
Osmanlı Devleti’nden Günümüze Çerkes Örgütlenmeleri - Fatih GİDE1
Çerkeslerin Osmanlı’daki İlk Örgütlenmesi: Çerkes İttihâd ve Teâvün Cemiyeti
Çerkeslerin 19. yüzyılın ilk yarısı ile aynı yüzyılın ortalarından sonra başlayan ve daha çok “sürgün” olarak nitelendirilebilecek bir insan hareketi sonucunda göç etmek suretiyle gelmiş oldukları Osmanlı topraklarında; kendilerini ifade edebilmek, devlet-millet ilişkisini kurabilmek ve gelişleri birbirini izleyen muhacirlerin sağlık, huzur ve refah içinde iskân olunabilmelerini sağlamak amacıyla örgütlenme ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bu örgütlenmenin başını da, günün Çerkes aydınları çekmiştir. Bu amaçlar çerçevesinde Çerkeslerin, Çerkes İttihâd ve Teâvün Cemiyeti adıyla kurmuş oldukları ilk örgütlenme 17 Kasım 1908 tarihinde resmi faaliyetlerine başlamıştır. Cemiyetin üyeleri arasında askerler, bürokratlar ve eşraftan kimseler bulunmaktadır. Met Yusuf İzzet Paşa, Mustafa Butbay, Düzceli İbrahim Hızelt, Hıt Tevfik Talat, Tahir Hayreddin, Ahmet Mithat Efendi gibi birçok isim, cemiyet faaliyetlerinde aktif rol almışlardır. Kurulan cemiyetin en önemli özelliklerinden birisi, siyasi görüşleri farklı olan birçok şahsın bir araya gelebilmiş ve Çerkeslerin sorunları konusunda ortak kararlar alabilmiş olmalarıdır2.
Çerkes İttihâd ve Teâvün Cemiyeti daha çok kültürel, sosyo-ekonomik meseleler üzerinde durmuş ayrıca, muhacir Çerkeslerin devlet ve halk ile olan problemlerinde onlara yardımcı olmaya çalışmıştır. Bunların yanı sıra; dil ve tarih alanında çalışmalarda bulunmuş, göç sonucunda yoksul düşmüş olanlara yardım ile özellikle de öksüz ve yetim kalmış Çerkes çocuklarını himaye altına alarak ücretsiz eğitim görebilmelerini sağlamıştır. Ayrıca cemiyet, Ğuaze (Rehber) adında bir gazete çıkarmış, bu gazete vasıtasıyla toplumsal sorunlar kamuoyu ile paylaşılmış ve bu sorunların çözümü konusunda yetkili makamların duyarsız kaldığı durumlarda gazete, bir yaptırım aracı olarak kullanılmıştır. Zira Çerkesler bu topraklara, “Kafkasya’dan daha iyi ve müreffeh bir hayat” vaadi ile gelmişlerdir. Ancak, bekledikleri olmadığı gibi üstelik de hem yerli ahali, hem de en zayıf zamanını yaşamakta olan Osmanlı Devleti’nin çeşitli makamlarıyla sorunlar yaşamışlardır. Ğuaze (Rehber), bunlara cevaben yazılanlar da gazete sütunlarında yer bulmuştur. Gazetede Met Yusuf İzzet Paşa, “Kafkasya Tarihi” adlı köşesinde mütemadiyen Kafkasya ve Çerkeslerin tarihleri hakkında yazılar yazmış ve insanların bu yazılardan istifadesiyle “milli tarih” bilincinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca Arabî harflerin ıslahı neticesinde hazırlamış olduğu “Kuban Alfabesi” ile bir yazı sistemi de vücuda getirmiştir. Her ne kadar daha önceleri Therket Cavit Paşa’nın hazırlamış olduğu bir alfabe taslağı varsa da, cemiyetin girişimleri ile alanında uzman kişiler arasında ilmî bir müsabaka yapılmış ve Met İzzet Paşa’nın “Kuban Alfabesi” kabul olunmuştur.
Çerkes İttihâd ve Teâvün Cemiyeti faaliyetlerini sadece Osmanlı topraklarında değil, Kafkasya’da da devam ettirmiştir. Bu amaçla, ilk olarak Düzceli Hızelt İbrahim Bey anavatana gitmiş, ardından Tsağo Ahmet Nuri ve Yusuf Suad Neğuç’ta çeşitli nedenlerle Kafkasya’ya gönderilmişlerdir. Görevli olarak anavatana giden bu insanlar; Çerkesya’nın ilmen, dinen, iktisaden kalkınması için uzman oldukları alanlarda halkı aydınlatmaya çalışmışlardır. İbrahim Bey burada okullar açarak eğitimin gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Yusuf Suad Bey ise; bölgenin bağımsızlığı için Sovyet yönetimi ile temaslarda bulunmuş, halkın bu amaç uğrunda yekvücut olabilmesi için propaganda yapmıştır. Çerkes İttihâd ve Teâvün Cemiyeti, ayrıca, okul açmak suretiyle yoksul ve ailesini kaybetmiş çocukların okuyabilmelerini temin etmiştir. Okulun açılmasında gazetenin aracılığı ile yapılan duyurular ve bunun sonucunda hayırsever insanların göndermiş oldukları paralar önemli rol oynamıştır.
Cemiyet, Osmanlı topraklarında Çerkeslerin en büyük sorunlarından birisi olan “köleliğin kaldırılması” hususunda da çalışmalar yapmıştır. Sorun iki boyutlu olarak tartışılmıştır; bunlardan ilki Harem’de bulunan Çerkes kızlarının ailelerine geri iade edilmesi, diğeri ise Çerkeslerde ve Osmanlı toplumunda bulunan köle sınıfının tasfiyesi ve sınıfsız bir toplum yaratma kaygısıdır. Harem’deki Çerkes kızlarının ailelerine iade edilmesi gerçekleştirilebilmişse de, Osmanlı toplumunda ve Çerkeslerdeki köle sınıfının tasfiyesi ile köle ticaretinin durdurulması meselesiyle ilgili uğraşılar, uzun bir süre daha devam etmiştir. Osmanlı Hükümeti, Çerkesler arasındaki köleliği kanun ile engelleme yoluna gitmişse de, kanunların yapılması ve denetlenmesi konusundaki yetersizlikler ile halkın geçmişten gelen alışkanlıklarını değiştirmemekte direnmesi, dolayısıyla zihinsel olarak kölelere bakış açısının değişmemiş olması nedeniyle bu konunun çözümü oldukça uzun bir zaman almıştır.
1 (M.A). Nevşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.
2 Farklı görüşlere sahip isimler arasında dikkati çekenlerden birisi Ahmet Mithat Efendi, diğeri ise Mizancı Murat’dır.
Şimalî Kafkas Cemiyeti
Cemiyet 1918 yılında, bünyesinden Şimalî Kafkas Cemiyeti adında ve daha çok siyasi amaçlar taşıyan bir başka örgütlenme çıkarmıştır. Şimalî Kafkas Cemiyeti, Mareşal Tuğa Fuat Paşa önderliğinde kurulmuştur. Kurucuları arasında, Dr. Mehmet Reşit, İsmail Canbulat, Bekir Sami Kundukh, Met Yusuf İzzet Paşa gibi Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi siyasi hayatının aktif simaları bulunmaktadır. Cemiyetin, özellikle İttihâd ve Terakki Partisi ve dolayısıyla Enver Paşa’dan maddi yardım almış olduğu ifade edilmektedir. Savaş sonrasında, gelir kaynakları kesilince, üye kaydındaki titizlik azaltılmış, bu sayede cemiyetin etrafında toplananların sayısı artmaya başlamıştır. Cemiyet üyeleri kültürel, toplumsal amaçlardan başka ayrıca siyasal olarak da bir şeyler yapılması gerektiğini düşünerek, hem Hürriyet ve İtilâf Partisi hem de İttihâd ve Terakki Partisi’nde aktif rol almışlardır. Nitekim cemiyette de, İttihâd ve Terakki’nin kurucularından Dr. Mehmet Reşit ile İttihâd ve Terakki karşıtı Şehrah ve Tanzimat gazetelerinin sahibi Tahir Hayreddin Bey de üye olarak faaliyet göstermişlerdir
Şimali Kafkas Cemiyeti, siyasi bir tavır olarak nitelendirilebilecek en önemli etkinliğini 24 Ocak 1919 tarihinde gerçekleştirmiş, Osmanlı topraklarına göç etmiş Çerkesleri temsilen 108 delegenin katıldığı bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda o günkü siyasi gelişmelere göre, Çerkes toplumunun takınacağı tavır ve izleyecekleri politika tartışılmıştır. Alınan kararlardan Padişah da bilgilendirilecektir. Kararlar doğrultusunda cemiyetin üyeleri de bir süre sonra, özellikle Güney Marmara ve İzmit-Düzce arasında Kuzey Kafkasya muhacirlerinin yoğun olduğu yörelerde, memleketin rahatını bozan ve kanuna aykırı davrananlar ile ilgilenmek için çalışmalara başlamışlardır. Toplantıya katılanlar arasında Rauf Orbay, Mareşal Berzeg Zeki, Abuk Ahmet Paşa, Karzeg Süleyman Paşa ve Müşir Tuğa Fuad Paşa gibi isimler yer almaktadır. Bu arada; Nisan 1918’de ise, Abdülmecid Çermoy ile Haydar Bammat’ın, Osmanlı-Transkafkasya görüşmelerini izlemek üzere Tiflis ve Batum’da görüşmeler yaptıktan sonra, Hüseyin Rauf (Orbay) ile Trabzon’da gerçekleştirdikleri görüşmeye Şimali Kafkas Cemiyeti aracılık etmiştir. Aynı yıl konferanstaki zor durumları sebebiyle heyet, İstanbul’a gelmiş ve Şimali Kafkas Cemiyeti aracılığıyla Osmanlı Hükümeti ile yapılan görüşmeler sonucunda çeşitli antlaşmalar imzalamışlardır. Tüm bu görüş alışverişleri sonucunda 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Osmanlı Hükümeti de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni tanımakta gecikmemiştir. Ancak belirtmek gerekir ki, bu cumhuriyeti Osmanlı Devleti dışında tanıyan olmadığı gibi, mevcudiyeti de uzun ömürlü olamamıştır.
Çerkes Kadınları Teâvün Cemiyeti
Osmanlı topraklarındaki tüm bu faaliyetlerin yanı sıra Çerkes kadınları da bir örgütlenmeye giderek, Çerkes Kadınları Teâvün Cemiyeti adıyla bir dernek tesis etmişlerdir. Cemiyetin kurucuları arasında Hayriye Melek Hunc3, Seza Pooh, Faika Hanım, Berzeg Makbule Hanım gibi aydın ve eğitimli kadınlar yer almaktadır. 1919 yılında İşgal güçleri temsilcilerinin baskını ve yöneticilerini tutuklamaları sonucu kapatılan Şimali Kafkas Cemiyeti’nin değişik mekânlarda toplanan üyeleri, bu tarihten sonra Çerkes Kadınları Cemiyeti’nin faaliyetlerine yardımcı olmaya başlamışlar ve toplantılarını bu cemiyetin dernek binasında gerçekleştirmişlerdir. Cemiyet özellikle; Çerkes kadınlarının el becerilerini geliştirmek, ailelerine ekonomik olarak katkıda bulunmalarına yardımcı olmak ve iyi bir eğitimle okur-yazar kadın sayısının artmasını temin etmek gibi gayelere hizmet etmiştir. Ayrıca, 12 Mart 1920 tarihinde “Diyane” adıyla bir de dergi çıkarılmış ve dergide, Met Yusuf İzzet Paşa, Blenav Harun, Hayriye Melek Hunc ve Cankat Leustenbiy gibi yazarların makaleleri yer almıştır. Derginin bir yüzü Osmanlıca, diğer yüzü ise Çerkesce olarak hazırlanmıştır. Bu dernek, Osmanlı döneminin sonunda birçok ilklere imza atmıştır. Fakir ve yetim çocuklar yatılı olarak okutulmuş, öğretmenlerin çoğunluğu gönüllülük esasına dayanarak hizmet vermiş, açılan atölyelerde üretilen Çerkes el sanatları ürünleri, siparişle elbise dikişleri gibi faaliyetlerle bayanlarca kazanılan paralar okulun giderlerine harcanmış, ilk kez kız-erkek karma eğitim verilmiş, Latin harflerinin resmen kabulünden on yıl önce yani 1918’de Latince harflerle öğretim yapılmış, öğrencilere sadece Kafkas dansları öğretilmekle yetinilmeyip, Batılılara ve Ruslara ait özel danslar da öğretilerek son derece donanımlı olarak yetiştirilmeleri hedeflenmiştir. Beşiktaş Akaretler’de faaliyet gösteren bu okul; ne yazık ki, Lozan Antlaşmasının imzalanmasından kısa bir süre sonra İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nce kapatılmış ve yöneticilerinin bir kısmı da daha sonra Ankara’da yargılanmışlardır.
3 Derneğin kurucularından Hayriye Melek Hanım, Halide Edip Adıvar’ın en yakın arkadaşlarından, Osmanlı ile Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından ve ünlü Sultanahmet mitingi hatiplerindendir.
Diğer Örgütlenmeler
Sözü edilen ve Çerkeslerin siyasal, kültürel, ekonomik sorunlarıyla ilgili olarak aktif faaliyet içinde olan bu derneklerden başka, Kafkas Teali Cemiyeti ve Şark-ı Kârib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti adlı örgütlenmeler de bulunmaktadır. Bunların arasında da Şark-ı Kârib Çerkesleri Cemiyeti’nin ayrı bir yeri bulunmaktadır. Çünkü bu cemiyet, diğer örgütlenmelere nazaran, Anadolu’daki siyasi boşluktan yararlanarak bir Çerkes Devleti ya da hiç olmazsa özerk bölge tesis edilmesini savunan daha güçlü bir yapıya ve ideolojiye sahip bir görünüm arz etmektedir. 24 Ekim 1921 tarihinde İzmir’de kurulan bu cemiyet; Çerkes Ethem ve kuvvetlerinin tasfiyesinden sonra İngilizler’in teşviki ve Yunan İşgal güçlerinin organizesi ile işgal altındaki Marmara Bölgesi Çerkesleri arasından seçilen delegelerin katılımıyla teşekkül etmiştir. Kurucuları arasında, Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’de bulunmaktadır. Yayınladıkları beyannameye göre; Şark-ı Kârib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşu, Çerkes nüfusunun giderek azalmasından ötürü Çerkeslerin “yok sayılmasına” yönelik bir karşı duruş hareketi niteliği taşıyor gibidir. İlaveten, söz konusu beyannamedeki diğer ifadelere göre; Terakki Hükümeti zamanında Çerkeslere ve diğer birçok etnik unsura, Çerkeslerin I. Dünya Savaşı’na ve Anadolu İhtilali’ne zorla sokularak savaşlarda telef edildikleri düşünülmekte, Osmanlı Devleti ve Anadolu İhtilali’nin birleşmesini takiben de Yunan himayesini tercih ettikleri belirtilmektedir. İttihat ve muhtariyet kazanabilecekleri ümidinin aşılanmaya çalışıldığı ve bu çerçevede tahrik edilmiş oldukları anlaşılmaktadır. Bu itibarla Şark-ı Kârib Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti, iki arada bir derede kalarak ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette bulunan işgal bölgesi Çerkesleri’nin, işgal güçlerinin etkisiyle de olsa kendilerini ve kadim kültürlerini ifade etme ve yeni politikalar üretmeye yönelmiş olmalarını göstermesi bakımından farklı bir örgütlenmedir. Nitekim söz konusu dönem; Marmara Bölgesi’nde çıkan isyanlara “Çerkes” damgasının vurulmaya, o yörede çıkan isyanlarda önemli etkileri bulunan Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar vb. gibi etnik unsurların göz ardı edilmeye çalışıldığı bir dönemdir. Anadolu’daki birçok isyanın bastırılmasında Çerkes Ethem ve çoğu Çerkes olan kendisine bağlı kuvvetler, bütün olumlu hizmetlerine rağmen, Aznavur I ve II isyanlarıyla, Geyve-Düzce-Bolu-Yozgat gibi yörelerde çıkan isyanların büyük çoğunluğundan sorumlu tutulmuşlardır. Bu isyanlara ısrarla Çerkes damgası vurulmaya çalışılması da, resmi tarih kayıt ve söylemleriyle ortada olan bir vakıadır.
Cumhuriyet’in Kurulmasından Sonraki Politikalar ve Örgütlenmeler
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte, Osmanlı’dan devralınan en büyük meselelerden biri olan “Azınlıklar Sorunu” na yaklaşım, Çerkesleri de yakından etkilemiştir. Lozan görüşmeleri sırasında Çerkeslerin de “azınlık” olarak görülmesi istenmişse de, Türk Heyeti bunu kabul etmemiş ve Çerkeslerin “azınlık olarak görülemeyeceğini” kabul ettirmiştir. Ayrıca bu girişimin arkasının geleceğini düşünen Türk Hükümeti, Çerkeslere ve tüm azınlıklara ait okulları kapatmıştır. Bundan başka, Lozan görüşmeleri sırasında sağlanan mutabakatın bir sonucu olarak, ülke için zararlı bulunan 150 kişinin, Türkiye dışına sürgün edilmesi kararı alınmıştır. Bu kişilerin belirlenmesi sırasında birçok işbirlikçi listeye alınmazken (konuya ilişkin meclis tutanakları ve araştırma eserlerinde açıkça belirtildiği üzere), savunmasız ve çoğu Marmara Bölgesi Çerkesi olan 86 kişi listeye dâhil edilerek Çerkes halkı üzerinde bir tür baskı oluşturulmuştur. Keza, Kurtuluş Savaşı’nda önemli hizmetleri bulunan ve sonuçta ülkeyi terk etmek zorunda bırakılan Ethem Bey’in şahsında, “Çerkes” kavramının önüne konulan “hain” damgasıyla, Çerkes toplumunun tümünü zan altında bırakan söylemlerle bu baskı farklı şekilde, yakın zamanlara kadar uygulana gelmiştir.
Bu tarihten 1950’li yıllara kadar da, Türkçe konuşma ve yazma konusundaki zorlayıcı politikalar, Türkçe dışındaki dillerin yasaklanması ve kanunlara uymayanlara çeşitli cezai yaptırımlar uygulanması, Çerkesce’nin ve Çerkes kimliğinin gerilemesine ve “Türk kimliği” içerisinde önemli oranda erimesine yol açmıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Demokrat Parti ile gelişen ve zenginleşen Türkiye’nin köylü nüfusunun kentlere göç etmesi ile birlikte, Çerkesler şehirlerde yaşam imkânı aramaya başlamışlardır. Bu durum refah seviyesinde artış sağlamalarına vesile olmuşsa da, aslında köy yapısında kültürlerini daha kolaylıkla devam ettirebilen Çerkesler için, göç ettikleri şehirlerde geleneklerini sürdürmek ve “Çerkesliklerini” yaşayabilmek güçleşmiştir. Şüphesiz bu durum Türkiye’nin batısında yaşayan Çerkesler için daha hızlı ve erken, orta kesimlerinde yaşayanlar için daha geç, yavaş ve sıkıntılı olmuştur. Batıda endüstrinin daha hızlı ilerlemesi, Çerkesleri daha erken ve farkına varmadan bu gelişmenin içerisine çekmiş ve Çerkes kimliğinden sıyrılarak “Türkiye Vatandaşı” veya “Türk Çerkesler” kavramlarıyla örtülü bir toplum ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Orta Karadeniz ve İç Anadolu’da ise bu gelişmeler daha geç zamanlarda kendini göstermiştir. Kırsal kesimlerde yaşayan Çerkesler şehirlere göç etmeye başladıklarında, kültürlerini köylerdeki gibi sürdürülebilir bir ortam bulamamışlar ve çok çabuk bir şekilde kültür kaybına uğramışlardır.
Batı’da yaşanan hızlı kentleşme sonucuna bağlı olarak Çerkeslerin, Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk örgütleri, kurucuları arasında Çerkes olmayan unsurlar da bulunan Dosteli Yardımlaşma Derneği olmuştur. Ancak; 1946 yılında kurulan bu dernek çatısı altında yeterince özgün kültürel ve siyasi faaliyetlerde bulunamadıklarını düşünen bir grup Çerkes, İstanbul’da Kuzey Kafkasyalılar Türk Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ ni kurmuşlardır (1951). Bunun üzerine Dosteli Yardımlaşma Derneği de adını Kafkas Kültür Derneği (KKD) olarak değiştirmiştir (1952). Kuzey Kafkasyalılar Türk Kültür ve Yardımlaşma Derneği kurulurken isminde “Çerkes” sözcüğüne yer verilememiş olması, halen bu dönemde dahi Çerkesliğin ön plana çıkarılamadığını, siyasal ve sosyal baskıların sürdüğünü
göstermesi açısından önemlidir. Bu arada KKD’nin ismi bir değişikliğe daha maruz kalarak Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği olmuştur (1965). Cumhuriyet döneminin en eski derneklerinden birisi sayılan bu oluşum, 1996 yılında Birleşik Kafkasya Derneği adını alarak günümüze değin ulaşabilmiştir. 1970’li yıllara değin devam eden bu dernekleşme faaliyetlerinde esas; Çerkesler arasında yardımlaşma ve tanışmayı sağlamak, kültürel öğeleri yaşatmak ve folklor ile gençlerin Çerkes kimliğine bağlılıklarını devamlı kılmaktır. Bunun yanı sıra, çeşitli dergi ve gazete çıkarma teşebbüsleri de olmuştur. Çerkesler arasında da günün siyasal gelişmelerine bî-taraf kalamayanlar olmuş, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında sürgün edilmiş ve geri dönmüş olan aydınlar anti-Sovyet eğilimleri sebebiyle ve “Kafkas Türkleri” söyleminin de cazibesiyle, daha çok ülkücümilliyetçi çevrelerde yer almışlardır. Bu eğilimin izleri sadece aydınlarla sınırlı kalmamış, halk nezdinde de görülmüştür. Çerkeslerdeki Rus karşıtlığı ile kültürün korunması fikrinin de başlı başına muhafazakâr bir temele dayanması, buna temel oluşturmuştur. Ayrıca Çerkesliğin, resmi ideoloji tarafından Türk kültürü içerisinde halka empoze edilmesi, kısmen de olsa, Çerkesler arasında Türk milliyetçiliğinin zemin bulmasına neden olmuştur. Burada açıklanması gereken bir diğer husus, kendisini Türk olarak gören Çerkeslerin sahip olduğu “Türklük” mefhumunun mahiyetidir. Bunu, ırkî bir Türklükten ziyade, bugünkü Amerika tarzı “vatandaşlık” kavramı olarak telakki etmek daha doğru olacaktır. Bu düşünce
şeklini, Çerkeslerin Osmanlı’dan başlayan örgütlenmelerinin ideolojilerinde de görmek ve anlamak mümkündür. Fakat daha sonraki yıllarda, gerek bilimsel yayın ve araştırmalardaki sıkıntılar gerekse devlet ideolojisinin etnik kimliklere bakış açısı sebebiyle tarihini, dilini, kültürünü öğrenememiş veya yanlış öğretilmiş kuşakların ortaya çıkması, Türklüğün vatandaşlık kavramından ziyade ırkî bir temele dayandığına inanmış bir kuşak doğurmuştur.
Çerkes derneklerinde, özellikle de Ankara’da, 1970’lerden sonra dönüş düşüncesi ağırlık kazanmaya başlamıştır. Dernekler bu dönemle birlikte, artık sadece tanışma ve kaynaşma için organizasyonlar gerçekleştiren yerler olmaktan çıkarak, Çerkes tarihini, kültürünü, dilini araştıran ve çıkardığı dergi, gazete ve kitaplarla bu araştırmaları yayınlayan aktif bir konum kazanmışlardır. “Dönüş” fikri ya da “dönüşçülük”, işte bu bilinçlenme ve asimilasyona bir çare bulma arzusu neticesinde ve milli benliğin ancak Kafkasya’da korunabileceği düşüncesiyle genç kuşaklar arasında kendisine taban bulmaya başlamıştır. Ayrıca yine bu dönemde; Çerkesler kendi içlerine kapalı olarak yaşamaktan çıkıp, kültürlerini diğer topluluklara anlatma gereksinimi duymaya başlamış, dernek faaliyetlerini de bu doğrultuda çeşitlendirmişlerdir. Çerkes nüfusunu ilk tespit çalışmalarının başlaması da yine bu döneme denk gelmektedir. Ancak 12 Eylül 1980 Darbesi ile tüm derneklerde olduğu gibi, Çerkes derneklerinde de faaliyetler durmuştur. 1984 yılından sonra bu dernekler tekrar faaliyetlerine başlamış, 1990’lı yıllarla birlikte, Çerkes derneklerinin sayısında geçmişe oranla çok büyük bir artış yaşanmış, merkezi bir çatı altında örgütlenme çalışmaları artmış, Kafkas Derneği (KAF-DER) ve Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAF-FED) bu çalışmalar sonucunda kurulmuştur. Ne var ki, çok sayıda il ve ilçede kurulan Kafkas derneklerinin hemen hemen hiç birisi, o kente çevre köylerden taşınan Çerkeslerin geleneksel kültürünü yaşayabileceği ve genç kuşakların eğitilebileceği mekânsal imkânlara bugün bile kavuşabilmiş değillerdir.
1980’li yılların ikinci yarısıyla birlikte yeniden örgütlenmeye başlanılan dönemin en önemli olaylardan biri de, 1989 yılında Ankara Kafkas Derneği’nce gerçekleştirilen “Sürgünün 125. yılını Anma Etkinliği”dir. Bu etkinliğin özelliği, 1864 yılından bu yana, Çerkeslerin Türkiye’de sürgünle ilgili topluca organize olarak gerçekleştirdikleri ilk faaliyet olmasıdır ve önemi de bir “ilk” olmasından kaynaklanmaktadır. Toplantıya hem Kafkasya’dan, hem de Çerkeslerin sürgün edilmiş olduğu diğer ülkelerden katılımlar olmuştur. 20 Mayıs 1991 tarihinde Nalçık kentinde kurulan Dünya Çerkes Birliği (DÇB) gibi uluslararası bir organizasyonun kuruluş düşüncesi de, ilk defa bu anma etkinliğinde gündeme gelmiştir. Dünya Çerkes Birliği kurulurken, öncelikli amacını; ‘Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri’ndeki (özellikle Adığe ve Abaza kökenli) Çerkes nüfusun arttırılabilmesi için Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail gibi ülkelerde yaşamakta olan Çerkeslerin yeteri kadarının bir an önce anavatanlarına dönüşlerinin sağlanması’ olarak belirlemiştir. Ancak, şimdiye kadar hedeflenenlerle mukayese edilemeyecek derecede az sayıda Çerkesin anavatanlarına dönüşü sağlanabilmiştir.
Sonuç
Osmanlı döneminde başlayıp, Cumhuriyet döneminde de devam eden örgütlenmelerinde Çerkesler, hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve birliğinden yana tavır koymuşlardır. Karşı tavır içinde olanların sayısı ise oldukça az olmuştur. Bu arada, hiç bir şekilde baskı ve zorlamalara boyun eğmemişler, bunu da daha ilk yayın organlarından itibaren açıklamaktan geri durmamışlardır. Nitekim, Çerkes İttihâd ve Teâvün Cemiyeti’nin yayın organı olan Ğuaze gazetesinde yer alan İttihâd ve Terakki Partisi’ne yönelik eleştiriler, bu görüşümüze önemli birer kanıt oluşturmaktadır.
Çerkes derneklerinin genel örgütlenme özelliklerinden birisi, başlangıçta Çerkesliğe bir “folklorik öğe” olarak yaklaşmaları olmuştur. Yaşama biçimlerini zamanın modernitesine göre ayarlarken; Çerkes giyim-kuşamı, yemek tarzı, oyunları kısacası toplumun harsı, bir “folklor malzemesi” olarak görülmüş, bunlara nostaljik bir öğe gibi yaklaşılmıştır. Türk toplumundaki batılılaşmaya atıfla, geleneksel olanın modern olanla inkişaf ettirilmesi gibi bir algı oluşmamış, aksine bunlar, zamanı geldiğinde uyulması gereken kurallar gibi görülmüştür.
Çerkesler, kurmuş oldukları bu derneklerin ekonomik yapısının sürdürülebilir olması gerektiğini, çoğu zaman göz ardı etmiştir. Zira faaliyetlerini ya devlet desteğiyle (Şimali Kafkas Cemiyeti’nde olduğu gibi Enver Paşa’nın desteği) ya da üye hibe ve aidatlarına dayanarak devam ettirmişlerdedir. Günümüzde bu durum çok da farklı değildir. Bu ise, bir gelişmeden ziyade durağanlığı ve hatta zaman zaman dernek faaliyetlerinin aksaması sonucunu beraberinde getirmiştir Zira kurulan Kafkas dernekleri, kentlileşen yoğun Çerkes nüfusuna hizmet verebilecek yeterlilikte mekânlara sahip olma imkânını, ne yazık ki hala bulamamıştır.
Yaşanan en önemli sorunlardan bir tanesi de derneklerin, ardından gidilecek geleceğe yönelik bir ideoloji veya ideal oluşturamamaları, mevcut olan politikalarını da genç kuşaklar ile köyden kente göç etmiş yığınlara yeterince anlatamamaları olmuştur.
Bu çerçevede en gerçekçi ideoloji, 1970’li yıllarda temeli atılan ve 1990’ların başlarında uygulama imkânı bulunan “dönüşçülük” olmakla birlikte; bunda da gidilecek yol haritası tam olarak tespit edilememiş ve dönüşün nasıl olacağı tabana yeterince anlatılamamıştır. Bu ideolojinin temel aldığı öngörülerden biri ve en yanıltıcı olanı, “herkese iş, aş ve devlet güvencesi” esasına dayalı Sovyet sisteminin devam edeceğinin varsayılması olmuştur. Ancak, Perestroyka ile birlikte bu sistem yerini hızla liberal ekonomiye bırakmaya başlamıştır. İlaveten; Sovyetler Birliği’nin dağılış sürecinde Kuzey Kafkasya’da egemen olan ekonomik yapıdan kaynaklanan sorunlar yanında, Gürcü-Abhaz ve Çeçen-Rus savaşlarının da göçün hayata geçirilmesi üzerinde olumsuz etkisi olmuştur.
Bu arada “dönüşçülüğün” sadece 1970’ler sonrası derneklerinin bir ideolojisi olduğu, Osmanlı döneminde kurulan cemiyetlerce hiç savunulmadığı veya dillendirilmediği de kısmen doğru bir iddia değildir. Sürgünle Anadolu’ya gelen insanların uzun süre kalıcı konut yapmak istemeyişlerinin, yirmi yıl askerlikten muaf olmalarına rağmen; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşları’nın ön saflarında gönüllü Çerkes süvari ve piyade alaylarının yer almasının, keza Sarıkamış Harekâtı’na yoğun bir Çerkes katılımı olmasının, ayrıca Kafkas Cephesi’nde Yusuf İzzet Paşa komutasındaki Osmanlı Kolordusu’nun 1918 yılında kazandığı zaferlerle Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kurulmasına vesile olunurken, bu kolordunun komuta kademesinin büyük oranda Çerkes kökenlilerden oluşmasının altında yatan gerçek, Çerkeslerin anavatanlarına dönüş umudunu taşımalarıdır. Çerkesler, ancak Rusların mağlup edilebilmesi halinde anavatanlarına kitleler halinde geri dönme imkanı bulabileceklerine inanarak, böyle davranmışlardır.
“Çerkes yazı dili” oluşturma ve tarih yazımı girişimleri ise, Osmanlı’dan bu yana kurulmuş bütün derneklerin ortak meselesi olmuştur. Şüphesiz ki bu durumun, Osmanlı Devleti’ne göç (sürgün) ile gelen Çerkeslerin aydın sınıfının ortaya çıkması ile ilgisi bulunmaktadır. Nitekim, Adığe ve Abhazlar’a özgü alfabeler oluşturulmuşsa da, zaman zaman bu iki dil arasındaki bağı kuvvetlendirmek amacıyla ortak alfabe geliştirme çalışmalarına da girişilmiştir. Bu girişimlerin ilki, 1909 yılında Tsağo Nuri ve Yusuf Suad Neğuç tarafından yapılmıştır. En son olarak Ankara’daki Kafkas Derneği Genel Merkezi’nde 2003 yılında “Anadil ve Alfabe Konferansı” adıyla bir konferans düzenlenmiştir. Bu konferans, hem Kiril hem de Latin alfabesi temelli ortak bir alfabenin hazırlanmasına yönelik, oldukça önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.
Çerkesler arasında özellikle 1970’li yıllardan sonra ortaya çıkan siyasi kamplaşmaların, Osmanlı döneminde olmadığı görülmektedir. Zira Osmanlı’daki Çerkesler; partizanlıktan uzak, Osmanlı yönetimiyle uzlaşabilen, diğer Osmanlı halk unsurları ile beraber icraat yapabilen ve Çerkesliklerini bu tip siyasi görüşlerinin üzerinde tutan bir yapı arz etmektedir. Cumhuriyet döneminde ise; ülkenin genel siyasi gelişimine paralel olarak Çerkesler arasında sağcı-solcu, İslamcı-laik şeklinde hem dini hem de siyasi bölünmüşlükler ortaya çıkmış ve ne yazık ki bu durum Çerkeslerin ortak bir dille, aynı amaçlar doğrultusunda işler yapmalarına engel olmuştur.
Kaynakça
• Aksoy, Elmas Zeynep (2003). “Çerkes Teâvün Cemiyeti ve Faaliyetleri”. Toplumsal Tarih Dergisi, 112: 101.
• Berzeg, Nihat (1996). Çerkes Sürgünü: Gerçek Tarihi ve Politik Nedenleriyle. Ankara: Takav Yayınları.
• Berzeg, Sefer E. (2004). Kafkasya Bibliografyası. İst.: Chiviyazıları.
• Butbay, Mustafa (1990). Kafkasya Hatıraları. Çev. Ahmet Cevdet Canbulat. Ankara: TTK Yayınları.
• Eken, Hakan (2006). “20. Yüzyıl Başında Çerkes STK’lar, Kültürel, Siyasal Etkinlikleri ve Ethem Bey-I”. Nart Dergisi, 52: 42-46.
• Gide, Fatih (2011). 1911-1914 Yılları Arasında İstanbul’da Yayınlanan Ğuaze (Rehber) Gazetesi Işığında Osmanlı Devleti’nde Yaşayan Çerkeslerin Siyasi ve Sosyo-Kültürel Faaliyetleri. (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). Nevşehir Üniversitesi, Nevşehir.
• Kurmel, Ö.Aytek (2006). “1908 Çerkes Aydınları”. Nart Dergisi. 50: 44-45
• Taymaz, Erol (2001). “Kuzey Kafkas Dernekleri”. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik. Der.: Stefanos Yerasimos; Günter Seufert (451-460). İstanbul: İletişim.
• “Çerkeslerde Maarif”. (2 Nisan Efrenci 1911). Ğuaze, 8.
• “Kölelik Aleyhinde” 1. (2 Nisan Efrenci 1911). Ğuaze, 2-3.
• Ünal, Muhittin (1996). Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. İstanbul: Cem.
• ———————(der.)(2002). Miralay Bekir Sami Günsav’ın Kurtuluş Savaşı Anıları (2. Baskı). İstanbul: Cem.
Kaynak: academia.edu
Kafdav Yayınları Geçmişten Geleceğe Çerkesler Kültür, Kimlik ve Siyaset
Editörler: Sevda Alankuş / Esra Oktay Arı
Kapak&Mizanpaj: Elbeg Murat Duman
Kapak Resmi: Qudeberdoqua Handan Özden Demiröz’ün aile arşivinden alınmıştır.
“Çerkes Örnek Okulunda (1919-1923)” verilen bir jimnastik dersi sırasında
çekilmiştir. Tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, okulun son dönemlerine ait
olduğu düşünülmektedi



