
Kurtuluş Savaşında Kendini Arayan Bir Topluluk: Çerkesler
Veronika Tsibenko*
1. Giriş
Britanya ve Osmanlı İmparatorlukları arasında Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasını müteakiben İstanbul, Britanya Ordusunca işgal edilmiş ve böylelikle de Osmanlı İmparatorluğu’nun yaklaşık beş yıl sürecek olan fiili işgaline girişilmiş bulunulmaktaydı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun istikbaline ilişkin farklı tasarılar, 1918’in Ocak ayında başlayan Paris Barış Konferansı’nda eş zamanlı olarak dile getirilmiştir. İtalya ve Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları üzerindeki iddialarını, konferansın başlangıcından kısa bir süre önce beyan etmişlerdir. Bu taleplerden ayrı olarak, Antik Yunan devrindeki Pontus Devleti’nin Yunanistan’ın garantörlüğü altında yeniden kurulmasına yönelik bir tez içeren Yunan tarafının muhtırası da konferans esnasında gündeme gelen bir konuyu teşkil etmektedir1. Ermeni delegeler Büyük Britanya, Fransa yahut ABD mandası altında olacak bir şekilde kendi ulus devletlerinin talebinde bulunurlarken2, Süryaniler ise Fransa mandası altında olacak bir şekilde bir Süryani-Keldani Devleti’nin kurulması talebini dile getirmişlerdir (Donef, 2017: 228-229).
Karara bağlanan ilk mesele, İstanbul’un imparatorluğun bünyesinden kopartılması ve imparatorluğun külli olarak parçalanması olmuştur. İtilaf devletleri, mandasının ABD’ye verileceği, uluslararası bir statüye sahip olacak bir “Konstantinopolis Devleti’nin” kurulabileceğini münazara etmişlerdir3. Fakat bu fikir, Türkiye’yi ikinci Mısır’a; İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını ise ikinci Cebelitarık Boğazına dönüştürerek, İngiliz kolonileri ve yarı kolonileri için Hindistan’dan İstanbul Boğazı’na dek uzanan sorunsuz bir kuşak meydana getirmeye girişen Büyük Britanya için pek tatmin edici değildi.
Antant ülkelerinin desteğiyle iktidarını koruyabilmiş olan Sultan VI. Mehmed, Britanya Başbakanı Lloyd George’nin ifadesine göre (1937), her halükârda devletin bağımsızlığının ve kendi tahtının korunması arzusundaydı (140-141). Sultan’ın bu yaklaşımından istifade eden Büyük Britanya, 12 Eylül 1919’da Osmanlı İmparatorluğuyla, Britanya mandası altına girmesi şartıyla hilafet makamının başkent İstanbul’da varlığını sürdürmesini, devletin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti altına alan bir gizli anlaşma akdetti4.
Kafkasya’nın Rusya İmparatorluğu tarafından ilhak edilişini kabullenmeyerek, güvenlik ve yeni bir yaşam arayışı içerisinde XIX. asırda Osmanlı İmparatorluğu’na hareket eden Kuzey Kafkasya mültecileri olan Çerkesler, bahsedilen bu olaylar zincirinde nasıl bir rol oynamışlardır? Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Çerkesler artık, kendi sosyal teşkilatları, okulları, gazeteleri olan, Osmanlı siyasi ve askeri elitleri arasında mensupları da bulunan birkaç yüz bin kişilik nüfusuyla büyük bir diasporayı teşkil etmekteydiler.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yeni düzende Çerkeslerin kendilerini arayışları, Türk devletinin kendini yeniden yapılandırma süreciyle eş zamanlı cereyan etmiştir ve arayış işgalcilere karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde Osmanlı İmparatorluğunun çekirdeğini teşkil eden toprakların müdafaasından, hem Kafkasya’da hem de Anadolu’da olmak üzere kendi müstakilliklerinin inşası gibi farklı şekillerde tezahür etmiştir. Zikrolunan bu süreçler çalışmamızda, devrin basın-yayın organları ve hatırat türündeki kaynaklardan istifade olunarak ele alınacaktır.
* Doç. Dr., Güney Federal Üniversitesi (Rusya, Rostov-na-Donu); Disiplinlerarası Beşerî Bilimler Araştırma Merkezi (DBBAM) Direktörü. E-mail: tsibenkovv@sfedu.ru.
1 L’Etat du Sud-Ouest du Caucase Publié par le Comité Central pour la Défense des Intérêts de la Population du Sud-Ouest du Caucase. Batoum: Imprimerie H. Chmaïvsky, 1919.
2 Evening Mail. 1 January 1919. Р. 3.
3 L’Écho de Paris. 17 Mai 1919. Р. 1.
4 Salahi Ramazan Sonyel, konuya ilişkin bir araştırmasında uydurma olduğu kanısıyla böyle bir belgenin gerçekte olup olmadığına şüpheyle yaklaşmaktadır (1970). Fakat yine de Büyük Britanya’nın mezkur devirde Osmanlı İmparatorluğuna yönelik böyle bir politika takip ettiği hususunda hemfikirdir.
2. Mütareke Yılları İstanbul’unda Çerkesler
Mütareke yılları İstanbul’unda Çerkesler, Britanya işgal kuvvetlerinin idarecileriyle olan karşılıklı ilişkilerinde zorlu bir tercih yapmak durumunda kalmışlardır. Yüksek mercilerde bulunan Çerkes kökenli Osmanlı bürokratlarının ve “İttihat ve Terakki Fırkası” ile iltisaklı Çerkes ileri gelenlerinin çoğu, işgal kuvvetlerince başlatılmış olan “İttihatçılık” kovuşturması çerçevesinde hükümlü kılınmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu tarafını temsilen Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayan Hüseyin Rauf, İttihat ve Terakki Fırkası’nın kurucularından Mehmed Reşit, özünde yine ittihatçı olan Teceddüd Fırkası’nın kurucularından ve yine bu fırkanın ikinci başkanı olan eski mebus İsmail Hakkı (Canbulat), Şimali Kafkasya Cemiyet-i Siyasiyesi üyeleri ve idarecilerinden Meclis-i Mebusan üyeleri Hüseyin Tosun ve Hüseyin Kadri de aralarında olmak üzere hükümlü kılınanların bir kısmı, bir Britanya kolonisi olan Malta’ya sürgün edilmişlerdir (Tunaya, 1986: 92-93; Berzeg, 2004: 124-125; Butbay, 1993: 7).
Değişen şartlar altında cemiyet üyelerinin ne derece temkinli davrandıkları, Ermenileri kitlesel olarak katletmek suçlamasıyla tutuklanan Mehmed Reşid’in hatıratında gözlemlenebilmektedir. Mehmed Reşid günlüklerinde, yüksek mercilerdeki Çerkes ileri gelenlerinden Yusuf İzzet Paşa ve Bekir Sami gibi eski dostlarını, kendisini bir kez dahi hapisteyken ziyarete gelmemeleri sebebiyle korkaklıkla itham etmektedir. Buna mukabil, en iyi dostu olan ve tutukluluğunun üzerinden iki buçuk ay geçtikten sonra 5'er dakikalık olmak üzere toplamda 3 defa yaptığı ziyaretleriyle kendisini onurlandıran Hüseyin Tosun’dan bahsetmektedir (Reşid, 1993: 96-97).
Britanya güçleri, İstanbul’daki Çerkes teşkilatlarının ileri gelenlerinin Paris Barış Konferansı’na kendi temsilcilerini gönderme taleplerini geri çevirmişlerdir (Çoçiev, 2014a: 107-108) fakat Osmanlı Çerkesleri, Birleşik Kafkasya Konfederasyon Birliği fikrinde direten Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Resmi Delegasyonu’nun çalışmalarına münferit olarak katılım sağlamışlardır (Berzeg, 2004: 17-18; Vaçagaev, 2018: 96-97). Abhazya ve Osetya delegasyonlarıyla Paris’te müşterek bir paydada buluşamayan ve onlarla çekişme içerisinde olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Delegasyonu, konferansın ilk oturumunda yine de ABD Başkanı Wilson’un desteğini almıştır fakat ABD’de iç siyasi vaziyetin değişmesi ve ABD’nin konferanstan çekilmesiyle birlikte kuvvetli bir himayeden mahrum kalmak durumuna düşmüştür (Vaçagaev, 2018: 97, 105).
Bu gelişmeler neticesinde Çerkes ileri gelenleri, bu sefer İstanbul’daki Britanyalı mercilerle iletişim kurmak teşebbüsünde bulunmuşlardır. 1918’in Kasım’ında Kuzey Kafkasya Siyasi Cemiyeti idarecilerinden Fuad Paşa ile vakti zamanında Prens Sabahaddin’in Britanya lehtarı adem-i merkeziyetçi hareketinin parlak simalarından olup ve bu esnada henüz tutuklanmamış olan Hüseyin Tosun, Britanya işgal kuvvetleriyle müzakerelere girişmişler ve yardım talebinde bulunmuşlardır (Çoçiev, 2014b: 30-32). Cemiyet, Türkiye'deki Şimali Kafkasya Siyasi Muhacirler Komitesi ile müşterek olarak Britanya Hükümeti’ne hitaben, Fuad Paşa’nın başında bulunduğu delegasyon tarafından Yüksek Komiserliğe teslim edilen ve içeriğinde, İngiliz himayesinde olacak bir şekilde Karadeniz’den Hazar Denizi’ne dek uzanan bağımsız bir Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kurulması için Büyük Britanya’nın yardımının rica edildiği bir arzuhal kaleme almıştır. Bu başvuru, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Richard Webb tarafından desteklenmiş ve Britanya Hükümeti üyelerince de incelenmiştir fakat İngiliz Hariciyesi’ne bağlı Savaş ve Propaganda Bürosu’ndan Arnold Toynbee’nin uzman görüşünde eleştirilmiştir (Çoçiev, 2014a: 107-108).
İttihatçılarla iltisaklı Çerkeslere yönelik olumsuz gelişmeler, Çerkes idarecilerini cemiyetin adını “Şimalî Kafkasya Cemiyet-i Hayriyesi” şeklinde değiştirmeye sevk etmiş (Butbay, 1993: 7; Berzeg, 2004: 6-7) fakat bu da cemiyetin kapatılmasının önüne geçmeye kâfi gelmemiştir. Bu olay üzerine cemiyetin üyelerinden Mustafa Şahin, şu kaydı düşmüştür: “Çok geçmeden öğrendik ki İstanbul Hükümeti bizi İttihat ve Terakki Fırkası’nın biçim değiştirmiş bir hali olarak ve bu fırkanın propagandacıları olarak görüyormuş, İngiliz polisi tarafından bu aynen böyle ifade edildi. Gel gör ki hükümet böyle düşünmekte bir ölçüde haklı da.” (Butbay, 1993: 7). Cemiyet, bağış sandıkları mühürlenerek ve tüm yazışmalarına el konularak 21 Haziran 1919’da Britanya güçlerince kapatılmıştır (Güsar, 1975: 36; Berzeg, 2004: 124; Butbay, 1993: 6).
Britanya işgal kuvvetleri, cemiyeti kapattıktan sonra İngiliz yanlısı bir tutuma sahip yeni cemiyetlerin teşkilatlandırılmasıyla ilgilenmişlerdir. Bilhassa bu hususta, Kafkas Teali Cemiyeti’nin İstanbul’da 1920 Eylülü’nde kurulduğunu zikretmekte fayda vardır. Bu cemiyetin idaresini üstlenen kişi olarak ise karşımıza İslam ilimleri âlimi Abdülfettah Efendi çıkmaktadır ki kendisi 1919 Şubatı’nda kurulan ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası’yla bağlantılı, dini-siyasi bir teşkilat olan Müderrisin Cemiyeti’nin de kurucularından biridir. Müderrisin Cemiyeti, Kasım ayında artık Teal-i İslam Cemiyeti adını alarak Büyük Britanya lehine propaganda faaliyetlerine girişmiştir (Gurulkan, 2000). Bilhassa bu hususta, cemiyetin Anadolu ahalisinden, İstanbul’un Müslümanların elinden alınmaması için “İngilizleri öfkelendirecek” bir mahiyete sahip herhangi bir eylemde bulunmamalarını rica ettiği zikrolunabilir. Cemiyetin, Kuva-yı Milliye hareketine karşı ayaklanma çağrıları ve Sultan’ın, Halife’nin ve İslam’ın birliğinden yana olma davetleri, Anadolu köylerine Yunan uçaklarıyla havadan; Britanya yanlısı teşkilatların Anadolu’daki şubeleri aracılığıyla ise karadan dağıtılmıştır (Tunaya, 1986: 392; Tunç, 2019: 23; Akandere, 1999: 447).
İstanbul’da 1921 yılında bir Çerkes teşkilatı daha kurulmuştur. “Dörtlü Kafkasya Cumhuriyeti Birliği Bürosu” adını taşıyan ve Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti temsil eden bu teşkilat, Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin yerini almış olup, Kafkasya cumhuriyetlerinin Paris’teki heyetleri tarafından finanse edilmiştir5. Bu söz konusu Büro, öncelikle Kafkasya ahalisini bilgilendirmeyi gaye edinmiş olup, “Kafkasya konfederasyonu fikrinin her yönüyle aydınlatılmasına ve popülerleştirilmesine fayda sağlayacak” ve Bolşevik karşıtı bir hava yaratarak, müstakillik fikrini kuvvetlendirecek “Gürcistan için Gürcüce, Ermenistan için Ermenice, Azerbaycan için Türkçe, Kuzey Kafkasya için Rusça olacak bir şekilde dört dilde özel haber bültenleri veya derlemeleri” şeklinde yayınlar yapmayı planlamaktaydı6. 1922’ye dek varlığını sürdüren Büro’nun, bu tarihten sonra teşkilatlı bir faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir ize rastlanılmamaktadır.
5 Gosudarstvennyy arkhiv Rossiyskoy Federatsii (GARF) [Rusya Federasyonu Devlet Arşivi]. F. 6144. Op.1. D. 4. L. 1.
6 GARF. F. 6144. Op.1. D. 4. L. 2-3.
3. Kuva-yı Milliye Hareketindeki Çerkesler
Osmanlı İmparatorluğu topraklarının işgaline ve devletin çöküş tehlikesiyle yüz yüze gelmesine karşı bir tepki olarak Anadolu’da ortaya çıkan Kuva-yı Milliye Hareketi, içerisinde hatırı sayılır oranda bir Çerkes bileşeni de bulunduruyordu. Kuva-yı Milliye Hareketi’nin oluşum sürecinde Mustafa Kemal, teşkilatları lağvedilmiş ve Anadolu’ya geçmiş olan İttihatçı muhalefetin üzerine eğilirken (Kireev, 2007: 120-121), öne çıkan Çerkes kökenli simalardan kimileri, en yakın silah arkadaşları arasında yer almıştır. Osmanlı birliklerini kumanda eden çok sayıda Çerkes kökenli askeri sima, Anadolu’daki faaliyetlerinin başlangıcında Mustafa Kemal’in yanında yer almışlardır. İzzet Paşa, Bekir Sami ve Rauf Bey gibi Mustafa Kemal’in silah arkadaşları arasında yer alan bu simalar, önceki yıllarda Osmanlı İmparatorluğundaki Çerkes cemiyetlerinin faaliyetlerinde aktif rol oynamışlardır. Hatta bu cemiyetlerdeki icraatları sebebiyle Bekir Sami’nin “Çerkesçi” olarak anıldığı bilinmektedir (Karabekir, 1960: 495).
Mustafa Kemal’in ardından gizlice Anadolu’ya geçen Hüseyin Rauf Bey, bu eyleminden evvel İstanbul’da Çerkesleri bir araya toplayarak silahlı bir direniş başlatmanın imkanları ve Anadolu’daki Kuva-yı Milliye Hareketi ile haberleşmenin tesis edilmesi gibi meseleleri münazara etmiştir (Ünal, 1996: 16; Yelbaşı, 2019: 52). Emrah Cilasun’un tespitine göre bu toplantıda bulunan Çerkesler, Anadolu’da Mustafa Kemal’in idaresi altında bulunan hareketin merkezi tarafından geliştirilmiş bir plana göre eylemlerini gerçekleştiren ve yine bir merkez tarafından yönlendirilen bir “hücre” yapılanmasını teşkil etmekteydiler. Bu hücre, Ege Bölgesi ve Trakya’da, buralarda yaşayan Çerkeslere dayanarak işgal kuvvetlerine karşı silahlı bir direniş organize etmeyi planlamaktaydı (Cilasun, 2006: 36-37).
Paris Barış Konferansı’nın Yunanistan’a hak tanıması üzerine ise artık 1919 Mayıs’ının ikinci haftası itibariyle Yunan işgali başlamıştır. Yunan birliklerin Anadolu kıyılarına hareketleri esnasında Büyük Britanya, Fransa ve ABD harp gemileri refakatçileri olmuştur (Kireev, 2007: 119). Yunan işgali başlamazdan evvel kısa bir süre önce malumat edinen İtalyanlar da yapılan gizli anlaşmaya göre İtalya’ya vadedilen Güneybatı Anadolu bölgesine ivedilikle birlik çıkartmaya girişmişlerdir.
Bu esnada İstanbul’daki Osmanlı hükümeti ise orduya ve ahaliye, işgal kuvvetlerine karşı direniş göstermeyi yasaklamış olup, imparatorluğun toprak bütünlüğünün korunmasına mukabil Büyük Britanya ile yapılan ittifak hakkında kapsamlı bir propaganda faaliyetine girişmiştir (Şamsutdinov, 1966: 22). Fakat ittifakın fiiliyattaki karşılığı, Türkiye’nin yeni bir Britanya kolonisine dönüştürülmesinden başka bir şey değildi.
Bu duruma tepki olarak Anadolu’da, başında Mustafa Kemal’in ve onun Çerkes kökenli silah arkadaşlarının bulunduğu kurtuluş hareketinin teşkilatlandırılmasına girişilmiştir. Yol haritasını çizmek ve takip edilecek stratejiyi belirlemek için Mustafa Kemal ve Kafkasya kökenli Refet Paşa, Rauf ve Ali Fuad Beyler, 1919 yılında Haziran ayının ortalarında Amasya’da, 5. Kafkasya Tümeni komutanı olan Çerkes kökenli Cemil Cihat (Toydemir)’in evinde gizlice bir araya geldiler (Şamsutdinov, 1966: 70; Berzeg, 2004: 6; Ünal, 1996: 42-43). Görüşmenin ardından, ulusun kaderini kurtarmak için kongre yapılmasına karar verildiği ifadesini içeren bir genelge dolaşıma sokuldu (Yazıcı, 2015: 11-12).
Bahsi geçen bu kongre, Temmuz ayında Erzurum’da çok sayıda Çerkes’in katılımıyla icra edilmiştir (Ünal, 1996: 53). Başkan Mustafa Kemal’in vekilleri olarak Rauf ve Bekir Sami Beylerin seçildikleri, Eylül ayındaki Sivas Kongresi’nde ise katılımcılar arasında Çerkeslerin oranı, bir önceki kongreye göre daha da yükselmiştir. 19’uncu asrın ikinci yarısında Uzunyayla ve Sivas bölgelerine gelip yerleşen ve pek çoğu da Kuzey Kafkasyalı olan delegeler hariç tutulduğunda dahi (Ünal, 1996: 60), yeni iktidar organını teşkil eden Heyet-i Temsiliye’nin üyelerinin yaklaşık üçte biri Çerkeslerden oluşmaktaydı (Berzeg, 2004: 6; Ünal, 1996: 57-58, 65, 105). Sonrasında Heyet-i Temsiliye, kendisine tam sadakat ve bağlılığını ifade ettiği Sultan ile temas kurmak için İstanbul’da ikamet eden nüfuzlu Çerkeslerden Fuad ve Abdülkerim Paşalarla yazışmalara geçmiştir. Bu paşaların Sultan üzerindeki nüfuzlarının neticesi olarak da İngiliz muhibbi Damat Ferid Paşa’nın kabinesi, bir süre sonra görevinden uzaklaştırılmış ve yerine Ahmed Rıza’nın kabinesi getirilmiştir (Ünal, 1996: 71, 74). Ardından Heyet-i Temsiliye, Çerkes kökenli Rauf, Kara Vasıf ve Bekir Sami Beylerden oluşan bir delegasyonu İstanbul’a sevk etmiştir (Şamsutdinov, 1966: 90). Yeni kadrosuyla İstanbul’daki meclis, Misak-ı Milli’yi kabul etmiştir. Misak-ı Milli’nin kabul edilmesi için faaliyet yürüten 11 üyeden oluşan meclis komisyonu, bünyesinde İbrahim Süreyya ve Ömer Mümtaz gibi iki Çerkes de bulundurmaktaydı. Sadrazam, Çerkes kökenli Salih (Karzeg) Paşa olurken, Evkaf Nazırlığı makamını da yine Çerkes kökenli Ömer Hulusi Bey üstlenmiştir (Ünal, 1996: 107-109).
Meclis-i Mebusan’ın feshedilmesinin ardından, Sultan’ın iktidarını gayri meşru ilan eden Ankara’daki Büyük Millet Meclisi, İstanbul’dan gelen 92 mebusun katılımıyla açılmıştır. Çerkes kökenli mebuslar, bu meclisin yaklaşık %20sini teşkil ederken, Geçici Hükümet’in ise üçte biri yine Çerkeslerden oluşmaktaydı ve Hariciye Nazırlığı (Bekir Sami) ile Maliye Nazırlığı (Hakkı Behiç) makamlarının daimi olarak Çerkesler tarafından üstlenildiği görülmektedir (Ünal, 1996: 120-121; Şamsutdinov, 1966: 110).
4. Erken dönem Türk Diplomasisinde Çerkesler
Yeni hükümetin, yabancı ülkelerle başlattığı ilişkilerinin seyrinde Çerkesler, doğrudan bir rol oynamışlardır. En başta, daha Sivas Kongresi’nin yapıldığı günlerde Kuva-yı Milliye Hareketi’nin öncü isimleri, Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünün korunması durumunda ülkenin Amerikan mandasına girebileceğini gibi bir seçeneği ciddi olarak münakaşa etmişlerdir. Manda rejiminin tesis edilmesine hangi durumların imkân tanıdığı, mandanın, “çağdaş dünyanın zorlu şartlarına” kendiliğinden ayak uyduramayan halkların gelişimi ve refahı için “medeniyetin kutsal bir misyonu” ifadeleriyle tanımlandığı 28 Haziran 1919 tarihli Versay Barış Anlaşması’nda izah olunmuştu7.
Anlaşmanın 22. maddesinde “Önceden Osmanlı İmparatorluğuna tâbi olan bazı cemiyetlerin ulaştıkları gelişmişlik seviyesi göz önünde bulundurulduğunda, bu cemiyetler, kendi kendilerini idare edebilecekleri vakte dek onların idarelerini üstlenecek Manda’nın yardımı ve danışmanlığını kabul etmeleri şartıyla geçici olarak bağımsız milletler olarak tanınabilirler” ifadelerine yer verilmiştir. Mandanın seçimi meselesinde ise cemiyetlerin kendi görüşleri hususi bir önem taşımaktaydı ki bilhassa da maddenin bu hususla alakalı olan fıkrası, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının farklı Avrupalı mandalarca bölünmesi ihtimaline karşı Amerikan mandasını bir karşı önlem olarak değerlendiren görüşün taraftarlarının da üzerinde hayli durduğu bir konu olmuştur.
İstanbul’daki ABD Askeri Komiseri Marc Bristol, 1919 yılının temmuz ayının son günleri itibariyle böyle bir kararın alınması için Osmanlı bürokratları ve Osmanlı fırkalarının temsilcileri arasında çeşitli girişimlerde bulunurken, Amerikan mandasına girmek lehine yapılan propagandayı Kuva-yı Milliye Hareketi mensupları arasından üstlenen kişi ise Çerkes kökenli Bekir Sami Bey olmuştur. Kendisinin sözlerine göre “O şartlar altında, bağımsızlığı ancak iki yahut üç vilayetin sınırları içerisinde elde etmektense, manda idaresinde bulunmak tabii ki daha iyidir. Bence, ulusun verebileceği en iyi karar, belirli bir süreliğine Amerika mandasının tesis edilmesini talep etmek olacaktır” (bk. Şamsutdinov, 1966: 79). 1919 yılı ağustos ayında General Harbord, Anadolu’da Mustafa Kemal ve Rauf Bey ile buluşmuştur (Berzeg, 2004: 149). Rauf Bey, ABD yardımı ve himayesi lehine görüş belirtmişse de mandaya karşı çıkmıştır (Ünal, 1996: 93-99).
Devrinin en ünlü yazarlarından biri olan ve Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucularından Çerkes kökenli Halide Edip, Mustafa Kemal’i Amerikan mandasının gerekliliği hakkında ikna etmeye çalışmıştır. Mustafa Kemal’e yazdığı bir mektubunda şöyle demektedir: “Dış çekimleri ve kuvvetleri uzaklaştırabilecek bir yardımcı bize gerek. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa'dan güçlü bir elde bulabiliriz” (bk. Arabacı, 2007: 286).
Fakat Yudeniç, Denikin ve Kolçak’ın yenilgileri ile birlikte, ABD’nin tarafını tuttuğu Beyaz Hareketin 1919 yılının sonuna doğru dağılması, Amerikan planlarının sonunu getirmiştir (Şamsutdinov, 1966: 40; Vaçagaev, 2018: 155). 1920 yılının Mart ayının başlarında İstanbul’da, Rauf Bey’in bir Amerikan temsilcisiyle yaptığı görüşmede, ABD’nin manda fikrinden vazgeçtiği anlaşılmıştır. Öyle ki görüşmede, kamuoyunda ABD mandasına yönelik yaklaşımı ölçmek için yapılmış anketlerle iştigal eden özel bir komisyonun hazırladığı raporların, basılmamış oldukları dahi ifade edilmiştir (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, 2006: 252).
Bu şartlar altında, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının İtilaf devletleri arasında bölünmesinin başka bir alternatifi görünmemekteydi. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sultan’ın gönderdiği heyet tarafından imzalanan Sevr Anlaşmasına göre, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının büyük bir kısmını yitirirken, bir kısmı Yunanistan ve Ermenistan’ın eline geçmiş, bir kısmı ise Büyük Britanya ve Fransa devletlerinin mandası altına girmiştir8. Kürdistan’a ise, oldukça kısa bir süre içerisinde bağımsızlığını elde etmek olanağıyla birlikte otonomluk tanınmıştır. Fakat Ankara hükümeti, Boğazların kontrolünün uluslararası bir idareye geçmesine rağmen İstanbul’u yine de uhdesinde tutan Sultan’ın, Sevr’e giden süreçteki takındığı tavrı hesaba katarak bu anlaşmayı tanımamış ve devletin toprak bütünlüğü için verilen mücadeleyi sürdürmüştür, bunun neticesinde ise Büyük Britanya ile olan ilişkiler daha da gerginleşmiştir.
Uluslararası camiada meydana gelen tüm bu gelişmeler neticesinde Kemalistlerin en tâbi müttefiki, Sovyet Rusya olmuştur. Öyle ki, Sovyet kaynaklarına göre Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’nin açılışının üzerinden daha birkaç gün geçtikten sonra V.İ. Lenin’e hitaben gönderdiği iletisinde diplomatik ilişkilerin tesis edilmesini teklif etmekteydi (Kuznetsova, 1961: 14-15). Yine aynı gün Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’ndeki oturumda, Avrupa’nın Bolşevizm’den korkmasına rağmen Türk-Sovyet taraflarının iş birliği içerisinde olduğu ve Türkiye’nin kaynağı nereden olursa olsun her türlü desteği almaya hazır olduğu ifadeleriyle mebuslara bir konuşma yapmıştır (bk. Borak, 1977: 17-18).
Başında Hariciye Nazırı unvanıyla Bekir Sami Bey’in bulunduğu beş kişilik bir heyet, 1920 yılının Mayıs ayının ilk günlerinde, Sovyet hükümetiyle müzakereleri yürütmek ve amacı askeri işbirliği olan bir dostluk anlaşması hazırlamak üzere Moskova’ya gitmiştir (Cebesoy, 1953: 463). Bekir Sami Bey Moskova’da, Kafkasyalılar ile Kafkasya’dan ve Türkiye’den gelen Çerkeslerle çok sayıda görüşme yapmış, resmi çalışma programının sona ermesinin ardında da Kuzey Kafkasya’da resmi olmayan bir gezide bulunmuştur (Berzeg, 2004: 304).
1920 yılının Kasım ayında ise bu kez Rusya Komünist Partisi tarafından gönderilen Kafkasya-Abhazya Bolşeviklerinden bir grup, Türkiye’ye varmıştır. 1921 Mart’ına dek Anadolu’da bulunan bu heyet, karşılıklı iletişimlerini tesis etmek için geldikleri Türk komünistlerinin haricinde, aralarında Rauf Bey de olmak üzere Osmanlı Çerkesleriyle yakın bağlantılar kurmuşlardır Bu görüşmelerin evvelinde, aynı yılın şubat ayında ise Kafkasya’ya, o esnada kapatılmış olan Kuzey Kafkasya Siyasi Cemiyeti’nin bir delegasyonu sevk edilmiştir (Ibid: 219, 305, 364-365; Butbay, 1993: 9-10).
1921 yılının Şubat ayında, Ankara Hükümeti tarafından Moskova’ya gönderilen yeni heyet ise bünyesinde çok sayıda Çerkes kökenli delege barındırmaktaydı. Heyetin başkanlığını Fuad Paşa üstlenirken, birinci sekreter olarak Aziz Bey, ikinci sekreter olarak Zeki Bey, baş tahsildar olarak Tahsin Rüştü Bey atanmış, Moskova ve Kazan başkonsolosluğu ise Mehmed Fuad (Carim)’e tevdi edilmişti (Ünal, 1996: 122). Yine Çerkes kökenli Bekir Sami (Zaraho) Bey’e ise Kuzey Kafkasya işleri temsilciliği görevi tevdi edilmiştir. Tüm bu atamaların neticesinde Ankara’da, bu Türk delegasyonuna adeta bir “Çerkes komitesi” olarak bakılmaktaydı.
Ankara ve Moskova arasındaki yakınlaşma, Büyük Britanya ile gerçekleşen aleni bir zıtlaşmasının gölgesinde vuku bulmuştur. Fakat Britanya Hükümeti, Kafkasya’ya yönelik Sovyet Rusya’nın ve Türkiye’nin taleplerindeki fikir ayrılıklarından ve ayrıca Kuva-yı Milliye Hareketi mensubu olan Britanya taraftarı Çerkeslerin takındığı tavırlardan kendi amaçları doğrultusunda ustaca istifade etmesini becerebilmiştir. 1920 yılı Şubat ayında Mustafa Kemal’in artık hakkında malumat sahibi olduğu Britanya Planı, Türkiye ve Rusya arasında
bağımsızlıkları ancak formalitede olacak bir şekilde çeşitli Güney Kafkasya Cumhuriyetlerine ek olarak, imkan dahilinde bir de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti gibi devletlerin bir tampon bölge olarak vücuda getirilmesini öngörmekteydi (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, 2006: 192).
Mustafa Kemal, 1920 yılı Şubat ayındaki raporlarından birinde, Kemalistlerin Bolşeviklerle olan iletişiminin önüne geçmek amacıyla Antant ülkelerinin, Kafkasya halklarını bir bariyere dönüştürmeye çalıştıklarına dair tespitini şu notlarla ifade etmektedir: “Eğer Türkiye kuşatılmış bir vaziyete düşerse, o zaman ülkemizin tüm direniş imkanları kökünden baltalanmış olacaktır. Kafkasya’nın Çin Seddi’ne dönüştürülme projesi, doğrudan Türkiye’nin yok edilme projesidir” (bk. Kireev, 2007: 137). İngilizler tarafından servis edilen, Türkiye’nin Büyük Britanya ile Bolşeviklere karşı bir ittifak kurmayı planladığı şeklindeki söylentilere dair Kafkasya ve İran’da bu söylentileri yalanlayan yayınların dolaşıma sokulması talimatını Mustafa Kemal, bizzat kendisi vermiştir ki onun ifadelerine göre önü alınmak istenen bu İngiliz propagandası, Türk devletinin ortadan kaldırılması amacına hizmet etmekteydi (Ibid: 360).
Moskova ve Ankara arasındaki yakınlaşmayı kendi çıkarları için bir tehdit unsuru olarak gören Büyük Britanya, Kemalist Hükümet’e diplomatik bir tavizde bulunmak suretiyle bu yakınlaşmayı sona erdirmeye çalışmıştır. Öyle ki, Bekir Sami Bey’in başkanlığındaki Ankara Delegasyonu, Sovyet Rusya’dan herhangi bir temsilcinin bulunmadığı Londra Barış Konferansı’na (21 Şubat-12 Mart 1921) İstanbul Hükümeti Delegasyonu ile birlikte davet edilmiştir. Sovyet Rusya-Türk ilişkilerinde bir hizip yaratmak denemesi için Çerkes kökenli Bekir Sami Bey’den yana yapılan bahsin, stratejisi açısından doğru bir tercih olduğu görülmektedir.
Azerbaycan Delegasyonu Başkanı olan Topçibaşi ile Londra’daki görüşmesinde Bekir Sami Bey, Bolşeviklere yönelik yaklaşımını şu sözlere açıkça ifade etmiştir: “Bizim yolumuz onlarınkiyle bir değil. Ne Türkiye ne Azerbaycan ne de bir başka Müslüman halk, Bolşeviklerle aynı hisleri taşıyamaz, kendi kaderini onlarınkiyle bir tutamaz. Ve yine dostluk açısından bakacak olursak, bizim onlarla olan dostluğumuz kuvvetli değildir, içerisine bırakılmış olduğumuz zorlukların bir neticesidir. Onlarla yapılacak mücadele kaçınılmazdır fakat bunun vakti şimdi değildir. Vakti geldiğinde, bizim güvenliğimizi temin edecek ve Kafkasya’yı onların yıkıcı nüfuzundan kurtaracak olan o mücadeleye çağrıda bulunmaktan an geri kalmayacağım. Bu, benim için bir şeref meselesidir. Ve eğer Ankara, benim düşüncelerime katılmaz ise vazifeden ayrılacağım, fakat bütün ulusa vazifeden ayrılışımın nedenlerini açıkça izah edeceğim. Fakat şunu anlayınız ki, ulusun çıkarları bu şerre karşı bugün sabretmemizi gerektiriyor ve bizi buna mükellef kılıyor” (Topçibaşi, 2016: 16-17).
Bekir Sami Bey, eş zamanlı olarak Fransız raportörlerine verdiği bir mülakatında, Ankara ve İstanbul hükümetlerinin birleşmeye yakınlaştıklarını, müstakil olarak Hilafet’in restore edileceğini ve liberal kurumların geliştirileceğine dair beyanatlarda bulunmuştur9. Halide Edip’in sözlerine göre Bekir Sami Bey, Londra’da Lloyd George’dan Kafkasya’nın bağımsızlığının tanınmasını talep ederken, Türkiye ile sınır komşusu olan halkların “Rusya ile Batı arasında federatif bir tampon bölge biçiminde birleştirilmelerini ve gereklilik durumunda da Bolşevik rejime karşı savaşmak için tüm bu halkların Türkiye’nin önderliğinde seferber edilmesini teklif etmiştir” (Kireev, 2007: 142). Bekir Sami Bey, Moskova’daki diplomatik misyonunun resmi çalışma programı sonlandıktan sonra Kafkasya’da yaptığı gezisi esnasında, sürgündeki Kuzey Kafkasya Hükümeti’nin ve Gürcistan’daki Antant ülkelerinin temsilcilerine de benzer fikirlerini dile getirmişti.
Bekir Sami Bey’in Lloyd George ile yaptığı müzakerelerin içeriği hakkında Georgi Çiçerin malumat sahibi olmuş ve bunun neticesinde de Sovyet Rusya tarafından protesto mahiyetinde bir nota kaleme alınmıştır (Cebesoy, 2002: 466- 467). Londra’daki “başına buyrukluğuna” ek olarak Bekir Sami Bey, Ankara Hükümeti tarafından yetkilendirilmeksizin Fransa, Büyük Britanya ve İtalya ile de ayrı anlaşmalara varmış olup, bunlar Kemalistlerin tepkisine yol açmış ve Ankara Hükümeti tarafından tasdik olunmamışlardır. Nihayetinde ise tüm bu gelişmeler, Bekir Sami Bey’in Hariciye Nazırlığı makamından çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Fakat Büyük Britanya ile yaptığı anlaşmalar neticesinde esir takası gerçekleşmiş ve aralarında Çerkeslerin de bulunduğu çok sayıda siyasi lider hürriyetine kavuşmuştur (Ünal, 1996: 131-132).
7 Pacte de la Société des Nations y Compris les Amendements en Vigueur le 16 Decembre 1935.
8 Treaty of Peace with Turkey. Signed at Sèvres, August 10, 1920. Presented to Parliament by Command of His Majesty. London: His Majesty’s Stationery Office, 1920.
9 Le Petit Journal. 12 Mars 1921. Р. 1.
5. Kurtuluş Savaşı Sırasında Çerkeslerin Ulusal Statüsü
Çerkeslerin ulus kimlik inşa süreçleri, Birinci Dünya Savaşı’nın nihayete ermesinden sonra Türkiye’de toplumsal ve siyasi yaşamın tecrübe ettiği köklü değişimle paralel bir şekilde ilerlemiştir. Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde siyasi teşkilat yapısının ne olacağına dair bir netlik mevzu bahis değilken, ulusal sorun ise son derece ciddi bir meseleyi teşkil etmekteydi. Demirağ, Osmanlı elitlerince 19’uncu asır boyunca aktif bir şekilde kafa yorulan imparatorluğun devamının nasıl temin edilebileceğine dair çeşitli tasavvurların, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerini artık çöken imparatorluğun yerine geçecek olan devletin nasıl teşkilatlandırılacağına dair ortaya atılan çeşitli versiyonlardan hangisinin tatbik olunacağı tartışmasına bıraktığını ifade eder (Demirağ, 2005: 155-156).
Kafkasya’da kalan Çerkeslerle, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Çerkes muhacirleri arasındaki ana yol ayrımı da işte bu devirde cereyan etmiştir. Eğer bu ikinci grup, işgal kuvvetleriyle birlikte bir mağlubiyet tecrübe etmişler ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti gibi yeni bir devletin inşasına katılmışlarsa, Sovyet Kafkasyalıları da Sovyet inşası diye tesmiye olunan bir çerçevede, kendi ulusal otonom idareleri ve cumhuriyetleriyle ulusal varlıklarını sürdürme imkânı kazanmışlardır. Sovyet etnografya okulu tarafından, Kafkasya milliyetlerinin ve halklarının sınıflandırılması için bir sistem geliştirilmiş olup, bu sisteme göre Çerkesler, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Adıge toplumunun parçalarından biri olarak adlandırılmaya başlanmışlardır10. King’in tespit ettiği gibi, Kuzey Kafkasya’nın, uluslaşma manasına gelecek bir biçimde modernizasyon projesi, böylelikle ancak Sovyetler devrinde gerçekleştirilmiştir (2007: 254).
Dillerin, kültürlerin ve ulusal öz bilincin gelişimi, hayatın her bir alanında desteklenmiştir. 1921-1924 yılları arasında kurulan Dağlı Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (DOSSC) ve 1924-1934 yılları arasında onun yerini alan Kuzey Kafkasya Krayı gibi örnekler çerçevesinde, kendi içerilerinde halkların mutlak suretle birbirinden ayrı olarak sınıflandırıldığını gösteren umumi yapılar meydana getirilmiştir. Dağlı Halkların Tahsili ve Kültürü Meselelerine dair Kuzey Kafkasya Krayı Ulusal Konseyi (Rusça kısaltması: Kraynatssovet) örneğine bakılacak olursa, bu teşkilatın kuruluşuna dair karar 1925 yılında alınmış olup, Çeçenistan, İnguşya, Osetya (Digorlular ve İronlular), Kabardinya, Balkarya, Karaçay, Çerkesya ulusal temsilcileriyle birlikte Adigeler, Abazalar, Nogaylar, Şapsuglar, Türkmenler, Türk-Tatarlar ve Kalmıklarını “dağlı halkların kültürlerinin gelişimine en hızlı bir şekilde takviyede bulunmak” üzere bir araya getirmiştir11. Kuzey Kafkasya Ulusal Sovyeti, “Ekim Devrimi’nin ana hedef ve amaçlarına” uygun olacak bir biçimde ulusal edebiyatların, tedrisatın gelişimi için mümkün olduğunca daha fazla yaygınlık kazanmasıyla uğraşmıştır12.
Türkiye’de ise yeni Ankara Hükümeti, üzerine yeni Türk ulusunun inşa edileceği temel için dini seçmiştir. Erzurum Kongresi’nde ilan olunan manifestoda, tüm Müslüman bileşenlerin din ve ırk temelinde kardeş olduklarına yapılan vurgu daha 1919 yılına tarihlenmektedir. Ulusun bünyesinde Müslüman olmayan bileşenlere yani anasır-ı gayri Müslime’ye ve Hristiyan bileşenlere yani anasır-ı Hristiyaniyye’ye yer verilmemiştir. Ermeniler ve Rumlar ise umumiyetle siyasi egemenlik ve kamu düzenine yönelik bir tehditle ilişkilendirilmişlerdir (bk. Yazıcı, 2015: 19-22). Mustafa Kemal’in şahsi talimatı uyarınca, Birinci Meclis’in seçimlerine Müslüman olmayanların katılmaları teşvik edilmemiştir (Ünal, 1996: 118). Sivas Kongresi Manifestosu ise bütün “Müslüman vatandaşları” Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin doğal üyeleri olarak zikretmekteydi (bk. Yazıcı, 2015: 28-29). Meclis’in açılışında ise Mustafa Kemal, içerisinde farklı İslam bileşenlerinden oluşan tek bir ulusun (millet) var olduğu ulusal sınırları (Hudud-u milli) ilan etmiştir (Tunaya, 1986: 201).
Sevr Anlaşması’nın yerine geçen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarının uluslararası camiada kabul edildiğini gösterir 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması, nihai halinde vatandaşlık meselesine dair benzer şartlar içermekteydi. Fakat bu yeni anlaşmanın bazı maddelerinde, sadece vatandaşlıktan değil, Türk milliyetine mensubiyetten de bahis olunmaktaydı (İng. Turkish nationality, Fra. Nationalité turque).
1923’teki Lozan Barış Anlaşması’nın bir kısmı, azınlık haklarıyla alakalı olup, bu azınlık kelimesiyle sadece ve sadece Müslüman olmayan halklar kastedilmekteydi (İng. Non-Moslem minorities. Fra. Minorités non-musulmanes)13. Azınlıklara yönelik böyle bir yaklaşım, Lozan’daki müzakereler esnasında Türk tarafının tavrı neticesinde şekillenmiştir. Lord Curzon’un aktardığı gibi, Kürtler, Çerkesler ve Araplar dahil olmak üzere dini inançları gözetilmeksizin tüm “ırkî azınlıkların” (İng. Racial minorities) bu bahsi geçen kategoriye dahil edilmelerine Türk heyeti karşı çıkmıştır. Bu azınlıkların, Türkiye’de hali hazırdaki vaziyetlerinden gayet mutmain olmaları sebebiyle haklarının korunmasına ihtiyaç duymadıkları hususunda Türk heyeti ısrarcı davranmıştır14.
10 1928 yılında Adıge Otonom Oblastı ve Karaçay-Çerkes Otonom Oblastı olarak yeniden adlandırılan Çerkes (Adıge) Otonom Oblastı, 1922 yılında kurulmuştur. Çerkes Ulusal Okrugu ise Karaçay-Çerkes Otonom Oblastı’nın bünyesinden 1926 yılında ayrılmıştır.
11 Gosudarstvennyy arkhiv Rostovskoy oblasti (GARO) [Rostov Bölgesi Devlet Arşivi]. F. Р- 1485. Op. 1. D. 532. L. 129.
12 GARO. F. Р-1485. Op. 1. D. 534. L. 5-7.
13 Société des Nations. Recueil des Traités et des Engagements Internationaux Enregistrés par le Secrétariat de la Société des Nations. League of Nations. Treaty Series. Publication of Treaties and International Engagements registered with the Secretariat of the League of Nations. 1924. Vol. XXVIII. No. 1-4.
14 Lausanne Conference on Near Eastern Affairs 1922-1923. Records of Proceedings and Draft Terms of Peace: Presented to Parliament by Command of His Majesty. London: His Majesty’s Stationery Office, 1923
6. Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin Tartışmalı Sadakati
Kurtuluş Savaşı esnasında azınlıkların konumu göz önünde bulundurulup, ulusal sorunun aciliyetinin bilincinde olarak Türk ulusunun kendini tanımlayışının temeline devlete bağlılık ilkesi gibi bir fenomen yerleştirilmiştir. Böylesi bir sadakatin eksikliği, ulusal çıkarlara ihanet etmekle eş tutulmuş ve bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumu sürecinde Türk hükümetinin en çok dikkat ettiği mesele olmuştur.
Meclis, Hiyanet-i Vataniyye Kanunu’nu daha 1920’nin Nisan ayında kabul etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetini alenen ve yahut sözle sorgulayan her kişi, vatan haini olarak ilan edilmiş ve ölüm cezasına çarptırılmıştır (bk. Şengül, 2020: 173-176). Yargılama, Meclis mebuslarından oluşan özel devrim mahkemelerine bir örnek teşkil eden İstiklal Mahkemelerince icra edilmiştir.
“Vatan haini” kavramı, dinî bir arka plana sahip bir ifadeyi teşkil etmektedir. Zira Müslüman olmayanlar, Türk (İslam) ulusuna dahledilmedikleri için, onlar için vatan kavramı olarak Türkiye değil, Türkiye dışarısındaki devletler algılanmaktaydı. Dolayısıyla vatan haini kavramı, Ankara Hükümeti’ne karşı eylemler içerisinde bulunan Müslümanlar, yani en önde Kürtler ve Çerkesler için kullanılmıştır, Kemalistlerle giriştikleri mücadeleler ise “isyan, ayaklanma” olarak karşılanmıştır.
Başını Çerkes kökenli Ahmed Anzavur’un çektiği Kuzeybatı Anadolu’da Ekim-Kasım 1919’da baş gösteren “şeriat yanlısı ayaklanmalar” en bilinen Çerkes eylemlerini teşkil etmekte olup, bu eylemler Şubat-Nisan 1920 itibariyle artık Türk-Çerkes mücadelesi olarak karakterize edilir olmuşlardır (Belen, 2020: 165- 166, 187, 212; Şamsutdinov, 1966: 124-125; Gingeras, 2009: 96-97). Diğer ayaklanmalarla mukayese edildiğinde bilhassa bu ayaklanmalar daha hususi bir öneme maliktirler zira Ankara’nın, Kuva-yı Milliye Hareketi’nin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Ayaklanmalar hususunda bilhassa bu bölgenin böylesi bir yüksek hareketliliğe sahip oluşu tesadüfi değildir zira İstanbul’a yakın olmasıyla doğrudan ilişkili olarak, Saray ile bağlantılı ve muhacirlerin kendi aralarındaki hiyerarşilerinde daha yüksek pozisyonları işgal eden Çerkesler tam da bu bölgede yaşamaktaydılar.
Bu ayaklanmaların önderleri, koordinatörleri ve katılımcıları büyük oranda Çerkes olsalar da ulusal değil, dinî bir temel üzerinde hareket etmişlerdir. Kemalistlere ve Bolşeviklere karşı verilen mücadelelerini cihat olarak kabul etmişlerdir (Belen, 2020: 239). Fiiliyatta ise bunun karşılığının, iki farklı sadakat tipinin mücadelesi olduğu söylenebilir: Türk ulusuna ve Meclis’e sadakat bir tarafta, Sultan’a ve Halife’ye sadakat ise diğer tarafta. Direniş, meydana çıktığı merkezde öylesine güçlüydü ki Kuva-yı Milliye Hareketi’nin varlığına yönelik esaslı bir tehdidi teşkil etmekteydi.
Yunan işgal kuvvetlerine karşı verilen savaşın şartları altında, Anzavur İsyanı’nı bastırması için “Kuva-i Seyyare” diye tesmiye olunan milis birliklerini kumanda eden Çerkes Ethem Bey bölgeye yönlendirilmiştir. Ethem kendi hatıratında, kendisinin Çerkes kökenli oluşundan ötürü bazı saygın Çerkes simaların, onun hilafeti ve İstanbul Hükümeti’ni desteklemesini beklediklerini fakat bağımsızlıklarını yitirmiş oldukları bir vaziyet içerisindeyken böyle bir beklenti içerisinde olmalarını manasız karşıladığını ifade eder (Çerkes Ethem, 1993: 33). Ethem yine adilane eylemleriyle, sadece vatanına ve Türk unsuruna değil, aynı zamanda onun Çerkes vatandaşlarına da hizmet etmiş olduğundan emin olduğunu anlatmaktaydı. Böylece, Türkiye için iç çatışma mahiyetindeki bir mücadeleyle eş zamanlı olarak, dış güçlerin desteğiyle Çerkeslerin bir de kendi aralarında silahlı bir mücadele verdikleri görülmektedir (Ibid: 54).
Ali Fuad Paşa’nın başında bulunduğu düzenli ordunun da desteği sayesinde, emri altındaki birleşik milis kuvvetleriyle Ethem’in başarılıyla ikame ettiği harekat neticesinde 1920 yılında hilafet yanlısı ordu tamamen bozguna uğratılmış, isyanlar bastırılmış, Anzavur ise bir Britanya gemisiyle kaçmak zorunda kalmıştır (Şamsutdinov, 1966: 124-125; Belen, 2020: 214, 216-217; Ünal, 1996: 175, 178). Fakat Çerkes ayaklanmaları, sonraki tarihlerde Yozgat’ta ve Düzce’de olmak üzere 1920 yazında da varlıklarını sürdürmüşlerdir. Buna ek olarak ayaklanmacılar, Yunanlarla birleşmeyi planlamaktaydılar (Belen, 2020: 221, 235-236).
Bilhassa bu hususta, 1920 yılı Haziran ayında İncirli muhitinde Yunan birliklerinin Çerkes ayaklanmacılarla birleştiği bilinmektedir. Aynı yılın Temmuz ayında, Çerkes soylularının temsilcisi gibi hareket eden Anzavur’un teğmenlerinden Çerkes Şah İsmail, Britanya’nın resmi bir temsilcisi aracılığıyla Bandırma’da bir Yunan kumanda kadrosuyla görüşme gerçekleştirmiş ve Çerkeslerin işgal birliklerinin itaatine gireceklerine ek olarak Çerkes süvarilerinin de Yunanistan’ın idaresine bırakılacağına dair bir anlaşma akdetmiştir. Nihayetinde binlerce Çerkes, işgal kuvvetlerinin tarafında askeri eylemlere katılmışlardır (Gingeras, 2009: 120).
Anzavur’a karşı yapılan harekât esnasında Ethem’in kuvvetlenmesi, Kemalistlerle arasında bir çatışmaya yol açmıştır. İmza attığı başarıların motivasyonuyla Ethem kendisini, kuralları bizzat tayin etme ve bunları Ankara Hükümeti’ne dikte etme yetkisini haiz, müstakil bir siyasi kuvvet olarak görmeye başlamıştır. Onun bu davranışları, Kemalistler tarafından yadırganmış, Kemalistlerin bu tutumunu ise Ethem, kendisine karşı planlanmış bir komplo kampanyası olarak algılamıştır. Planladığı başarıya ulaşamayan Ethem, kardeşleri ve birkaç yüz kişiyi bulan emrindeki birlikleriyle, 1921 yılının Ocak ayında Yunanların safına geçmiş ve onların desteğiyle Anti-Kemalist propaganda yürütmeye başlamıştır (Cebesoy, 1953: 470; Belen, 2020: 279-282; Ünal, 1996: 186).
Ethem’in Yunanların safına geçmesi, Kuva-yı Milliye birlikleri tarafından Çerkes obalarına yönelik tedip seferlerine ve bu seferlere mukabil olarak Ethem’in de Türk köylerini yakıp-yıktığı çeşitli eylemlere yol açmıştır. Britanyalılarla ittifak içerisindeki Yunanlar, Çerkes meselesini kendi lehlerine kullanmayı sürdürmüşlerdir. Yunan belgelerine göre, Yunanistan’ın kontrolüne geçen adalardan toplanmak suretiyle vücuda getirilen Çerkes birlikleri, Küçük Asya Müslümanlarına yönelik çeşitli baskınlar hazırlamaktaydılar (Cilasun, 2006: 197). Bu Çerkes birliklerin finansını ve idaresini ise Paris, Nice ve Berlin’de dağılmış bir vaziyette bulunan Anti-Kemalist muhalefet imajı sergileyen Çerkes komitesi icra etmekteydi. Bu komite, Türklerin ve Çerkeslerin Anadolu’ya birlikte bir baskın düzenlenmesini,
hükümeti düşürüp Mustafa Kemal’i de tasfiye etmeyi planlamaktaydı (Ibid: 198). Fakat Kuva-yı Milliye Hareketi için Çerkeslerin Anadolu’da Yunanistan ve Büyük Britanya iş birliği içerisinde girişmiş oldukları örgütlü faaliyetler, hiç hesap edilmedik yeni bir tehlike arz etmekteydi. Öyle ki, 24 Ekim 1921’de Yunan Hükümeti’nin onayıyla Yunan işgal kuvvetlerinin kontrolündeki İzmir’de icra edilen Çerkes Kongresinde, katılımcılar tarafından sonrasında “Çerkes Klubü” adını almış olan Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur (Gingeras, 2009: 124, 131; Tunaya, 1986: 610-614). Cemiyetin bir idarecisinin beyanına göre cemiyet, 1921 Temmuz’unda Lesbos Adası’nda kurularak, tüm Kuzey Kafkasyalıların (Adigeler, Abazalar, Osetler, Lazlar, Çeçenler, Lezgiler, Kumuklar vs.) iştirakine açılmıştır. Çoğunluğu ise Kuzey Kafkasya’daki Çule, Bag ve Maan gibi üç mühim Çerkes boyu teşkil etmekteydi. Mezkûr bölgede yaşayan ve sayıları yüzü aşan diğer Çerkes boylarından ise kongreye sadece 15’i katılım sağlamıştır (Yelbaşı, 2019: 167). Örgütlü faaliyetlere, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Anti-Kemalist eğilimli üyeleri, devlet memurları, İttihatçılar, İtilafçılar ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından olup Düzce’deki ayaklanmanın da önderi olan Ali Maan ve ayrıca Ethem’in kardeşi Reşid de dahil olmak üzere silahlı Çerkes grupların temsilcileri iştirak etmekteydiler (Gingeras, 2009: 104, 124; Tunaya, 1986: 609; Ünal, 1996: 124-125; Yelbaşı, 2019: 153). Cemiyetin idaresini, Britanya ile yapılan iş birliğinde kendini göstermiş ve Yunan işgali sırasında İzmit ve Adapazarı’ndaki Çerkeslerin gayrı resmi lideri kabul edilmiş olan, İzmit eski mutasarrıfı İsmail Hakkı üstlenmiştir (Gingeras, 2009: 121; Yelbaşı, 2019: 154-161). İsmail Hakkı’nın sözlerine göre, 27 Haziran 1921’e kadar varlığını sürdüren “Hükümet-i Çerakkisiye” 11 Temmuz 1920’de İzmit’te kendisinin idaresi altında kurulmuştur (Yelbaşı, 2019: 160). Kuzey Kafkasya milleti fikrinin taşıyıcısı olan İsmail Hakkı, milliyetçi görüşlerin destekçisi olmuştur (Ibid: 161-162). Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti, kuruluşundan hemen sonra Avrupalı hükümetlere Osmanlıca, Fransızca ve Yunanca dillerinde olmak üzere “Çerkes milletinin büyük devletlere ve insanî medeni dünyaya çağrısı” başlıklı birer mektup göndermiştir (bk. Tunaya, 1986: 610-614). Çerkes milletinin ve Batı Anadolu’daki Çerkeslerin adına kaleme alınan belgede Çerkeslerin seküler, beyaz ırka (ırk-ı Ebyez) mensup Aryan soyundan geldikleri öne sürülürken, Türkiye’de Sultan’ın hükümeti ve Jön Türkler tarafından zulme maruz kaldıkları ifade edilmiştir. Türk yöneticilerinin (Türk zimamdaranının) ve Türk milliyetçilerinin Türkçü ve Turancı politikalarından ötürü Çerkes milletinin kitlesel olarak katledilmelerinden ve zoraki bir Türkleştirilmeye uğradıklarından yakınmışlardır. Belgenin sonuç kısmında ise Çerkesler, ulusal çıkarlarını savunmak için kendilerine barış konferansına temsilci gönderme imkanının tanınmasını, Osmanlı İmparatorluğundayken Türk hükümetinin yol açtığı zararlarının tazmin edilmesini, kendilerinin bir unsur-u sulh olarak yaşamalarını temin edecek Yunanistan’ın himayesinde bulanacak bir otonomlukla Türk hükümetinden gelebilecek tehditlere karşı hukuklarının ve güvenliklerinin teminin garanti altına alınması şeklindeki ulusal taleplerini, büyük devletlere ve onların müttefiklerine iletmişlerdir.
Çerkesler bu taleplerini, 8 Ocak 1918 tarihli Wilson Prensiplerinin, Osmanlı İmparatorluğunda Türk olmayan milliyetlerin (İng. Nationalities) varlıklarının korunmasının güvence altına alınmasını ve özerk gelişimleri için tam ve engelsiz fırsatların (İng. absolutely unmolested opportunity of autonomous development) sağlanmasını gerekli gören 12inci maddesine dayanarak kaleme almışlardır (The Papers of Woodrow Wilson, 1984: 536). Aryan kökenli ve seküler olduklarını vurgulayarak Yakın Doğu Çerkeslerini, doğu tiranlıklarının karşısında yer alan batı medeniyetinin bir parçası olarak konumlandırmışlardır. Ryan Gingeras bölgedeki Çerkeslerin, savaş öncesi status-quo’ya dönmek istemedikleri ve Osmanlı İmparatorluğunun pek yakın bir tarihte tamamen tasfiye olunacağını varsayarak kendi devletlerini yaratmayı planladıkları tespitinde bulunmaktadır (Gingeras, 2009: 130).
Karadeniz bölgesinde Pontus; Ege bölgesinde ise İyonya gibi devletleşme perspektifi olan yapılara ek, bir de böyle bir devletin yahut daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse özerk idarenin, Türkiye ile arasında kendisinin kontrolü altında bulunacak bir tampon bölge olarak kurulacak olması Yunanistan’ın çıkarlarına uygun düşmekteydi. 1920’de Yunan makamları, İyonya yakınlarındaki Türk nüfusun Çerkeslerle yerlerinin değiştirilmesini ve Yunan tarafının desteğiyle Çerkes ajitasyon propagandasına girişilmesini öngören bir plan geliştirmişlerdir (Ibid: 131-132).
Çerkes teşkilatı, İzmir’deki Büyük Britanya Yüksek Komiseri Harry Lamb ile doğrudan iletişime geçmiş ve Büyük Britanya yahut en azından Milletler Cemiyeti ya da Yunanistan tarafından himayelerinin tesis edilmesini rica etmiştir. Fakat bu proje, İstanbul’daki Büyük Britanya Yüksek Komiseri Horace Rumbold tarafından kabul görmemiştir. Çerkes özerkliğini Yunanistan’ın bir inisiyatifi olarak değerlendiren Londra’nın Çerkeslere yaptığı teklif, savaş sonrası kurulacak hükümet tarafından yapılacak af ilanıyla sınırlı kalmıştır (Ibidem).
Yunanlar tarafından işgal edilmiş bölgelerde Çerkeslerin “haince” davranışları, Türk hükümetine sadık Çerkesler tarafından protestoyla karşılanmıştır. Fuad Paşa ve Ahmet Fevzi (Big) gibi Çerkes liderler, 28 Kasım 1921’de Şark-ı Karib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti’nin, etrafında 300-400 kişinin toplandığı ve Yunan birliklerinin kontrolü altındaki Bandırma’dan ancak 10-15 kişiyi temsil ettiğini beyan ederek, cemiyetin yukarıda zikrolunan çağrısına muhalefet etmişlerdir. Fuad Paşa ve Ahmet Fevzi’nin ifadelerine göre o çağrıyı yapan kimseler, Çerkeslerin umum-u efkarını yansıtmadıkları gibi, çıkarlarını da savunmamaktaydılar (Gingeras, 2009: 132-133; Tunaya, 1986: 607; Yelbaşı, 2019: 165-166).
Bu beyanattan daha önceki bir tarihte, daha 12 Ağustos’ta aynı iki sima İstanbul’da, Ankara’ya ve Mustafa Kemal’e sadakat yemini veren bir Çerkes kongresi tertiplemişlerdi. Anadolu’da Abazalar da İzmir Kongresi’ne karşı çıkmışlardı (Tunaya, 1986: 607). Bilhassa, kapatılmış Şimali Kafkasya Cemiyeti Siyasiyesi üyesi, ünlü Abaza yazar Mehmed Fetgeri Şoenü, TBMM’ye yaptığı 18 Ağustos 1923 tarihli bir hitabında, cemiyetin çağrısının Çerkeslerin umum-u efkarını yansıtmadığını, işgalci Yunan ordusuyla iş çevirmeye çalışan ve Türkler de dahil olmak üzere Çerkes olmayanlar arasında ajitasyon propagandaları yürüten kimselerin elinden çıkma tiyatral bir mizansen olduğunu beyan etmiştir (2007: 209-210).
7. Sonuç
Tetkik olunan dönemde Ankara Hükümeti’ne ve milli lider Mustafa Kemal’e olan bağlılık, Çerkesler için kilit bir meseleyi teşkil etmektedir. Bir tarafın Ankara’yı desteklediği, diğer bir tarafın ise İstanbul’dan yana olduğu Çerkeslerin kendi içlerindeki çatışma, Batı Anadolu’da çeşitli silahlı çarpışmalarla sonuçlanmıştır. Bu durum, dönemin daha başlangıcında biri İstanbul’da diğeri Ankara’da iki alternatif siyasi merkezin ortaya çıkmasıyla birlikte Türkiye’deki elitlerin kendi içlerinde verdikleri bir çatışmanın bir tezahürüdür. Çerkesler, Osmanlı siyasi ve askeri elitlerinin arasında yapılaşabilmiş olmaları sebebiyle bu çatışmada her iki tarafın da ön saflarında yer almışlardır. Bu çatışmanın, TürkÇerkes çatışması mahiyeti kazanmaya başladığı bir evredeyse Çerkes liderlerin mühim bir kısmı, Türkiye’nin askeri olarak hasmı olan ve Anadolu’daki Türk topraklarını işgal eden Yunanistan’ın safına geçmişlerdir.
Çerkeslerin bir kısmının ayaklanmalara katılmaları ve bunları müteakiben Yunan işgal kuvvetleriyle iş birliğine girişmeleri ve ayrıca Mustafa Kemal’in Çerkes kökenli silah arkadaşlarından bazılarının muhalif kanada geçmesi, onların katılımıyla da Avrupa’da ve Yunanistan’da Türk liderini tasfiye etmek amacında Anti-Kemalist komitelerin kurulması, sonucunda Çerkeslerin Türk milletine karşı ihanetle suçlanmalarına ve “Hain Çerkes” imajının oluşmasına yol açmıştır.
Türk yönetimi, 20nci asrın 20li yıllarında Moskova ve muhtelif Çerkesleri himaye eden Büyük Britanya ile münasebetlerinde Çerkes faktöründen, diplomatik misyonlarını “Çerkesleştirmek” suretiyle istifade etmiştir. Fakat nüfuzlu Çerkeslerin başına buyruk bir dış politika takip etmesi ve Büyük Britanya ile anlaşmaları, Sovyet-Türk ilişkilerine darbe indirmiş, merkez idarenin otoritesine şüpheyle yaklaşılmasına sebep olmuş, bu da hızlı bir şekilde Çerkeslerin Hariciye sahasından tasfiye edilmeleriyle sonuçlanmıştır.
Lozan Barış Konferansı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Türk olmayan ulusal projelerin kaderini tayin eder bir mahiyetteydi. Müslümanları azınlık olarak adlandırmadığı için Çerkeslere azınlık hakkı tanımayan Türk yönetimi, devletli birleştirici bir ulusal projenin tatbiki için gereken koşulları sağlamaktaydı. Türkiye üzerinde bir Amerikan mandasının kurulma ihtimalinin söz konusu olduğu dönemde güncelliğini bilhassa koruyan ve ulusal projeler çerçevesinde cereyan eden olayların kaynağını teşkil eden Wilson Prensipleri, devlet sınırlarının ilanıyla birlikte eski ehemmiyetini artık tamamıyla yitirmiştir. Böylelikle de Çerkesler için geriye, Osmanlı Müslümanlarıyla birleşerek Türk milletinin bir parçası olmak ya da kendi ulusal bağımsızlıkları için yürüttükleri mücadeleyi Türkiye sınırlarının dışarısında sürdürmek arasında bir tercih yapmak kalmıştır.
Kaynaklar
Akandere, O. (1999). 11 Nisan 1920 (1336) Tarihli Takvim-i Vekayi’de Kuva-yı Milliye Aleyhinde Yayınlanan Kararlar. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 24, 417-467.
Arabacı, H.M. (2007). Milli Mücadelenin Hazırlık Safhasında Halide Edib Adıvar’ın Faaliyetleri Ve Mustafa Kemal Atatürk. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 19, 271 - 294.
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri. (2006). IV. Açıklamalı Dizin Ile. Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi.
Belen, F. (2020). Türk Kurtuluş Savaşı. İstanbul: Yeditepe Yayınevi.
Berzeg, S. (2004). Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti 1917-1922. Bağımısızlık Mücadelesi. C. II. Istanbul: Tavaslı Basın Yayın Matbaacılık.
Butbay, M. (1993). Vospominaniya o Kavkaze [Kafkasya Hatıraları]. Воспоминания о Кавказе. Mahachkala, Naş Dagestan. (Rusça).
Borak, S. (1977). Gizli Oturumlarda Ataturk’ün Konuşmaları. Istanbul: Çağdaş Yayınları.
Cebesoy, A.F. (1953). Milli Mücadele Hatıraları. Istanbul: Vatan Neşriyatı.
Cebesoy, A.F. (2002). Moskova Hatıraları (21.11.1920-2.6.1922). Istanbul: Temel Yayınları.
Cilasun, E. (2006). “Baki İlk Selam”. Yabancı Arşiv Belgelerinden ve Kendi Kaleminden Çerkes Ethem. İstanbul: Versus Kitap.
Çerkes Ethem. (1993). Anılarım. İstanbul: Berfin Yayınları.
Çoçiev, G.V. (2014a). Britanskiy dokument o kavkazskoorientirovannoy deyatel'nosti cherkesskoy politicheskoy elity v Turtsii posle Pervoy mirovoy voyny [I. Dünya Savaşı'ndan sonra Çerkes siyasi elitinin Türkiye'de Kafkas merkezli faaliyetlerine ilişkin bir İngiliz belgesi]. Klio, 11(95), 106-109. (Rusça).
Çoçiev, G.V. (2014b). Turtsiya, Kavkaz i severokavkazskaya diaspora vo vremya i posle Pervoy mirovoy voyny [Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye, Kafkasya ve Kuzey Kafkasya Diasporası]. In S.A. Aylarova (Ed.), Kavkaz v gody pervoy mirovoy voyny: geroika i povsednevnost' (pp. 21-34). Vladikavkaz: IPTs SOIGSI VNTs RAN i RSOA. (Rusça).
Demirağ, Y. (2005). Pan-Ideologies in the Ottoman Empire Against the West: From Pan-Ottomanism to Pan-Turkism. The Turkish Yearbook, 36, 139- 158.
Donef, R. (2017). The Assyrian Delegation in the Paris Peace Conference. In. H. Travis (Ed.), The Assyrian Genocide, Cultural and Political Legacies (pp. 217-238). London, New-York: Routledge, 2017.
Gingeras, R. (2009). Sorrowful Shores. Violence, Ethnicity, and the End of the Ottoman Empire, 1912-1923. Oxford: Oxford University Press.
Gurulkan, K. (2000). İslam’ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Teali-i İslam’a. Köprü, 72, 5-14.
Güsar, V. (1975). Çerkes Teavün Cemiyeti. Kafkasya Dergisi, 47, 28-37.
Karabekir, K. (1960). İstiklal Harbimiz. İstanbul: Türkiye Yayınevi.
King, Ch. (2007). Imagining Circassia: David Urquhart and the Making of North Caucasus Nationalism. Russian Review, 66 (2), 238-255.
Kireev, N.G. (2007). Istoriya Turtsii. XX v. [Türkiye'nin tarihi. Yirminci yüzyıl]. Moscow: IV RAN, Kraft+. (Rusça).
Kuznetsova, S.I. (1961). Ustanovlenie sovetsko-turetskikh otnosheniy (K 40-letiyu Moskovskogo dogovora mezhdu RSFSR i Turtsiey) [Sovyet-Türk ilişkilerinin kurulması (RSFSR ile Türkiye arasındaki Moskova anlaşmasının 40. yıldönümüne üzerine)]. Moscow: Vostochnaya literatura. (Rusça).
Link A.S. (Ed.). (1984). The Papers of Woodrow Wilson (Vol. 45). Princeton: Princeton University Press.
Lloyd George, D. (1937). Voennye memuary [Savaş anıları] (Vol. 6). Moscow: Gosudarstvennoe sotsial'no-ekonomicheskoe izdatel'stvo. (Rusça).
Mehmet Reşid (1993). Dr. Reşid Bey’in Hatıraları. Sürgünden İntihara. İstanbul: Arba.
Sonyel, S.R. (1970). The Secret Anglo-Ottoman Treaty of 1919 in the Light of
British Foreign Office Documents. Belleten, 34(135), 451-462.
Şamsutdinov, A.M. (1966). Natsional'no-osvoboditel'naya bor'ba v Turtsii. 1918-1923 gg. [Türkiye'de ulusal kurtuluş mücadelesi. 1918-1923 yılları arasında]. Moscow: Nauka. (Rusça).
Şengül, H. (2020). Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Çıkardığı İlk Kanunlardan Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve Uygulamaya Konulması. Vakanüvis – Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 5, 152-179.
Şoenu, M.F. (2007). Tüm Eserleriyle Mehmet Fetgeri Şoenu. Ankara: Kafdav Yayınları.
Topçibaşi, A.M. (2016). Parizhskiy arkhiv 1919–1940 [Paris Arşivi 1919-1940]. Moscow: Khudozhestvennaya literatura. (Rusça).
Tunaya, T.Z. (1986). Türkiye'de Siyasal Partiler. C. II. Mütareke Dönemi. Hürriyet Vakfı Yayınları.
Tunç, A. (2019). Milli Mücadeleye Muhalif Bir Cemiyet: Teali-i İslam Cemiyeti. Akademik Tarih ve Araştırmalar Dergisi, 1(1), 4-25.
Vaçagaev, M.M. (2018). Soyuz gortsev Severnogo Kavkaza i Gorskaya respublika. Istoriya nesostoyavshegosya gosudarstva. 1917-1920 [Kuzey Kafkasya Dağlıları Birliği ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti. Başarısız bir devletin tarihi. 1917-1920]. Moscow: Tsentrpoligraf. (Rusça).
Ünal, M. (1996). Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin Rolü. Istanbul: Cem Yayınevi.
Yazıcı, S. (Ed.). (2015). Milli Egemenlik Belgeleri. Ankara: TBMM Basımevi.
Yelbaşı, C. (2019). Türkiye Çerkesleri. Osmanlı’dan Türkiye’ye Savaş, Şiddet, Milliyetçilik. İstanbul: İletişim Yayınları.
Kaynak: SOSYAL BİLİMLER ÇERÇEVESİNDE BAĞIMSIZLIK VE YENİDEN KURULUŞ



