14 Mart Ve Çerkes Dilinin Geleceği: Bir Varoluş Mücadelesi

#12961 Ekleme Tarihi 15/03/2026 02:52:20

Her yıl 14 Mart, Çerkes halkı için dilin önemini hatırlatan özel bir gün olarak kutlanır. Bu tarih, 14 Mart 1853'te Bersey Wumar'ın Tiflis'te yayımladığı “Çerkes dili alfabesi” kitabı "Букварь черкесского языка"nın anısına seçilmiştir. 2000 yılında Adığeya Cumhuriyeti bu günü resmi olarak "Çerkes Dili ve Yazımı Günü" ilan etmiş, 2003 yılında ise Dünya Çerkes Birliği 14 Mart'ı tüm dünyadaki Çerkesler için ortak bir dil bayramı ve farkındalık günü olarak kabul etmiştir.

Dil, bir halkın yalnızca iletişim aracı değildir; tarihini, kültürünü, hafızasını ve kimliğini taşıyan en önemli unsurdur. Bu nedenle Çerkes dili meselesi sadece kültürel değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir meseledir. Bundan dolayı 14 Mart özelinde Çerkesçenin hem vatanda hem de diasporada karşı karşıya kaldığı sessiz tehlike, halkımız için politik ve toplumsal bir seferberlik gerektirmektedir.

Konuya ilk olarak diaspora özelinde bakmak gerekirse şu açık ki Türkiye başta olmak üzere birçok diaspora ülkesinde belli bir yaşın altındaki kuşakların önemli bir kısmı artık Çerkesçeyi aktif bir şekilde konuşamamaktadır.

Geçmişte Çerkesler büyük ölçüde köylerde ve görece kapalı topluluklar içinde yaşamaktaydı. Bu kapalı sosyal yapı, dilin doğal bir iletişim dili olarak korunmasını sağladı. Ancak zaman içinde ekonomik, sosyal ve eğitim gibi nedenlerle Çerkesler de diğer toplumlar gibi büyük ölçüde şehirlere göç etti. Şehirleşme ile birlikte Çerkesçe günlük hayatın iletişim dili olmaktan çıkmaya başladı.

Şehirlerde faaliyet gösteren derneklerimiz ve federasyonlarımız, Çerkes toplumu için önemli kültürel merkezler olarak ortaya çıktı. Ancak zaman içinde bu kurumlarımız dilin korunması için gerekli olan o dinamik, ısrarcı ve üretken mücadeleyi ortaya koymakta yetersiz kaldılar.

Türkiye'de ortaokullarda "Yaşayan Diller ve Lehçeler" kapsamında haftada iki saat seçmeli Çerkesçe dersi verilmektedir. Ayrıca Düzce Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi bünyesinde Çerkes Dili ve Edebiyatı bölümleri bulunmaktadır. Bunlar son derece önemli kazanımlardır. Ancak haftada iki saatlik dersle bir dilin güçlü biçimde aktarılması mümkün değildir. Aynı şekilde bu üniversitelerdeki bölümlerden mezun olan gençler için yeterli mesleki alanların oluşmaması da dilin diasporada akademik gelişimini sınırlayan önemli bir sorundur.

Diasporada dilin korunması yalnızca toplumsal çabalarla sürdürülebilecek bir süreç değildir. Devletlerin de bu konuda özel politikalar geliştirmesi gerekir. Aksi halde Çerkesçenin diasporada uzun vadede yaşaması giderek zorlaşacaktır.

Dilin vatan boyutuna baktığımızda Çerkesçe bugün Rusya Federasyonu'na bağlı Adığeya Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti anayasalarında Rusça ile beraber resmî dil statüsüne sahiptir. Ancak pratikte durum hiç de öyle değildir.

Eğitim alanında geçmişe kıyasla önemli bir gerileme yaşanmıştır. Sovyet döneminde belirli sınıflara kadar bazı derslerin anadilde verildiği bilinmektedir. Günümüzde ise Çerkesçe devlet okullarında yalnızca seçmeli ders konumundadır ve haftada birkaç saat ile sınırlıdır.

Cumhuriyetlerde devlet kurumlarında Çerkesçe konuşulmasını ve kullanılmasını yasaklayan bir düzenleme yoktur. Buna rağmen Çerkesçenin kamusal alandaki görünürlüğü oldukça sınırlıdır. Bir resmî kuruma, okula veya üniversiteye girdiğinizde karşılaştığınız manzara, dilin statüsüne dair acı bir gerçeği fısıldar: Kapı girişindeki tek bir Çerkesçe tabela dışında, içerideki tüm bilgilendirme yazıları, yönlendirmeler ve duyurular neredeyse tamamen Rusçadır. Buradaki temel sorun Rusçanın varlığı değil, Çerkesçenin kamusal alanda bilinçli bir "görünmezliğe" mahkûm edilmesidir. Sokak tabelalarından trafik levhalarına, resmî bina koridorlarındaki yönlendirmelerden odalardaki bilgilendirme levhalarına kadar her şeyin tek dilli olması, Çerkesçenin "resmî dil" statüsünü sadece kâğıt üzerinde bırakmaktadır.

Bugün “Rusya 1” ve “Rusya 24” gibi Rusya Federasyonu devlet televizyon kanalları bünyesinde yerel dilde yapılan yayınlar olması güzeldir ama bu çok kısıtlı bir zaman dilimine hapsedilmiştir.


Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde Balkarca, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde ise Karaçayca da resmî diller arasındadır. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde ayrıca Nogayca ve Abazaca da resmî dil statüsüne sahiptir. Çerkesçe için olması gerekenler bu diller için de geçerli olmalıdır.

1 Mart 2026 itibarıyla Rusya Federasyonu'nda yürürlüğe giren ve kamuoyunda gayriresmî olarak "Rus Dilini Koruma Yasası" olarak bilinen düzenleme, kamusal alandaki dil hiyerarşisini yeniden şekillendirmiştir. Bu yasa; mağaza tabelalarından kamu kurumlarındaki yönlendirmelere, reklam duyurularından dijital platformlara kadar halka açık her türlü bilgilendirme aracının Rusça olmasını zorunlu kılmaktadır. Rusça gibi dünya çapında milyonlarca konuşanı olan güçlü bir dilin bile "korunması" için böylesine katı ve zorunlu kurallar getirilmesi, yerel dillerin geleceği adına ciddi bir soru işareti yaratmaktadır.

Düzenleme, Federasyona bağlı cumhuriyetlerin devlet dillerinin Rusça ile birlikte kullanılmasına engel teşkil etmese de bu kullanımı "zorunlu" kılmayarak ucu açık bir keyfiyete bırakmaktadır. Moskova'nın Rusçayı "korumak için" attığı bu devasa adımın yanında yerel dilleri sadece "gönüllülük" esasına mahkûm etmesi, yerel dillerin korunması konusundaki samimiyetini tartışmaya açmaktadır. Eğer Rusça gibi milyonlarca konuşanı olan bir dilin korunmaya ihtiyacı varsa, asıl varoluş mücadelesi veren Çerkesçe gibi dillerin çok daha katı koruma kalkanlarına ve zorunluluklara ihtiyacı olduğu aşikârdır.

Bu noktada federal merkezin "engel koymayan ama destek de üretmeyen" pasif tutumu, sorumluluğu tamamen cumhuriyet yönetimlerinin omuzlarına yüklemektedir. Rusya Federasyonu genelinde Rusçanın kamusal görünürlüğünü korumak için getirilen o katı zorunluluklar, kendi cumhuriyetlerimizde Çerkesçe (ve diğer resmî diller) için de acilen hayata geçirilmelidir. Eğer dilimizi sadece evlerin içine hapsolmaktan kurtarmak istiyorsak; sokaklardaki levhalardan devlet dairelerindeki evraklara kadar her noktada Çerkesçeyi "isteğe bağlı" bir seçenek olmaktan çıkarıp, Rusça ile aynı görsel ve hukuki ağırlığa sahip bir zorunluluk haline getirmeliyiz. Moskova'nın bıraktığı bu boşluk, yerel yasalarla doldurulmadığı sürece, dilimizin kamusal alandaki silinişi sadece bir zaman meselesi olacaktır.

Halk nezdinde baktığımızda Maykop, Nalçik ve Çerkessk gibi görece büyük şehirlerde yeni neslin günlük yaşamında hâkim dil büyük ölçüde Rusçadır. Sokakta, ticarette ve kamusal iletişimde Rusça açık biçimde daha görünürdür. Buna karşılık daha küçük yerleşim yerlerinde ve köylerde Çerkesçe hâlâ güçlü bir şekilde yaşamaktadır. Bu durum dil için hâlâ önemli bir potansiyelin var olduğunu göstermektedir.

Son yıllarda vatanda Çerkesçenin görünürlüğünü artıran yeni gelişmeler de yaşanmaktadır. Sosyal medya platformlarında Çerkesçe içerik üreten genç fenomenler ve içerik üreticileri, film dublajları dili yeni kuşaklar için daha görünür ve daha çekici hale getirmektedir. Bu dijital alan, özellikle gençler arasında dilin yeniden kullanımını teşvik eden önemli bir mecra haline gelmiştir.

Bununla birlikte bazı şehirlerde özel Çerkesçe dil eğitim merkezleri de faaliyet göstermektedir. Bu merkezler, dil öğrenmek isteyen gençler ve yetişkinler için alternatif bir eğitim alanı sunmakta ve dilin yeniden öğrenilmesine katkı sağlamaktadır. Bu tür girişimler, dilin yalnızca akademik veya folklorik bir alanla sınırlı kalmaması açısından önemli bir umut kaynağıdır. Ancak bunlar devlet desteği olmadan hep yarım kalmaktadır.

Bir dilin yaşaması için öncelikle kesinlikle devlet tarafından kanunlar ile koruma altına alınması gerekmektedir. Tabii ki bu yasalar yazılı halde kalmamalı, uygulanmaları için denetim mekanizmaları ve müeyyideler oluşturulmalıdır.

Bunun için birkaç temel unsur gereklidir:

Birincisi, yasal güvence ve siyasi iradedir. Bir dilin geleceği, onu yalnızca "koruma altına alan" değil, kamusal hayatta "var olmasını zorunlu kılan" yasalarla mümkündür. Tabelalarda, eğitimde ve resmî yazışmalarda Çerkesçenin Rusça ile eşit statüde kullanımı, yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakılmamalı; aksine bu federal yönetim tarafından, uygulanması gereken bir yasal zorunluluk haline getirilmelidir.

İkincisi, eğitimde süreklilik ve derinliktir. Haftada birkaç saatlik seçmeli dersler, bir dili yaşatmaya yetmez. Dilin, okul öncesinden yüksek öğretime kadar kademeli ve kapsamlı bir müfredatla, sadece öğretilen bir ders değil, fen, matematik gibi diğer derslerin de öğretim aracı haline geldiği bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. Üniversite bölümlerinden mezun olan gençlere, akademisyen, öğretmen veya içerik üreticisi olabilecekleri istihdam alanları yaratılmalıdır.

Üçüncüsü, günlük hayatta görünürlük ve prestijdir. Dil, ancak konuşulduğu, yazıldığı, duyulduğu ve "işe yaradığı" zaman yaşar. Bu nedenle dijital platformlardaki içerik üreticilerinin, sanatçıların, fenomenlerin dili kullanması desteklenmeli; şehir meydanlarından sosyal medyaya, ticaretten kültür-sanata kadar hayatın her alanında Çerkesçenin görünürlüğü artırılmalıdır. Dilin sadece folklorik bir unsur değil, modern hayatın da bir parçası olduğu hissettirilmelidir.

Dördüncüsü ise, diaspora ve vatan arasında sağlam bir köprü kurmaktır. Vatanda dil eğitim ve öğretimi ile ilgili tüm gelişmeler, edebî eserler ve dijital içerikler diaspora ile paylaşılmalı; diasporanın ihtiyaçları ve deneyimleri de vatandaki dil politikalarına ışık tutmalıdır. Ortak bir alfabe, ortak bir iletişim dili ve ortak bir kültürel havuz oluşturmak, dilin her iki yakada da güçlenmesini sağlayacaktır.

Sonuç olarak Çerkesçe bugün hem diasporada hem de vatanda kritik bir eşiktedir. Ancak hâlâ güçlü bir potansiyel ve canlı bir kültürel irade vardır.

İşte bu yüzden 14 Mart, sadece bir kutlama ya da hatırlama günü değil; Çerkes halkının "ben varım" dediği, diline ve geleceğine sahip çıkma kararlılığını tüm dünyaya haykırdığı günlerden biri olmalıdır. Dil yaşarsa kültür yaşar, kültür yaşarsa halk yaşar. Çerkesçenin geleceği ise onu konuşan, öğreten, seven ve kamusal hayatta görünür kılan her bir ferdin ortak iradesine bağlıdır. Bu iradeyi büyütmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.

Hakhu Nart
15.03.2026

  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks