
“Ben ‘hür’üm... Hayır, sen kölesin...”!
19. Yüzyılın Üçüncü Çeyreğinde İstanbul’da Çerkesler, Kölelik, Hürriyet Arayışları ve Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi* Yahya Araz**
Öz
Temel olarak Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin 1860’lı ve 1870’li yıllara ait kayıtlarına dayanan makale Osmanlı topraklarına köle olarak getirilmiş ya da farklı yollar ve hileler kullanılarak köleleştirilmiş Çerkeslerin hürriyet iddialarına odaklanmakta; iddia ve başvuruların mahkemeye hangi ilişki ağları sayesinde ulaştığını, nasıl ele alındığını ve sonuçlandırıldığını anlamaya çalışmaktadır. Devletin Çerkes köleliğine ve hürriyet iddialarına yönelik tutumunun süreklilik içinde anlaşılmasına büyük katkılar sağlayabilecek bu kayıtlar maalesef Osmanlı kölelik çalışmalarının ilgisini çekmemiştir. Çerkes köleleri öteden beri yakından tanıyan, hanelerinde istihdam eden ve eş adayı olarak gören Osmanlılar göçün yoğunlaştığı 1850’lerde ve 1860’larda yeni bir durumla karşı karşıya olduklarını kabul edecek, bu çerçevede Çerkes köleliğini ve köle ticaretini düzenlenmeye ve yeniden tarif etmeye çalışacaklardır. Kitlesel göçlerin yarattığı kargaşa kölelere yönelik talebin yoğunluğuyla birleşerek hür Çerkeslerin de köleleştirilmesini kolaylaştırıyordu. Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi bu olağanüstü dönemde hem İstanbul’dan ve hem de farklı yollarla taşradan gelen hürriyet davalarının görüldüğü ve karara bağlandığı yegâne mahkemeydi. Bu mahkemenin ön plana çıkarılması devletin hürriyet davalarına yönelik hassasiyetini ve süreci düzenleme ve kontrol altında tutma çabasını yansıtıyordu.
Anahtar kelimeler: Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi, Çerkesler, göç, hürriyet arayışları, kölelik.
* Makale, 19. yüzyılın ortalarından imparatorluğun sonuna değin temel olarak Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin kayıtlarına dayanarak köle/köleleştirilmiş Çerkeslerin hürriyet arayışlarına odaklanan daha kapsamlı bir araştırmanın ilk sonuçlarına dayanmaktadır. Eleştiri ve önerileriyle katkı sağlayan hakemlere müteşekkirim.
** Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir.
Kapak Resmi: İki Çocuğu Satan Çerkes Prensi. William Allan, 1814
Giriş: Göç, Muhacirler ve Çerkes Köleliği
Osmanlılar, 19. yüzyılın ortalarından imparatorluğun sonuna değin zaman zaman kitlesel nitelikler kazanan büyük göç dalgalarının ürettiği sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldı. 1850’ler ve 1860’larda Kafkaslardan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile 1912-1913 Balkan Savaşlarında Rumeli’den göç edenlerin1 ilk elden beslenme ve barınma ihtiyaçlarının karşılanması ve nihai olarak yeni bir hayata başlayabilmeleri için uygun yerlere iskân edilmeleri dönem boyunca bürokrasinin temel meselelerinden biri olacaktır. Bununla birlikte aralarındaki sosyo-kültürel farklılıklar göç edenleri derinden etkiliyor ve yeni yurtlarındaki geleceklerine yön veriyordu. Çerkes2 üst başlığı altında kategorize edilen Kafkas muhacirlerinin ekseriyeti, Rumeli’den gelenlerin aksine, Türkçe bilmiyordu. Devletin kapısını çaldıklarında kendilerinden önce göç etmiş ve zaman içinde Türkçeyi öğrenmiş hemşehrilerinden oluşan resmi tercümanların sunduğu hizmetten yararlanan Çerkeslere dair memurların ve mahkemelerin ürettiği sayısız kayıt ve yazışma, “lisân-ı Türkîyi”3 anlamak ve konuşmak konusunda yaşadıkları sıkıntıların gündelik yaşamlarını etkilediğini ve kendilerini daha iyi anlatmanın (ve gerektiğinde savunmanın) önünde engel oluşturduğunu ima etmektedir.4 Ancak bunun yarattığı zorlukları aşan daha yakıcı sorunlar vardı.
Zaman zaman beslenme, barınma ve bir yere iskân edilme gibi muhacirlere özgü meseleleri aşan ve devletin Kafkaslardan göç edenlerle ilgili politikalarının merkezine yerleşen kölelik, Çerkeslerin hatırı sayılır bir kısmını yakından ilgilendiriyordu. 1860’ta kurulan Muhacirin Komisyonu’nun5 varlık sebeplerinden biri olan ve hür Çerkesleri de içine çekebilen bu zorlu ve karmaşık mesele hukuk, emek, bürokrasi ve sosyo-kültürel algılar gibi farklı başlıkların tümünün ilgi alanına giriyordu. Çerkes köleleri öteden beri yakından tanıyan, hanelerinde istihdam eden ve eş adayı olarak gören Osmanlılar6 göçün yoğunlaştığı 1850’ler ve 1860’larda yeni bir durumla karşı karşıya olduklarını kabul edecektir. Göç dalgası, Osmanlıların, köleliğin “sevimsiz” bulacakları, yadırgayacakları ve duruma bağlı olarak İslam Hukuku’na ya da “insan onuruna” aykırı görecekleri farklı bir yüzüyle tanışmasını sağlayacaktır. Neticede devlet, siyah köle ticaretine yönelik müdahale ve yasaklardan bağımsız bir şekilde durumu kontrol altında tutmaya dönük girişimlerde bulunacak; Çerkes köleliğinin ve köle ticaretinin yeniden düzenlenmesini ve tarif edilmesini zorunluluk olarak görecektir.
Özellikle birkaç husus bürokrasinin içinde rahatsızlık uyandırıyordu. Sınıflı bir toplumsal yapıya sahip Çerkesler arasında önemli bir kitleyi oluşturan köleler evleniyor ve çoluk çocuk sahibi oluyordu. Ne var ki bu çocuklar sahiplerinin arzusuna bağlı olarak alınıp satılabiliyordu.7 Çocukların ya da yaşı ilerlemiş kölelerin, ailelerinin dağılması pahasına, alınıp satılmaları Osmanlıların hoşuna gitmiyor, en hafif tabirle, “garip” karşılanıyordu. Göçe bağlı olarak köle satışlarında büyük bir hareketliliğin yaşandığı 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde memurlar arasındaki yazışmalarda konuya yaygın olarak dikkat çekilecektir.8 Diğer taraftan göç edenlerin yanlarında getirdikleri 150 bin kadar kölenin çoğu “tarım” kölesiydi.9 Osmanlılar tarımsal alanlarda köle kullanımına tamamen yabancı değillerdi. Ancak eski zamanlarda sınırlı alanlarda var olmuş ve önemli oranda unutulmuş “tarım köleliği”10 Çerkes göçüyle birlikte yeniden hatırlanacak ve bir tartışma alanı olarak ortaya çıkacaktır.
Hür (anne babadan doğan) Çerkeslerin köle olarak alınıp satılmasının yarattığı tartışma ve rahatsızlık daha büyüktü. İslam Hukuku’nun gayrimeşru kabul ettiği bu ticaret bürokrasinin içindeki hassasiyete karşın zaman zaman Çerkes olmayanları dahi içine çekecek kadar cazip, kârlı ve yaygındı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı takip eden yıllarda Üsküdar’da birkaç kadın, Rumeli’den göç edenlerin çocuklarını Çerkes adı altında sattıkları gerekçesiyle Trablusgarp’a sürgün edilecektir.11 Öyle ki bazıları, İslam Hukuku’nu uygulamakla yükümlü olan mahkemelerin önünde dahi hür Çerkesleri alıp sattıklarını ifade edecek kadar pervasızlaşabiliyordu.12 Aile ve akrabalarını göç yollarında kaybetmiş çocuklar ve genç kızlar köle tüccarlarının eline düşme tehlikesi altında bulunuyordu. Devletin, çocukların “kurbanlık koyun gibi” alınıp satılması olarak nitelendirip “ne insanlığa ne de Müslümanlığa yakışır” bulmadığı bu ticarete13 çocukların aile ve akrabaları da dahil olabiliyordu. Yolu Karadeniz kıyılarının Kafkaslardan gelen muhacirlerle dolup taştığı 1860’ların ortalarında Samsun’a düşen Henry J. Van-Lennep umutsuz muhacirlerin çocuklarını sattıklarını, bu durumun birçok Müslüman tarafından “köle stoklarını yenilemek” için fırsat olarak görüldüğünü dokunaklı bir şekilde anlatacaktır.14 Göçe eşlik eden hastalıklar, beslenme ve barınma sorunları15 “Çerkeslerin çocuk ve akrabalarını köle olarak” satma alışkanlığının16 genişlemesine ve yaşama tutunmanın yollarından biri olarak benimsenmesine yol açacaktır. Satılarak İstanbul’a gönderilen çocukların daha iyi bir yaşama kavuşabilecekleri düşüncesi de önemli oranda bu sıkıntıların bir ürünüydü.17
1850’lerin ortalarından itibaren çıkarılan ferman ve emirlerle Çerkeslere çocuklarını ve akrabalarını satmalarının “şi‘âr-ı insâniyete”, İslam’a ve Osmanlı topraklarında nail oldukları medeniyete uygun olmadığı anlatılıyor, hür insanların satılmasının önüne geçilmeye çalışılıyordu.18 “Cinâyet-i azime”19 olarak nitelendirilen bu ticaret kitlesel göçün yarattığı kaosun, onlara yönelik yoğun talebin ve Çerkesler arasında mevcut olan köleliğin oluşturduğu muğlaklığın bir sonucu olarak engellenemiyor;20 yapılan nasihatler, çıkarılan emir ve fermanlar pratikte bir türlü güçlü bir karşılık bulamıyordu. Göç sırasında ve takip eden dönemlerde yaşanan sıkıntılar hür Çerkesleri köleleştirilme tehlikesine karşı savunmasız bırakıyordu.21
Osmanlıların algı ve pratikleri ile Çerkeslerin devam ettirmekte ısrarcı oldukları kadim gelenekleri (âdât-ı kadime) arasındaki uyum sorunu göçün erken dönemlerinde kendini gösterecektir.22 Devlet, bunun yarattığı sorunları İslam Hukuku’nun konuya ilişkin sınırlarını aşındırmamaya özen göstererek çözmeye çalışacak, özellikle tarımsal alanlardaki köleler söz konusu olduğunda zaman zaman zora başvursa da, genellikle esnek politikalar izleyecektir. İkna yöntemlerini ön plana çıkaran devlet kölelerin azat edilmesini ve “mükâtebe” usulünü23 teşvik ediyor, köle sahiplerinin uğrayabileceği zararı telafi edebilecek taviz ve yardımlarda bulunuyor ya da bulunmayı vadediyordu. Dönem boyunca kölelerden oluşan ailelerin aile bütünlüğünün zarar görmemesi ya da aileye mensup kişilerin satılmaması gerektiği üzerinde ısrarla durulacak, 25-30 yaşını geçmiş çoluk çocuk sahibi köleler ile yaşı ilerlemiş olanların satılmaması gerektiği sürekli hatırlatılacaktır. Ne var ki insan onuruna ve İslami öğelere vurgu yapılarak hürriyeti yücelten tembih ve tavsiyeler hür Çerkeslerin köle olarak satılmasının ve kölelerden oluşan ailelerin dağılmasının önüne geçmeye yetmiyordu.
Çerkes köle ticaretine el atmadan hür insanların “kurbanlık koyun gibi” alınıp satılmasını engellemenin imkânsız olduğunu birkaç yıl içinde iyice idrak eden Osmanlı bürokratları 1860’ların ortalarında, kısa bir dönem için de olsa, daha sert tedbirlere yönelmek zorunda kaldı. Sadrazam Fuad Paşa’nın imzasını taşıyan 24 Temmuz 1864 tarihli emirnamede (emirnâme-i sâmi) göçün yarattığı kaosun köle ile hür olanları “itiraz olunamayacak” bir şekilde birbirinden ayırmayı engellediği üzerinde durulacak, bu nedenle “gâile-i iskân bertaraf oluncaya değin” Çerkes köle alım satımının durdurulması gerektiğine işaret edilecektir.24 Köle ticaretinin düzenlenmesinin ve kontrol altına alınmasının gerekliliğine yönelik geniş bir mutabakat vardı ancak kaygı duyulan bundan ziyade hür olanların alınıp satılmasıydı.
Emirnamenin kısa vadeli etki ve sonuçları ya da ne kadar başarılı olduğu hakkında tahmin yürütmek güçtür. Çerkes köleler İstanbul mahkemeleri aracılığıyla alınıp satılmaya devam edilecektir.25 Ancak düzenlenmek/engellenmek istenen bundan ziyade özellikle Çerkes muhacirlerin yığıldığı Karadeniz kıyılarından İstanbul’a yönelik köle akışı olmalıydı. Gerçekten de takip eden dönemde Karadeniz kıyıları ile İstanbul arasındaki köle hareketliliğinin ciddi oranda gerilediğine dair bulgular mevcuttur.26 Yasaktan sadece iki-üç ay sonra Padişah Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Vâlide Sultan’ın27 Karadeniz kıyılarından satın aldığı cariyelerin “memnu‘iyet-i mevcude”den dolayı İstanbul’a gönderilmesinde sorunlar yaşanacaktır.28
Buna karşın yasakların orta ve uzun vadede etkili olduğunu iddia etmek mümkün olmaktan uzaktır. Yasağı savunan ve devam ettirmekten yana olan devlet adamlarının varlığına karşın Çerkes köle ticaretinin ve hür insanların alınıp satılmasının önü alınamıyordu. Ticaretin bütün canlılığıyla devam ettiği 1860’ların ikinci yarısında devlet çabalarını kölelerden ziyade hür insanların alınıp satılmasını engellemeye ve satılanların hürriyetini kazanmalarına yardımcı olmaya yoğunlaştıracaktır.29 Ancak durumları kanunla düzenlenmediğinden hürriyet iddiasında olan köle ya da köleleştirilmiş Çerkeslerin, İslam Hukuku’nun konuyla ilgili hükümleri çerçevesinde mahkemeye başvurmaları ve burada hürriyetlerini kanıtlamaları bekleniyordu.30 Devletin kapısını çalanlara sürekli hatırlatılan bu husus mahkemenin/mahkemelerin hürriyetlerine kavuşma mücadelesi veren köle ya da köleleştirilmiş Çerkeslerin yaşamındaki hayati yerine ışık tutmaktadır.
Ne var ki hürriyet arayışı içinde olanlar ya da tam tersine onlar üzerinde hak iddia edenler istedikleri her mahkemeye başvuramıyordu. Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi olağanüstü bir dönemde süreci düzenleme ve kontrol altında tutma çabasının bir sonucu olarak İstanbul’da hürriyet davalarının görüldüğü ve karara bağlandığı yegâne mahkemeydi. Makale temel olarak bu mahkemenin, göçün ve kölelik etrafındaki tartışma ve davaların yoğun olduğu 1860’lı ve 1870’li yıllara ait kayıtlarını kullanarak Osmanlı topraklarına köle olarak getirilmiş ya da farklı yollar ve hileler kullanılarak köleleştirilmiş Çerkeslerin hürriyet iddialarına odaklanmakta; iddia ve başvuruların mahkemeye hangi ilişki ağları sayesinde ulaştığını, nasıl ele alındığını ve sonuçlandırıldığını anlamaya çalışmakta, özellikle iki hususu ön plana çıkarmaktadır. Birincisi mahkemenin nasıl işlediği, bu konuda yaşanan sorunlar ve zaman içinde meydana gelen değişimdir. İkincisi mahkemenin köle ya da köleleştirilmiş Çerkeslerin hürriyet arayışı içindeki yeri, buraya kimlerin başvurmayı tercih ettiği ya da ulaşmayı başardığı meselesidir. Makalede kullanılan sayısal veriler aynı mahkemenin sadece birkaç yıllık kayıtlarından üretilmiş olup başvuruda bulunanların yaş ve cinsiyet dağılımı, hürriyeti kazanma oranları ve köle sahipliği hakkında bir ön fikir sunmayı amaçlamaktadır.
1 İmparatorluğun son dönemlerinde göçler ve nüfus hareketleri için bkz. Nedim İpek, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1999); Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu 1830-1914 (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010); Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876) (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1997).
2 Kölelerin hangi kabilelerden geldiği kayıtlara geçirilse de Çerkeslik bir üst kimlik niteliğindeydi. Tanımlamalar konusundaki tartışmaya katkı sağlayan şu çalışmaya bakmak yararlı olacaktır; Elbruz Aksoy, Beyaz Köleler Son Sesler (İstanbul: İletişim Yayınları, 2022). Ayrıca Leyla Açba, Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010), s. 44.
3 İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi (İMŞSA), Rumeli Kazaskerliği ve Sadareti Şer‘iyye Sicilleri (RŞS) 549, 13a/2 (27 Rebiülevvel 1281/30 Ağustos 1864); 551, 33a/1 (28 Safer 1281/1 Ağustos 1864).
4 Makalede kullanılan hürriyet davalarıyla ilgili kayıtların büyük bir kısmında tercümanların duruşma sırasında mahkemede hazır bulundukları belirtilmektedir. Türkçe konuşamamanın yarattığı iletişim ve uyum sorunları dönemin edebiyatına da konu olmuştur. Bkz. Samipaşazade Sezai, Sergüzeşt (İstanbul: Kitabhane-i Sûdi, 1924).
5 David Cameron Cuthell Jr., “The Muhacirin Komisyonu: An Agent in the Transformation of Ottoman Anatolia” 1860-1866 (doktora tezi), Columbia University, 2005, s. 230. Farklı isimler altında da olsa içinde muhacir kelimesi geçen komisyonlar 1850’lerden İmparatorluğun sonuna değin varlığını her daim sürdürecektir. Bkz. Ufuk Erdem, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Muhacir Komisyonları ve Faaliyetleri (1860-1923) (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018).
6 Ehud R. Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890 (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994); Madeline C. Zilfi, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kölelik ve Kadınlar (1700-1840) (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018); Y. Hakan Erdem, Osmanlıda Köleliğin Sonu 1800-1909 (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2013).
7 Mehmed Fetgeri Şuenu, Osmanlı Âlem-i İctimâ‘isinde Çerkes Kadınları (İstanbul: Zarafet Matbaası, 1914), s. 37-38. Ayrıca Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, s. 15-16; Erdem, Osmanlıda Köleliğin Sonu 1800-1909, s. 74-76. Her iki kitabın tümünde konuya yer yer değinilmiştir.
8 Erdem, Osmanlıda Köleliğin Sonu 1800-1909, s. 69-71.
9 Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, s. 125; Erdem, Osmanlıda Köleliğin Sonu 1800-1909, s. 75. Ayrıca Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA), İrade Meclis-i
Mahsus (İ.MMS), 34/1407 (5 Zilkade 1283/11 Mart 1867). Makalede kullanılan arşiv kayıtlarının hatırılır sayılır bir kısmının konu etrafında yapılan ve burada da, en azından bir kısmına, atıfta bulunulan araştırmalar tarafından kullanıldığını ve tartışıldığını belirtmekte yarar bulunmaktadır.
10 Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, s. 152-154; Halil İnalcık, “Osmanlı İmparator luğu’nda Köle Emeği,” Doğu Batı Makaleler II (Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2008), s. 132-138; Konstantinos Moustakas, “Slave Labour in the Early Ottoman Rural Economy: Regional Variations in the Balkans during the 15th Century”, Frontiers of the Ottoman Imagination Studies in Honour of Rhoads Murphey, ed. Marios Hadjianastasis (Leiden: Brill, 2014), s. 29-43.
11 Sürgün tarihi birkaç yıl öncesine gitmektedir. BOA, Bâbıâli Evrak Odası (BEO), 303/22678 (5 Rebiülahir 1311/16 Ekim 1893). Hür insanların köle olarak satılması meselesine dair bkz. Ali Akyıldız, “Herkesin Bildiği Sır: Osmanlı Toplumunda ve Padişah Hareminde Gayrimeşru Köle ve Cariyeler,” Türklük Bilgisi Araştırmaları/Journal of Turkish Studies: Özer Ergenç Armağanı I, 51 (2019), s. 177-217.
12 İMŞSA, RŞS 547, 3b/3 (22 Şaban 1279/12 Şubat 1863); 555, 6a/1 (12 Muharrem 1282/7 Haziran 1865). Ayrıca Abdullah Saydam, “Esir Pazarlarında Yasak Ticaret: Hür İnsanların Satılması,” Toplumsal Tarih, 28 (1996), s. 43-49.
13 BOA, Yıldız Esas Evrakı (Y.EE), 94/29 (14 Şevval 1283/19 Şubat 1867).
14 Henry J. Van-Lennep, Travels in Little-Known Parts of Asia Minor, vol. 1 (London: John Murray, 1870), s. 43-46; BOA, Meclis-i Vâlâ Evrakı (MVL), 815/28 (25 Rebiülevvel 1275/2 Kasım 1858).
15 Çerkeslerin göç yollarında ve ulaştıkları yerlerde yaşadıkları sıkıntılara değinen çok sayıda rapor ve belge üretilmiştir. Bunlardan sadece birisi için bkz. Nazan Çiçek, “‘Talihsiz Çerkeslere İngiliz Peksimeti’: İngiliz Arşiv Belgelerinde Büyük Çerkes Göçü (Şubat 1864-Mayıs 1865),” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 64/1 (2009), s. 57-88.
16 Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, s. 99. Çerkeslerden ve Gürcülerden hala köle ve cariye olanların “kısm-ı a‘zamı herhalde esasen hür oldukları halde vatan-ı kadimleri olan Kafkasya’dan muhâceret yüzünden uğramış oldukları fakr ü zaruretin netâyic-i elimesinden olarak satılmış olanlardır.” Haytuk Tevfik Talat ve Gotuk Halid, “Esir Ticâreti,” Sadâ-i Millet, 111 (9 Rebiülevvel 1328/21 Mart 1910), s. 4. Ayrıca İMŞSA, RŞS 556, 15a/1 (24 Receb 1282/13 Aralık 1865); 562, 15b/3 (2 Rebiülahir 1284/3 Ağustos 1867).
17 Şuenu, Osmanlı Âlem-i İctimâ‘isinde Çerkes Kadınları ve Açba, Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları.
18 BOA, Sadaret Mektubî Kalemi Meclis-i Vâlâ Evrakı (A.MKT.MVL), 140/4 (3 Şaban 1278/3 Şubat 1862).
19 BOA, Sadaret Mektubî Kalemi Nezaret ve Devair Evrakı (A.MKT.NZD), 226/54 (27 Şevval 1273/20 Haziran 1857).
20 BOA, Y.EE: 94/29, (14 Şevval 1283/19 Şubat 1867).
21 BOA, İ.MMS, 34/1407 (19 Safer 1281/24 Temmuz 1864); BOA, Yıldız Perakende Evrakı Başkitabet Dairesi Maruzatı (Y.PRK.BŞK), 12/81 (15 Cemaziyelahir 1305/28 Şubat 1888); Rûznâme-i Ceride-i Havâdis, 203 (25 Safer 1282/20 Temmuz 1865), s. 1.
22 BOA, İ.MMS, 34/1407, (19 Safer 1281/24 Temmuz 1864); BOA, Dahiliye Nezareti Mektubî Kalemi Evrakı (DH.MKT), 181/34 (21 Cemaziyelevvel 1311/30 Kasım 1893). Ayrıca Aksoy, Beyaz Köleler Son Sesler. Kitabın özellikle ilk üç bölümünde yer yer konuya değinilmiştir.
23 Bkz. Fahrettin Atar, “Mükâtebe,” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), 2006, XXXI, s. 531-533.
24 “…şu nakl ve iskân maddesi arasında ahrâr ile üserâyı tefrik ettirmek ve buna itiraz olunamayacak yolda bir kaide vaz‘ ve tay‘in eylemek kâbil olmadığından şu gâile-i iskân bertaraf oluncaya değin üserâ-yı muhacirinin bey‘ ve fürûhtu maddesinin tehir ettirilmesi lazım gelenlere ekîden tavsiye ve iş‘âr kılınmış olmağla …”. BOA, İ.MMS, 34/1407 (19 Safer 1281/24 Temmuz 1864). Ayrıca Erdem, Osmanlıda Köleliğin Sonu 1800-1909, s. 147.
25 Bkz. İMŞSA, RŞS 556, 8b/4 (18 Cemaziyelevvel 1282/9 Ekim 1865).
26 Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, s. 131-132.
27 Vâlide Sultan için bkz. Ali Akyıldız, “Pertevniyal Vâlide Sultan,” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), 2007, XXXIV, s. 239-240.
28 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı (İBBAK), Pertevniyal Vâlide Sultan Evrakı (PVS.EVR), 4172 (11 Cemaziyelevvel 1281/12 Ekim 1864).
29 Erdem, Osmanlıda Köleliğin Sonu 1800-1909, s. 145-158.
30 BOA, Şurâ-yı Devlet Evrakı (ŞD), 2464/9 (10 Rebiülevvel 1300/19 Ocak 1883).
Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi ve Hürriyet Davaları
İstanbul’da hürriyet arayışı içinde olan köle ya da köleleştirilmiş Çerkeslerin yolu mutlaka Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’ne çıkıyor, farklı kurumlara yaptıkları başvurular nihai bir karara bağlanmak üzere buraya yönlendiriliyordu. 1860’larda ve 1870’lerde mahkemenin gündelik iş yükünde hürriyet davalarının önemli bir ağırlığı mevcuttu.31 Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle İstanbul’da, kadı (şer‘i) mahkemelerinin zaman içinde belli meselelerde uzmanlık geliştirmeleri görülmemiş bir pratik değildi. Mesela Davudpaşa Mahkemesi, 18. yüzyılın son çeyreği gibi erken bir tarihte dahi İstanbullular için aile içi hukuki meselelerin ana çözüm yerlerinden birine dönüşmüştü.32 Benzer bir şekilde kenti besleyen önemli su yollarının üzerinde olması Eyüp’teki mahkemenin konuyla ilgili uzmanlık geliştirmesini sağlamıştı.33 Ancak mahkemelerin belli konulardaki davaları görmek üzere resmi olarak yetkilendirilmesi suiistimalleri önlemeye ve süreç üzerindeki kontrolleri artırmayı amaçlayan çeşitli hassasiyetlerin sonucuydu. Hürriyet davaları bu hassas alanlardan birini oluşturuyordu. 19 Ocak 1883 tarihli bir yazışmada hürriyet meselesi etrafındaki davalara kazaskerlik mahkemesinde bakılmasının “öteden beri câri” olan “kadim” bir usul olduğu belirtilecektir.34
Aslında bu usul 18. yüzyılın ortalarına, 1730’lar ve 1740’larda gerçekleşen Osmanlı-İran Savaşlarının ardından yapılan muahedelere kadar eskiye gidiyordu. Muahedeler savaş esirlerinin de serbest bırakılmasını öngörüyordu.35 Ancak çoğunluğu köle olarak alınıp satılmış olan savaş esirlerinin hürriyetlerine kavuşup, isterlerse doğdukları topraklara dönmeleri hür anne babadan doğduklarını, bir anlamda savaş esiri olduklarını, ispat etmeleri şartına bağlıydı.36 Acem (İran) kökenlilerin hürriyet iddiaları önceleri İstanbul’daki farklı mahkemelerde görülebiliyordu.37 Ancak konunun hassas ve suiistimale açık olması kontrol edilmesine yönelik bir gereklilik de üretiyordu. Neticede 1750’lerin ortalarında bir fermanla Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi ön plana çıkarılacak ve İstanbul’da hürriyet davalarının görülebileceği tek mahkeme olarak yetkilendirilecektir.38 İstanbul’da bulunan mahkemelere gönderilen ferman hürriyet davalarındaki suiistimalleri vurguluyor, başvuruların kazaskerlik mahkemesine yönlendirilmesini emrediyordu.39 Zaman içinde olağanüstü koşulların ortadan kalkmasına bağlı olarak münferit hürriyet iddia ve davaları tekrar farklı mahkemelerde karara bağlanacaktır.40 Bu durum 1750’lerin ortalarında çıkarılan fermanın yeniden hatırlatılmasına vesile oluyordu.41
1850’ler ve 1860’lardaki yoğun Çerkes göçüyle tetiklenen kölelik ve hürriyet meselesi birçok bileşeni olan, yönetilmesi oldukça meşakkatli yeni bir döneme işaret ediyordu. Davaların takip edilmesine, sürecin kontrol altında tutulmasına ve kararlarını kimsenin sorgulamaya yeltenmeyeceği bir mahkemenin varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuluyordu. Böylece 1850’lerin ikinci yarısında ve 1860’larda çıkarılan emirlerde, kölelerle ilgili diğer tüm meseleler eskiden olduğu gibi farklı mahkemelerde görülmeye devam edilirken,42 hürriyet iddialarının mutlaka Bâb-ı Meşihat’a havale edilmesi ve burada bulunan Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nde sonuca bağlanması emredilecektir. Emirlerden sürecin sadece İstanbul’da değil taşrada da kontrol altında tutulmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. 24 Haziran 1860 tarihinde köleler ve sahipleri arasında çatışma riskine sahip yoğun Çerkes nüfusunun bulunduğu vilayetlere gönderilen bir sadrazam emrinde hürriyet iddia ve davalarının vilayet ve sancak merkezlerine havale edilip İslam Hukuku’na uygun bir şekilde, yalnızca burada karara bağlanması emredilecektir. Emirde kaza meclislerinin, muhtemelen kontrolü sağlamanın güçlüğü ve suiistimalleri önlemenin zorlukları hesaba katılarak, bu tür iddia ve davaların dışında tutulmasının gerekliliği özellikle belirtilecektir.43 Vilayet ve sancak meclislerinde sonuca bağlanamayan hürriyet iddia ve davaları İstanbul’a havale ediliyordu. Dolayısıyla kazaskerlik mahkemesi taşradan gelen hem bir sonuca bağlanmamış hem de tekrar görülmesi istenen davaların da tek çözüm merciiydi.44
1860’ların ortalarında hürriyet iddia ve taleplerine yönelik yoğunluğun oluşturduğu baskı ayrıca kimsesizlerin ve taşradan gelenlerin davalarının görülmesinde yaşanan gecikmelerin devlete çıkardığı maliyet yetki meselesiyle ilgili çeşitli kaygıların dile getirilmesine yol açacaktır. Meclis-i Vâlâ ile Sadaret arasındaki yazışmalarda hürriyet davalarının şeyhülislamın huzurunda haftanın yalnızca bir gününde görülmesinin yarattığı gecikmenin Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile İstanbul kadısının sürece dahil edilmesiyle aşılabileceği belirtilecektir.45 Buradan Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile İstanbul kadısının muhakeme süreçlerine dahil olduğu sonucu çıkarılabilir.46 Ancak öyle anlaşıyor ki bu önerinin pratikteki karşılığı sınırlı kalacaktır. Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin aynı tarihlerdeki kayıtları şeyhülislamın47 yanında Rumeli kazaskerinin de davalara baktığını göstermektedir. Buna karşın Anadolu kazaskerinin ya da İstanbul kadısının süreçte aktif roller üstlendiklerine dair bir işaret yoktur. Burada önemli olan davaların kimin tarafından görüldüğünden ziyade hürriyet meselesiyle ilgili muhakeme işlemlerinin yalnızca bir mahkeme üzerinden sürdürülmesinde ısrarcı olunmuş olmasıdır.
Taşıdığı öneme karşın Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin hürriyet arayışında olan Çerkesleri temsil etme konusundaki sınırlılıkları gözden kaçırılmamalıdır. Mahkeme, hürriyet arayışı içinde olan herkese eşit uzaklıkta değildi (Şekil 1). İstanbul’da bulunan ve cariye olarak nitelendirilen kadın köleler mahkemeyi etkili bir şekilde kullanıyor, buraya nispeten rahat ulaşabiliyorlardı. Bunun cariyelerin İstanbul’daki köle nüfusunda sahip olduğu ağırlığın doğal bir uzantısı olduğu kabul edilmelidir. Eviçi hizmetlerde istihdam edilen ve eş adayı olarak görülen Çerkes cariyeler İstanbul’da çoğunluğu oluştururken, erkek köleler ve aileleri daha çok taşrada sahipleriyle birlikte yaşıyorlardı. Dava süreçlerinin zaman içinde mahkemeye erişimi kolaylaştıracak şekilde yeniden düzenlenmesine karşın taşradan gelen başvurular sınırlı kalacaktır. Hürriyet davalarının vilayet ve sancak meclislerinde görülebilmesinin yanında ulaşım imkânlarının kısıtlılığı, maddi yoksunluklar ve köle ya da köleleştirilmiş kişiler üzerinde hak iddia edenlerin onların mahkemeye gitme isteğini görmezlikten gelmesi/gelebilmesi gibi farklı sebepler böyle bir sonuç üretiyordu. Taşradan İstanbul’a ulaşan ya da havale edilen hürriyet iddia ve davaları genellikle bireysel değil aileleri dağılan, dağılmak üzere olan kişilerin ya da tarım kölelerinin toplu başvurularından oluşuyordu.48 Diğer taraftan memurlar arasındaki yazışmalarda kendilerinden sıkça bahsedilmesine ve göçün yarattığı kargaşa ortamında köleleştirilmeye en müsait gruplardan birini oluşturmalarına karşın çocukların mahkemede temsil edilme oranları son derece düşüktü.49 Köleleştirilmiş kimsesiz çocukların, eğer yolları herhangi bir nedenle taşra ya da İstanbul’da devlet kurumlarıyla/görevlileriyle çakışmamışsa, kendi başlarına mahkemeye ulaşmaları neredeyse imkânsızdı.

İfade edilen sınırlılıklarına karşın Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin kayıtları Çerkes köleliği ve hürriyet meselesiyle ilgili mevcut bilgi birikimini birkaç bakımdan zenginleştirebilecek niteliktedir. Birincisi hürriyet davalarından yola çıkarak başvuruda bulunanların mahkemeye nasıl ulaştıkları, ilişki ve yardımlaşma ağları, akrabalık ilişkileri ve devletin süreçteki rolü hakkında fikir yürütmek mümkündür. İkincisi başvuruda bulunanların çoğunluğunun temel amacı iddia ettikleri hürriyeti elde etmekti. Ancak davalar konuyu detaylandırmaya imkân vermekte, kişilerin mahkemeye gelmesini tetikleyen olaylar zinciri hakkında bilgi edinmeyi sağlamaktadır. Üçüncüsü davalar ve bunların neticeleri hürriyetin nasıl bir zemin üzerinden elde edilebildiğini ya da tam tersine köle kalınabildiğini anlama fırsatı sunmaktadır. Taraflar mahkeme süreci boyunca iddialarının doğruluğunu kanıtlamak için, hile ve acındırma taktikleri de barındıran, çeşitli stratejilere başvurmaktan çekinmiyordu. Dördüncüsü, diğer mahkemelerle birlikte, Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin kayıtları hürriyetlerini elde eden Çerkeslerin ne yaptıkları, yaşamlarına nasıl devam ettikleri hakkında ipuçları sunmaktadır. Beşincisi buraya yansıyan davalar ve bunların nasıl ele alındığı ve sonuçlandığı mahkemenin konuyla ilgili işleyişini ve Meşihat’ın tutumunu anlamayı kolaylaştırmaktadır.
Meşihat’ın Çerkes köleliğine ve hürriyet iddialarına yönelik tutumunun süreklilik içinde anlaşılmasına büyük katkılar sağlayabilecek bu kayıtlar, mahkemeye yaygın olarak atıfta bulunulmasına dolayısıyla öneminin farkında olunmasına karşın, şaşırtıcı bir şekilde Osmanlı kölelik çalışmalarının ilgisini çekmemiştir.50 Çerkes köleliğiyle ilgili tartışmaların gelişimi ve hürriyet iddialarının nasıl ele alındığı/alınacağı üzerinde belirleyici bir yeri olan Meşihat’ın tutumu mevcut literatürde genellikle kurumlar arası yazışmalar ve münferit vakalar/davalar üzerinden değerlendirilmiştir. Bu çerçevede Meşihat’ın tutumu kölelere ve hürriyet iddiasında bulunanlara karşı “katı”; mahkemede geçirilen zaman efendileri/sahipleri önceleyen bir süreç olarak tasvir edilmiştir.51 Aslında Meşihat’ın Çerkes köleliğine ve hürriyet iddialarına ilişkin tutumu genel olarak devletin konu üzerinde söz hakkına sahip, karar verme konumundaki diğer kurumlarıyla paralellik içindeydi. Bu makale, İslam Hukuku’nu uygulamakla yükümlü olan Meşihat’ın ve davalara bakan Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nin yapılan başvuruları ve özellikle şüpheli durumları “darü’l-İslam’da esas olan hürriyettir”52 prensibinden yola çıkarak ve iddia sahiplerinin yani köle ya da köle olduğu iddia edilenlerin lehine sonuçlar üretecek şekilde yorumladığını savunmaktadır. Ancak mahkeme bunu yaparken bazı bürokratların ve başvuruda bulunanların bir kısmının dile getirdiği “Osmanlı topraklarında herkes hürdür”53 gibi söylemlerden de kesinlikle uzak duruyordu.
31 Fabio L. Grassi, Yeni Bir Vatan: Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu’na Zorunlu Göçü (1864) (İstanbul: Tarihçi Kitabevi, 2017), s. 133.
32 Bkz. Leyla Kayhan Elbirlik, “Reflections of Modernity in the Eighteenth Century: The Specialization of the Davud Paşa Court in Marriage-Related Disputes,” Archivum Ottomanicum, 33 (2016), s. 119-135.
33 Bkz. Ahmet Tabakoğlu, “Osmanlı İstanbul’unun Su Tarihi”, Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi, c. 6, ed. Coşkun Yılmaz (İstanbul: İBB Kültür AŞ, 2015), s. 85.
34 “Rumili Sadâret-i Aliyesinde ve icâbına göre huzûr-ı hazret-i fetvâpenâhilerinde zî’l-yed veya vekil-i şer‘ileri muvacehelerinde muhâkeme olmaları … kâide-i kadimeden olmağla …”; BOA, ŞD, 2464/9 (10 Rebiülevvel 1300/19 Ocak 1883).
35 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV. Cilt, 1. Bölüm (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1982), s. 233, 309. 18. yüzyılda savaş esirleri hakkında bkz. Fatma Sel Turhan, 18. Yüzyıl Osmanlı’da Savaş Esirleri (İstanbul: Vadi Yayınları, 2018). Çalışmada Acem esirlere/kölelere değinilmemiştir.
36 Anlaşmaları takip eden fermanlar Acem esirlerin alım satımını yasaklayacaktır. Bkz. İzzet Sak, “İranlı Kölelerin Satışının Yasaklanması ve İlgili Fermanlar,” Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1 (1994), s. 259-266.
37 Bu çerçevede örnek olarak İMŞSA, Bâb Şer‘iyye Sicilleri (BŞS) 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205 ve 206 numaralı defterlere bakılabilir.
38 Mustafa Şentop, Osmanlı Yargı Sistemi ve Kazaskerlik (İstanbul: Klasik Yayınları, 2005), s. 134. Aynı sayfada bulunan dipnot 64 konuyla ilgili yararlı ayrıntılar barındırmaktadır.
39 İMŞSA, Ahi Çelebi Şer‘iyye Sicilleri (AŞS) 200, 1a/1 (Evail-i Safer 1168/17-27 Kasım 1754).
40 Örnekler için bkz. İMŞSA, AŞS 376, 7b/19 (28 Cemaziyelevvel 1233/5 Nisan 1818); İMŞSA, Üsküdar Şer‘iyye Sicilleri (ÜŞS) 540, 22a/2 (24 Receb 1210/3 Şubat 1796); İstanbul Kadı Sicilleri 86 İstanbul Mahkemesi 137 Numaralı Sicil (H. 1236-1238/M. 1821-1822), çeviri yazı Ayhan Işık-Esra Yıldız (İstanbul: Kültür AŞ, 2019), s. 155 (26a/3).
41 İMŞSA, AŞS 390, 1a/1 (Evail-i Cemaziyelahir 1240/21-30 Ocak 1825). 42 Mesela bkz. İMŞSA, Davudpaşa Şer‘iyye Sicilleri (DŞS) 134, 4b/3 (22 Rebiülevvel 1278/27 Eylül 1861).
43 BOA, Sadaret Mektubî Mühimme Kalemi Evrakı (A.MKT.MHM), 186/34 (5 Zilhicce 1276/24 Haziran 1860). Emirnameye taşradan verilen cevaplar için bkz. BOA, Sadaret Mektubî Kalemi Umum Vilayat Evrakı (A.MKT.UM), 413/92 (21 Zilhicce 1276/10 Temmuz 1860); BOA, A.MKT.UM, 417/41 (29 Zilhicce 1276/18 Temmuz 1860); BOA, A.MKT.UM, 417/48 (27 Zilhicce 1276/16 Temmuz 1860); BOA, A.MKT.UM, 419/93 (22 Zilhicce 1276/11 Temmuz 1860); BOA, A.MKT.UM, 422/43 (5 Safer 1277/23 Ağustos 1860).
44 Bkz. BOA, MVL, 720/28 (21 Zilkade 1282/7 Nisan 1866). 45 BOA, İ.MMS, 31/1285 (26 Cemaziyelahir 1282/16 Kasım 1865). 46 Akyıldız, “Herkesin Bildiği Sır,” s. 201. 47 Şeyhülislamın hazır bulunduğu davaların Salı günleri görüldüğü özelllikle belirtiliyordu.
48 BOA, MVL, 720/28 (21 Zilkade 1282/7 Nisan 1866); BOA, DH.MKT, 181/34 (21 Cema zi yelevvel 1311/30 Kasım 1893). Ayrıca Ehud R. Toledano, Suskun ve Yokmuşçasına: İslâm Ortadoğusu’nda Kölelik Bağları (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010), s. 55-139.
49 Mahkemeye gelenlerin çocuk mu yetişkin mi görüldüğü/kabul edildiği, dava sürecini yakından ilgilendirdiğinden, şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirtiliyor ve kayıt altına alınıyordu. 18. yüzyıla kadar geri götürülebilecek bir süreç içinde çocukların artan bir şekilde yaşları da zikredilmeye başlanacak, 19. yüzyılına gelindiğinde mahkeme kayıtlarına giren çocukların neredeyse tümünün, çocuk olduklarının belirtilmesinin yanında, yaşları da kayıt altına alınacaktır. Osmanlıların İslam Hukuku çerçevesinde şekillenen çocukluk algıları ve çocukluktan yetişkinliğe geçiş için bkz. Yahya Araz, Osmanlı Toplumunda Çocuk Olmak 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Başlarına (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2013). 50 Osmanlı kölelik literatürü üzerine son dönemlerde yapılmış etraflı bir değerlendirme için bkz. Suraiya Faroqhi, Slavery in the Ottoman World: A Literature Survey (Berlin: EB Verlag, 2017).
51 Ceyda Karamursel, “Transplanted Slavery, Contested Freedom, and Vernacularization of Rights in the Reform Era Ottoman Empire,” Comparative Studies in Society and History, 59/3 (2017), s. 704-714.
52 İMŞSA, RŞS 559, 32a/2 (22 Receb 1283/30 Kasım 1866). 53 Bkz. BOA, MVL, 964/64 (15 Zilhicce 1279/3 Haziran 1863); BOA, İ.MMS, 34/1407 (5 Zilkade 1283/11 Mart 1867).
Muhakeme Süreçleri, Sorunlar ve Düzenlemeler
İslam-Osmanlı Hukuku hürriyet iddiasında bulunan kölelerin ve köleleştirilmiş olanların bizzat ya da vekilleri aracılığıyla mahkemeye başvurup kendilerini anlatmalarına imkân tanıyordu. Osmanlı mahkemeleri bu başvurulara alışkındı. Mahkemelerin gündelik işleyişini, kayıt tutma pratiklerini yakından ilgilendiren ve dava tutanaklarının belli standartlara bağlı kalınarak tutulmasında kâtiplere yol gösteren sakk mecmualarında, hürriyet iddia ve davalarının nasıl ele alınacağı ve hangi ayrıntılara bağlı kalınarak kayıtlara geçirileceği örneklerle anlatılmıştır.54 Böyle bir birikimle Çerkes göçünü karşılayan Osmanlılar, hür insanların alınıp satılmasında ve hürriyet davalarında yaşanan büyük artışa karşın, başlangıçta mahkemelerdeki mevcut teamüllere ve işleyişe dokunmadılar. Hürriyet iddia ve tartışmaları üzerindeki kontrolü sağlamaya çalışmakla yetinip mesela taşrayla ilişkilerin nasıl kurulacağı, başka bir deyişle taşradan gelenlerin hürriyet davaları sonuçlanıncaya kadar nerede kalacakları, ulaşım masrafları ve şahitleri İstanbul’un dışında olanlara nasıl ulaşılacağı gibi meselelerle daha az ilgilendiler. Ancak çok kısa bir zaman içinde, 1866’da, Mısırlı Esirci Hacı Süleyman Ağa’nın köleleri olduğu gerekçesiyle üzerlerinde hak iddia ettiği beş Çerkes çocuğun55 hürriyet davalarının yaşattığı derin hayal kırıklığı, dava süreçlerini ilgilendiren adımlar atmaları gerektiğinin farkına varmaları sonucunu doğurdu.56
Bu olayı ve dava sürecini sıradan olmaktan çıkaran önce Zaptiye Nezareti’nin ardından bürokrasinin farklı kanatlarının sürece ilgi göstermiş ve müdahil olmuş olmalarıdır. Zaptiye Nezareti memurları 1866’da, Hacı Süleyman Ağa’nın Mısır’a götürmeye çalıştığı beş Çerkes çocuğa el koyacaktır. Çocukları satın aldığını ve kendi malı olduğunu iddia eden Hacı Süleyman Ağa, 5 Temmuz 1866’da bir dilekçeyle konunun mahkemeye taşınmasını talep edecektir. Dilekçesinden, el konulan çocukları satın aldığını ifade etmesine karşın, aslında mahkemede kaybetmeyi de göze aldığı anlaşılmaktadır. Bir esir tüccarı olarak temel amacı onları elde tutmaktan ziyade sermayesini kurtarmaktı. Ona bu imkânı sağlayabilecek yegâne kurum mahkemeydi. Fiyatlarından anlaşılacağı üzere çocuklara bir servet ödemişti.57 Hür olduklarının ispatlanması halinde eline hüccetini alacak ve onları satın aldığını iddia ettiği kişilerden parasını tahsil edebilecekti.58 Olayın mahkemeye taşınmasını sağlamak Hacı Süleyman Ağa için seçeneklerin en iyisiydi. Bu anlamda süreci heyecan ve kızgınlıkla takip eden memurların onun duygu ve isteklerini yeterince iyi anladıkları, kullandıkları ve avantaja dönüştürebildikleri söylenemez. Dilekçesinden birkaç gün sonra, 13 Temmuz 1866’da, Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’nde görülen hürriyet davalarında Süleyman Ağa lehine karar verilecek, satın alınmış köleleri olduğuna hükmedilen çocuklar kendisine teslim edilecektir. Karar, Zaptiye Nezareti’nin beklentileriyle uyuşmuyordu. Nezarete göre çocuklar hürdü; eğer Samsun ve Trabzon’da bulunduğunu iddia ettikleri akrabalarının yanına gönderilmiş olsalardı hürriyetlerini kanıtlayabilirlerdi. Bu kanıya çocukların zaptiyede yapıldığı ifade edilen sorgusundan ulaşılmıştı. Ancak mahkemenin kararı katiydi; Hacı Süleyman Ağa lehine karar verilmesi çocukların “marifet-i hükümetle” memleketlerine gönderilmesini imkânsız kılmıştı.
Esirci Hacı Süleyman Ağa olayı konuyla ilgili literatürde Meşihat’ın hürriyet davalarına yönelik tutumuna ve bürokrasinin diğer kesimleriyle yaşadığı görüş ayrılıklarına örnek olarak gösterilmiştir. Hakan Erdem, mahkemenin Hacı Süleyman Ağa lehine karar vermesini Meşihat’ın Fuad Paşa’nın 5 Haziran 1866’da görevden alınmasını “fırsat” bilerek 24 Temmuz 1864 tarihli emirnameye “karşı gelmesiyle” açıklanabileceğini ifade etmektedir.59 Bu görüş yabana atılmamalıdır lakin konuya eğilirken bazı hususları gözden kaçırmamakta fayda bulunmaktadır. Hacı Süleyman Ağa ve çocuklar arasındaki dava mahkeme için sıradan bir hürriyet meselesiydi. Mahkeme bundan önce de hürriyet davalarına bakıyordu; ilerleyen tarihlerde bakmaya devam edecektir. Davalar sunulan kanıtlara bağlı olarak hürriyet iddiasında bulunanların lehine ya da aleyhine sonuçlanabiliyordu. Bu davadan bir ay önce, 12 Haziran 1866’da yani Fuad Paşa’nın görevi bırakmasından sadece birkaç gün sonra, bir anne ve dört çocuğu Çerkes Arslan Bey’in varislerine karşı açtıkları hürriyet davasını, üstelik devletin yardımını pek almadan, kazanacaktır.60 Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hacı Süleyman Ağa ve çocuklar arasındaki hürriyet davasının Meşihat’ın ve mahkemenin konuya ilişkin tutumunu yansıttığından şüphe duyulmamalıdır. Ancak bu karar bir dayatma ya da bürokrasinin farklı kesimlerini hedef alan bir güç gösterisi olmaktan ziyade konuyla ilgilenen memurların manevra yapma becerilerindeki eksikliği yansıtıyordu.
Mahkeme bu olayda diğer hürriyet davalarında takip ettiği yolu izlemişti. Hacı Süleyman Ağa çocukları nereden ve nasıl satın aldığına dair iddialarını güçlü bir şekilde ortaya koymuştu. Bazıları ona ulaşıncaya kadar birkaç defa satılmış olan çocukların, ifade edilenler doğruysa, nerede olursa olsun akrabalarının olması hürriyetlerini elde etmeleri için büyük bir şanstı. Devletin vasi ve vekil tayin ettiği Tercüman Hüseyin Ağa’nın dava sürecini çocukların lehine çevirebilecek akıllıca bir strateji yürüttüğünü ifade etmek kesinlikle mümkün değildir. Köleleştirilmiş çocukların hürriyetlerine kavuşmalarının önündeki en büyük sorun akrabalarının bilinmiyor olmasıydı. Oysa Hacı Süleyman Ağa’nın elindeki çocukların Samsun ve Trabzon’da akrabalarının olduğu iddia ediliyordu. Tercüman Hüseyin Ağa mahkemede çocukların hür anne babadan doğduklarını ifade etmekle yetinmiş, bunun için hiçbir kanıt sunmamıştır. Muhtemelen bu hususun üzerine biraz daha gidilseydi dava sürecine etki edebilecek sonuçlara ulaşılabilirdi. Çocukların iddia edildiği gibi hür olduklarına tanıklık edecek şahitleri getirmek için en azından zaman talebinde bulunabilir; bu şekilde hareket ederek zaptiyeye vakit kazandırabilirdi. Süreci yavaşlatacak ve belki de çocukların lehine çevirecek bu tür manevralara neden başvurulmadığı muammadır.61 Benzer birçok davada başvuranların hür olduklarına şahitlik edecek kişileri bulmak/getirmek için kendilerine zaman tanınması isteği mahkeme tarafından her zaman olumlu karşılanıyordu.62
Meşihat ve hürriyet iddialarının görüldüğü Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi İslam Hukuku’nu takip ediyor; başvuruları hürriyeti esas alarak yorumluyor, şüpheli durumlarda iddia sahiplerinin lehine karar veriyordu. Ancak bunu yaparken, daha önce ifade edildiği üzere, “Osmanlı topraklarında herkes hürdür” gibi söylemlere de iltifat etmiyor; hür olduğunu iddia edenlerden, çocuk ya da yetişkin olduklarına bakılmaksızın, kanıt isteniyordu. Kanıt sunmaları istenen hürriyetlerini arayanlar değildi yalnızca. Köle ya da köleleştirilmiş Çerkesler üzerinde hak iddia edenlerden de kanıt sunmaları bekleniyordu. Burada öncelik hür olduklarını iddia edenlerdeydi. Şahit buldukları takdirde karşı tarafın ne söylediğinin bir anlamı kalmıyordu. Tarafların hiçbirinin iddialarını destekleyecek kanıt sunamamaları
durumunda da kölelerin ya da köleleştirilmiş kişilerin hür olduklarına hükmediliyordu. Zira esas olan hürriyetti; bunun için kanıt (beyyine) gerekmiyordu.63 Kişilerin özellikle akrabaları tarafından satıldığına dair ipuçları mahkemede köleliğe karşı durmak için güçlü bir zemin oluşturuyordu.64
Olayın bürokrasinin en azından bir kesimi tarafından dramatize edilmesinin temel sebebi hür Çerkeslerin ve özellikle çocukların alınıp satılmasının önüne geçilmesinde başarı kaydedildiğinin düşünüldüğü bir dönemde meydana gelmesiydi. Fuad Paşa’nın Çerkes köle ticaretini geçici olarak yasaklayan emirnamesinin üzerinden henüz iki yıl geçmişti. Emirnameden bir yıl sonra, 23 Temmuz 1865’te, Rûznâme-i Ceride-i Havâdis’te çıkan ve belli ki bürokrasinin başarılarını anlatmaya matuf bir haberde hür Çerkes çocukların alınıp satılmasının önüne geçilmesi için atılan adımlardan övünçle bahsedilmektedir.65 Bürokrasinin ve özellikle Muhacirin Komisyonu’nun yoğun çabası neticesinde Çerkeslerin içinde bulundukları kötü şartlar suiistimal edilerek çocuklarının “5-10 paraya” ellerinden alınmasının önüne geçildiğinin anlatıldığı bu haberden bir yıl sonra, hür olduğu iddia edilen beş Çerkes çocuğun hürriyetine kavuşmalarına yardım edilememesinin bürokrasinin bir kesiminde derin hayal kırıklığı ürettiği inkâr edilemez. Bu nedenle Hacı Süleyman Ağa olayı artık kadim olarak nitelendirilebilecek bir tartışmayı alevlendirecek, süreç üzerinde düşünülmesi sonucunu doğuracak ve bürokrasinin içinde Çerkes köle ticaretinin gidişatından memnun olmayan kesimlerin kendilerini yeniden hatırlatmalarına vesile olacaktır.
Konu hakkında Zaptiye Nezareti’nden Meclis-i Vâlâ üyesi Osman Paşa’ya yapılan bilgilendirmede hür çocukların satılamayacağı ve köle olsalar dahi akrabaları olduğuna göre onlardan “tefrik” edilmelerinin talimatlara uygun olmadığı anlatılacaktır.66 Zaptiye Nezareti, Meclis-i Vâlâ ve Osman Paşa davayı pratikte bir karşılığı kalmadığı anlaşılan 24 Temmuz 1864 tarihli emirnameyi hatırlatmak ve Çerkes köleliğiyle ilgili daha geniş sorunlara değinmek için fırsat olarak kullanacaktır. Mesele Meclis-i Vükela’nın dikkatine sunulurken emirnamedeki iki husus özellikle hatırlatılacaktır. Birincisi kimin elinde olursa olsun hür akrabası olduğu ortaya çıkanlar “meccanen (bedelsiz)” alınıp akrabalarının yanına gönderilecekti. İkincisi “gâile-i iskâniye kâmilen bertaraf ” oluncaya değin köle alım satımı “tehir” edilecekti. Bu çerçevede Osman Paşa’ya göre çocuklar, hür olsun ya da olmasın, her şart altında akrabalarının yanına gönderilmeliydi. Ancak mahkemenin kararı bunu mümkün olmaktan çıkarmıştı. Muhacirlerin çeşitli hilelerle köleleştirilmesinin “artık hadd-i nihayete varmış” olduğunu hatırlatıyor, konunun görüşülerek bir neticeye bağlanmasını talep ediyordu.67
Zaptiye Nezareti’nin ve Osman Paşa’nın dokunaklı tepkileri Hacı Süleyman Ağa ve çocuklar arasındaki hürriyet davasını ailelerinden koparılan ve alınıp satılan Çerkeslerin yaşadıkları mağduriyetlerin ve onlarla ilgili tartışmaların sembolü haline getirecekti. Bu anlamda Osman Paşa istediğini elde etmiş sayılırdı. Ancak o ve onun gibi düşünenler fiili olarak daha sınırlı kazanımlarla yetinmek zorunda kalacaklardı. 24 Temmuz 1864 tarihli emirnameye göndermede bulunarak Çerkes köle ticaretinin önüne geçilmesi yönündeki isteği karşılık bulmadı. Dolayısıyla hürriyeti teşvik etmeye dönük ikna çabalarına karşın Çerkes köle ticareti devam edecekti. Bununla birlikte davayı takip eden yazışmalarda, sadrazam ve Meclis-i Vükela dahil, bürokrasi hürriyet iddiasında bulunanların mahkemeye yönlendirilmesiyle yetinilmesinin bilinen suiistimallerin sonuçsuz kalmasını sağlayamadığını kabul edecektir. Bu öz eleştiri Osman Paşa gibi Çerkes köleliğiyle mücadele edenlerin başarısıydı ve muhakeme süreçlerinde dikkate değer bir değişime işaret ediyordu. 11 Mart 1867’de yapılan Meclis-i Vükela toplantısında, mahkemede hürriyetlerini ispata muktedir olamayan ancak akrabalarının/kabilelerinin iskân edildikleri yerleri belirtenlerle ilgili önemli bir karar alınacaktır. Her şeyden önce hürriyetlerini akrabalarının/kabilelerinin iskân edildikleri yerlerde ispatlayabileceğini iddia edenlerin sürekli bir şekilde oralara gönderilmesinin zorlukları kabul ediliyordu. Bunun yerine mahalli memurlara iddia sahiplerinin gerçekten hür olup olmadığını “tahkik ve tedkik” etme görevi verilmesi öneriliyordu. Memurlar, hürriyet iddiasıyla mahkemeye gelenlerin akrabaları/kabileleri arasında araştırma yapacak, iddiaların doğruluğunu sorgulayacak ve neticede hazırladıkları raporu İstanbul’a yollayacaklardı.68
Kuşkusuz bunlar önemli gelişmelerdi. Ne var ki akrabalarının nereye yerleştirildiğini bilmeyen ya da kimsesi olmayan özellikle küçük yaşlardaki çocukları ihmal ediyor, onları köle tüccarlarının insafına terk ediyordu. Diğer yandan Meclis-i Vükela’nın sultanın onayından geçen önerileri büyük oranda İstanbul merkezliydi; İstanbul’da yaşayan ya da bulunan hürriyet arayışı içindeki Çerkeslerin kaygılarını ön plana çıkarıyor, taşradan yapılacak başvurularla fazla ilgilenmiyordu. İmparatorluğun farklı yerlerine yerleştirilmiş Çerkeslerin hürriyetlerini Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’ne başvurarak arayabilecekleri sürekli ifade ediliyordu ancak bunun hem kendileri hem de şahitleri için hangi maddi imkânlarla nasıl yapılacağı sorularına tatmin edici cevaplar verilmiyordu. Devletin, dokunaklı yardım taleplerine zaman zaman cevap verip İstanbul’a ulaşmaya çalışanlara yardımcı olmaya çalıştığı inkâr edilemez.69 Ancak bireysel inisiyatiflerle şekillenen bu çabalar bağlayıcı bir prosedüre ve politikaya dönüşmeyecektir. Mahkemeye yapılan başvurularda cariyelerin ön plana çıkması erkek köle nüfusunun daha yoğun olduğu taşradan İstanbul’a ulaşmada yaşanan zorlukları ve devletin konuya çözüm üretmekte yetersiz kaldığını göstermektedir.
Çerkes köleliğine ilişkin politikalara yön verenler hürriyet iddialarının mahkemelere yönlendirilmesinin suiistimalleri ve sorunu tek başına halletmeye yetmeyeceğini, bunun için destekleyici düzenlemelere, daha geniş bir kadroya ve farklı kurumların birlikte hareket etmesine ihtiyaç duyulduğunu tecrübe ederek öğreniyordu. Kendilerine köle statüsü dayatılan herkes hürriyet iddiasında bulunup mahkemeye başvurabilirdi. Taşrada olanların mahkemeye erişimi konusunda yaşadıkları zorluklara karşın beklenenden çok daha fazla bir yoğunluğun olduğunun farkına varılması için uzun bir zaman beklemek gerekmeyecekti. Başvuruların oluşturduğu ağır iş yükünün muhacirlerle ilgilenen komisyonlar ve davalara bakan mahkemeyi bunalttığı anlaşılmaktadır. Tek sorun bu değildi elbette. Başvuruların yoğunluğu hiç arzu edilmeyen bir şekilde süreç üzerindeki kontrolün, hürriyet davalarının bir mahkemeye yönlendirilmesiyle elde edilmeye çalışılan amaçlarla tezat bir şekilde, kaybedilmesi sonucunu doğurabiliyordu. Hızlı hareket edilmesini ve karar verilmesini gerektiren yoğun iş yükü hürriyet iddiasıyla mahkemeye başvuranların getirdiği şahitlerin kimin nesi olduğunu araştırmayı zorlaştırmış, dava süreçlerine “fesâd” bulaştırmıştı. Çerkes köleliğinin ve hür olanların alım satımının devam ediyor olması suiistimalleri ayrıca mümkün kılıyor ve kolaylaştırıyordu.70
Nitekim bürokrasi 1870’lerin ilk yarısında süreçteki açıklardan ve yoğunluktan faydalanarak hürriyet iddiaları üzerinden kazanç elde etmeye çalışan, Tophane’de konuşlanmış, “kumpanya” olarak nitelendirilen, şebekelerin farkına vardı.71 Galata’da bulunan Tophane semti ve buradaki Karabaş Mahallesi, İstanbul Esir Pazarı’nın 1846’da kapatılmasını takip eden yıllarda Çerkes köle ticaretinin merkezi olarak ön plana çıkmıştı.72 Burayı mesken tutan ve bir kısmı Çerkes olan esir tüccarları kölelerini satmak üzere taşradan gelenleri de ağırlıyordu.73 23 Şubat 1873’te Muhacirin İdaresi’nden Şura-yı Devlet’e gönderilen takrirde “yalan şahitler” bularak davalara müdahil olan, “şahsi menfaatlerini takip eden muhacirlerin” kurduğu gizli bir şebekeden bahsedilmektedir. Yaptıkları büyük bir kurnazlıktı; kölelerin sahipleri tarafından satılmalarının üzerinden biraz zaman geçmesini ve alacağın tamamen tahsil edilmesini bekliyor, ondan sonra harekete geçiyorlardı. Talimat ya da teşvik yoluyla kölelerin hürriyet iddiasında bulunmalarını sağlıyor, aralarından birilerini şahit göstererek sonuca ulaşıyorlardı. Alınan duyumların ardından yapılan tahkikat sayesinde şebekeye ulaşılmış; derinleştirilen soruşturmalar yalan ve çelişkileri ortaya çıkarmıştı. Devletin bu defa haklarını savunduğu ve korumak istediği köle sahipleriydi. Mağduriyetlerin önlenmesi, kontrolün sağlanması ve süreç üzerine gölge düşmesinin önüne geçilmesi için satılıp parası tahsil edildikten sonra hürriyet iddiasında bulunan köleler “hakkında bir usûl ve kaide” tesis edilmesi lüzumlu görülüyordu.74
Köle olarak satın alınmış birisinin sonradan hür olduğunun ortaya çıkması durumunda alıcının yaptığı ödemeyi satıcıdan tahsil etmesi eskiden beri var olagelen bir usuldü. Köle alım satımlarında bu hususun sözleşmeye girmesine dikkat ediliyordu.75 Daha önce ifade edildiği gibi Hacı Süleyman Ağa’nın kölesi olduğunu iddia ettiği çocuklarla ilgili meselenin mahkemeye taşınmasını istemesindeki temel amaçlardan biri buydu. Ancak bir hak olmasına karşın böyle bir durumda alıcıların yaptıkları ödemeyi geri almaları kolay sayılmazdı. Para harcanmış ya da satıcı ortalıktan kaybolmuş olabilirdi. Mahkemeler bu tür tartışmalarla ilgili davaları görmeye son derece alışkındı. Tophane’de konumlanmış şebekelerin hürriyet davalarına müdahil olmaları ilk bakışta kölelerin ya da köleleştirilmiş
olanların lehine gibi görünüyordu. Nihai olarak bu sayede bazı Çerkesler, eğer bir anlaşma çerçevesinde tekrar satılmazlarsa, hürriyetlerini kazanmış oluyordu. Ne var ki birkaç kişinin menfaatine hizmet ettiği anlaşılan bu tür müdahaleler süreç üzerindeki kontrolleri artırdıkları, mahkemeye ulaşmayı zorlaştırabildikleri ve gerçekten hürriyet iddiasında bulunanların davalarına gölge düşürdüklerinden dolayı cesaret kırıcıydı. Nitekim olan biteni yakından takip eden, muhacirleri korumakla görevli Muhacirin İdaresi var olan tedbirlere yenisinin eklenmesini talep edecektir.
Muhacirin İdaresi’nden Şura-yı Devlet’e sunulan takrirden anlaşıldığına göre hürriyet iddiasında bulunanların davaları mahkemede görülüyor ancak şahitleri muhacirlerle ilgilenen kurumlar tarafından “tezkiye” ediliyordu. Muhacirlerle ilgilenen kurumlar bir anlamda mahkemede şahitlik edecek kişilere kefil olmuş oluyordu. Tezkiye, İslam Hukuku’nda “şahidin adalet vasfını taşıyıp taşımadığının hâkim tarafından soruşturulması” anlamına geliyordu.76 Hürriyet davalarında zaman zaman şahitlerin muhacirlerle ilgilenen kurumların ve hatta zaptiyenin kontrolünden geçtiğine göndermede bulunulmasına karşın77 uygulama her zaman bu şekilde gelişmiyordu. Hür olduklarını iddia edip başvuranların bir kısmının şahitleri dahi olmuyordu. Ancak genel olarak şahitler, meselenin taşıdığı hassasiyetin
bir sonucu olarak hem gizlice hem de açıktan tezkiye ediliyordu. İddiaların mahkemeye taşınmasından önce genellikle muhacirlerle ilgilenen kurumlar tarafından tezkiye edilen şahitler, gerek duyulduğunda mahkemede de tarafların huzurunda bir defa daha doğruyu söyleyip söylemedikleri konusunda açıktan sorgulanıyordu. Tezkiye sürecinde yer alanlar şahitlerin oturdukları mahallerin/yerlerin imamı ve muhtarı gibi toplumsal saygınlığı olan kişilerden ve özellikle devletle teması olan Çerkeslerden oluşuyordu.78 1873’te atılan adımlar bu süreci belirginleştirmeyi, yapılacakları adım adım tarif etmeyi ve özellikle şahitleri denetleyecek araçları geliştirmeyi hedefliyordu. Yapılan müzakereler, Muhacirin İdaresi’nin meseleyi gündeme getirmesinden birkaç ay sonra meyvelerini verecek ve 9 Kasım 1873’te Sadaret’in talimatıyla sonuçlanacaktır. Bu talimat hürriyet iddiasında bulunacaklara ve onların işlemlerini yapacaklara bir yol haritası sunuyor, yapılacakları adım adım tarif ediyordu.79
DEVAM EDECEK.....



