İonna Kuçuradi - Hatko Schamis

#14038 Ekleme Tarihi 10/10/2026 01:49:34

Adını 1984-1985’li yıllarda duymuştum. 

ODTÜ’de ve Türkiye’nin bütün üniversitelerinde öğrenci derneklerini kurmaya; gazetecilerden, siyasilerden, hocalarımızdan destek almaya çalışıyorduk. Hacettepe’den arkadaşlar bahsetmişlerdi kendisinden, ya Felsefe bölümünde öğretim görevlisiydi ya da bölüm başkanı, tam hatırlamıyorum.

İnsan, tesadüfen değil de, böyle bir vesile ile tanıştığı isimleri kolay kolay unutmuyor ve ismi bir yerde karşısına çıkınca, hatırlıyor. 

İonna Kuçuredi’nin benim hayatımdaki yeri de bu kadardı. 

Zaten dernek kurma çalışmalarımıza da destek vermemişti diye hatırlıyorum. O, başka bir kulvarda yürüyordu, biz daha aktivisttik, daha hızlı sonuç alma odaklı düşünüyorduk. Ve daha köşeli!

2 Ekim’de vefat ettiğini duyunca daha yakından anlamaya çalıştım İoanna hocayı. Aklımda kalan sözlerinin altını üstünü araştırdım. 

Hani biz bir insanın değerini çoğu zaman O öldükten sonra anlarız ya, biraz öyle oldu. Şimdi, 40 yıl sonra, “ne kadar derin düşünmüş kadın” diyorum kendi kendime.

Ve farklı bir yoldan yürümüşsem de, benim pratikte, el yordamı ile ulaştığım sonuçlardaki benzerliğe şaşırıyorum.  

İoanna Kuçuradi, Türkiye’nin en önemli filozoflarından biri, Türkiye’de insan hakları felsefesinin gelişmesinde büyük emeği var.

 1936 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Türkiyeli Rum. İstanbul Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden 1959’da mezun olmuş. 1968’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü’nü kurmuş, bölüm başkanlığı yapmış. 1970’te doçent, 1978’de profesör olmuş. 

Hacettepe Üniversitesi’nde İnsan Hakları Felsefesi Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin kurucu direktörü, Maltepe Üniversitesi’nde yine İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin müdürü. 

İnsan hakları ile ilgili bir çok uluslararası kurumda çalışmış, ödüller almış. Konusu hep aynı: İnsan, ahlak ve insan hakları felsefesi.

Biz, “mağduriyeti”, siyasi söylemlerimizin merkezine koyarız genellikle. Ama İoanna, öyle yapmıyor hatta bunu eleştiriyor. 

Ailesi 1942 yılında çıkarılan “Varlık Vergisi”nden zarar görmüş. Babası Yorgo, bu vergiyi ödeyememiş, borçlanmış, bazı mülklerini kaybetmiş. 6-7 Eylül 1955’de, “gayri müslimler”i hedef alan saldırılardan da etkilenmişler. Tepebaşı’ndaki eczaneleri taşlarla saldırıya uğramış.   

İstanbul’da Rum nüfus, bu saldırılardan sonra, 100 binlerden 10 bine düşmüş. Bir çok Rum aile Yunanistan’a veya ABD’ye göç etmiş. Ama Kuçuradi ailesi Türkiye’de kalmış. Ve, “Bir Mağduriyet Kimliği veya Mağduriyet Üzerine bir Kimlik İnşa Etmeyi” reddetmiş.  

Gazeteci Faruk Bildirici’nin kendisi ile yaptığı bir röportajda, “şikayet etmeyi sevmediğini”; sorunun, “insanların değer konularındaki bilgisizliği ve felsefi bir etik sorun olduğu”nu söylemiş, başlarına gelenlerin kişisel bir öfkeye dönüşmesine izin vermemiş. 

Aslen Rum, kendisini hep “Türkiyeli” olarak tanımlamış. Bu nedenle, Türkiye’yi terk etmeyi hiç düşünmemiş. Tam tersine, Türkiye’de kalmasının nedenlerinin felsefesini yapmış.   

"Yaşadıklarımın nedeni, insanların değer bilgisinden yoksun olmaları", demiş. Bu nedenle hayatını, insanlara “değer bilgisi”ni öğretmeye adamış.

İoanna’ya göre, “değer yargısı” ile “değer bilgisi” farklı şeyler: Değer yargısı, mesela “Rumlar böyledir, Türkler şöyledir” gibi ezberlerdir. Değer bilgisi ise insanın durumu anlaması, neyin neden olduğunu görerek ve/veya bilerek değerlendirmesi. 

Bu nedenle, “insan hakları, hukuk veya hukuk normları değil, hukukun ve hukuk normlarının temeli olarak etik ilkelerdir. Eğer insanın değerli bir varlık olduğunu kabul etmezsek, insan haklarını temellendiremeyiz. İnsanın olanaklarının gelişmesini engellemek, insan hakları ihlalidir” diyor.

Eğer ailesinin ve kendisinin yaşadıklarını gerekçe gösterip, mağduriyet edebiyatı yapsaydı ve Türkiye’yi terketseydi, kimse onu yadırgamazdı sanırım. Ama İoanna, sorundan kaçmayı değil, tam ortasında durmayı ve “değer bilgisi"ni öğretmeyi tercih etti.

“Başkaları” veya “ötekiler”…

İoanna’ya göre, “İnsan onuru, bizim başımıza gelen değil, başkasının başına gelen bir olay karşısında bizim nasıl bir tutum aldığımızla ilgilidir. İnsan onurunu, yaptıklarımızla koruruz.”

“Bunun için, iyi niyet yetmez, etik bilgi şarttır”!

İoanna, “hayattaki pek çok çatışmanın, insanların, olayları ve birbirlerini yanlış anlamasından veya değerlendirmesinden kaynaklandığını” savunuyor ve “İyiyi isteme arzusu, eğer aydınlanmamışsa (yani etik bilgiden yoksunsa) kötüyü istemek kadar büyük zararlar verebileceğini” söylüyor.

Ve fikir ayrılıklarına bakışı oldukça yalın; net: "Fikirler değil, insanlar saygı; fikirler ise değerlendirme konusudur”. 

“Bir insanı, sadece kendi tarafımızda olup olmadığına göre iyi ya da kötü ilan edemeyiz. Önemli olan, karşımızdakinin kim olduğundan ve bize ne hissettirdiğinden bağımsız olarak, onun ‘insan’ olduğunu unutmamaktır”. 

"Marifet, sevmediğimiz insanların da insan haklarını korumaktır." 

İoanna, hayata, başkasının acısına ve hakkına sessiz kalmama sorumluluğu üzerinden bakıyor, felsefeyi insanın eylemlerini anlamlı kılan ve haksızlıkları engelleyebilecek en güçlü "etik pusula" olarak kabul ediyor. 

“Eğitim”…

İoanna’nın insan hakları eğitimi anlayışı, hakların sadece yasal metinlerde veya ezberlenecek kurallarda kalmaması, bireylerde "etik bilinç" ve "koruma refleksi" haline gelmesi esasına dayanıyor. 

Ona göre, insan hakları eğitimi, hakları ezberletmeyi değil, değerini öğretmeyi esas almalıdır. 

Eğitim, insan onurunun ne olduğunu, bu onurun neden çiğnenmemesi gerektiğini kavratmaktır. 

Ve bireylere haklarını sadece kendi çıkarları için kullanacakları bir ‘talepler listesi’ olarak değil; başkalarının da insanca yaşama koşullarını gözetme sorumluluğu olduğunu öğretmelidir. 

Ama asıl olarak “karar vericiler” eğitilmelidir. 

Çünkü, insan hakları ihlalleri, büyük ölçüde gücü elinde bulunduranlar veya sistemi işletenler tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden sadece mağdurlar veya çocuklar değil, öncelikle karar vericiler eğitilmeli, onlara doğru karar alma yetisi kazandırılmalıdır. 

İoanna, “herşey açık, net olmalıdır” diyor, içeriği net olarak bilinmeyen ama herkesin bildiğini sandığı kavramların tehlikeli olduğunu söylüyor. 

Eğitim, insana her türlü kimlik, kültür ve aidiyetten bağımsız olarak “yalnızca insan olduğu için sahip olduğu hakları” öğretmeli diyor.

Ona göre insan hakları eğitimi, bir sistemi, rejimi veya statükoyu korumak için değil, demokrasinin bir yaşam biçimine dönüşmesi ve etkin, katılımcı insanların yetişmesi için bir araçtır. 

Demokratik bir toplum ve demokratik ilişkiler ancak bu hakların felsefi ve etik değerini bilen, onları gündelik yaşam ilişkilerinde bizzat yaşatan bireylerle kurulabilir.

Özetle, İoanna’ya göre, insan hakları eğitimi, insanı "harcanmaması gereken bir değer" olarak görmeyi sağlayan, önyargılardan arındırılmış felsefi ve pratik bir zihniyet inşasıdır. 

Kurumlarımıza ve camiamıza böyle bir bakış açısının hakim olması, bu bakış açısının pratik çalışmalarımıza rehber olması dileği ve özlemiyle…

Hatko Schamis

10. 10. 2026

Not: Bu yazımda çeşitli kaynaklardan yararlandım.

  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks