buna karşılık Çerkeslerin sesi oldukça zayıf kalmaktadır. Daha da önemlisi, ne talep edildiği ve nasıl bir gelecek istendiği konusunda ortak ve net bir duruşun oluşmadığı açıktır. Buda Çerkeslerin bir gelecek vizyonunun olmadığı göstermektedir.

Sorun yalnızca Suriye ile sınırlı değildir. Ukrayna’dan Ortadoğu’ya, Pasifik’ten Kuzey Kutbu’na ve küresel güç rekabetine kadar yaşanan gelişmeler doğrudan ya da dolaylı biçimde Çerkesleri de etkilemektedir. Ancak bu gelişmeler ne ölçüde takip edilmekte ve ne kadar Çerkes perspektifiyle tartışılmaktadır?

Şu bir gerçek ki Çerkeslerin karşı karşıya olduğu meseleler artık yalnızca kültürel değil, doğrudan siyasaldır. Vatana dönüş, vatan-diaspora ilişkileri, vatan ve diasporanın geleceği gibi başlıklar; güçlü bir politik bilinç ve uzun vadeli bir strateji olmadan yönetilemez.

Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, soyut temenniler ya da günü kurtarmaya dönük refleksler değil; toplumsal bir uyanış ve bunun kurumsal karşılığını üretebilecek yeni bir siyasal akıldır. Çerkes toplumunun, yaşanan her krizde yeniden savrulmak yerine, bu krizleri okuyabilen ve ortak bir gelecek perspektifi geliştirebilen bir bilinç düzeyine ulaşması zorunludur. Bu da ancak Çerkes kimliğini yalnızca kültürel bir aidiyet olarak değil, tarihsel ve siyasal bir sorumluluk alanı olarak kavrayan bir toplumsal duruşla mümkündür.

Bu sürecin merkezinde genç kuşaklar yer almalıdır. Kendini yalnızca yaşadığı ülkenin vatandaşı ya da “Çerkes kökenli” bir birey olarak değil; dünyaya Çerkes kimliğiyle bakabilen, Çerkesya’yı bir vatan olarak içselleştiren, kolektif sorumluluk bilinci taşıyan bir gençliğin yetiştirilmesi hayati önemdedir. Eğitimden dile, tarih bilincinden siyasal okuryazarlığa kadar uzanan bütüncül bir yaklaşım geliştirilmeden, kurumsal yapılardan kalıcı bir dönüşüm beklemek gerçekçi değildir.

Bu bağlamda mevcut kurumların da kendilerini yeniden değerlendirmesi kaçınılmazdır. Kapalı, dar kadrocu ve eleştiriye mesafeli yönetim anlayışları, değişen dünya koşullarında Çerkes toplumunun ihtiyaçlarına yanıt üretmekte yetersiz kalmaktadır. Sorun yalnızca yönetim biçimi değil; bu yapıların Çerkes toplumuna uzun vadeli bir siyasal ve toplumsal hedef sunamamasıdır. Kurumlarımız çoğu zaman günü kurtaran reflekslerle hareket etmekte, krizleri yönetmek yerine ertelemeyi tercih etmektedir. Burada mesele, mevcut kurumları tasfiye etmek değil; onları demokratik, katılımcı ve şeffaf bir yapıya zorlayacak toplumsal bir iradenin ortaya çıkmasıdır. Aynı zamanda, ihtiyaca göre mevcut kurumlara alternatif olma iddiası taşımayan; fakat onları tamamlayan, düşünce üreten, gençleri ve farklı görüşleri bir araya getiren yeni örgütlenme biçimlerinin de geliştirilmesi gerekmektedir.

Bu tür yapılar, kriz anlarında refleks üretmenin ötesine geçerek; uzun vadeli stratejiler geliştirebilen, dünya siyasetini Çerkes perspektifiyle okuyabilen ve ortak akıl üretebilen zeminler olmalıdır. Farklı ülkelerde yaşayan Çerkesleri ortak bir siyasal dil etrafında buluşturmak, ancak bu tür esnek ama ilkeli yapılarla mümkün olabilir.

Sonuç olarak, Suriye savaşı yalnızca bir coğrafyanın değil, Çerkes toplumunun da  bir kez daha hazırlıksızlığını ve vizyon eksikliğini açığa çıkarmıştır. Bu durum bir kader değil, açık bir uyarıdır. Çerkeslerin geleceği, başkalarının ajandalarına eklemlenerek değil; kendi kimliğine, tarihine ve çıkarlarına dayalı bir siyasal bilinç geliştirebilmesiyle şekillenecektir. Yeni bir gelecek, ancak cesur bir zihniyet dönüşümü, güçlü bir toplumsal uyanış ve bu uyanışı taşıyacak yeni kuşaklarla mümkün olabilir.

Hakhu Nart
28.01.2026

  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks