“Çerkes” Kimliği ve “Çerkesya” Birliğimizin Garantisidir

#13001 Ekleme Tarihi 23/03/2026 02:55:20

Mühittin Ünal Bey’in bir TV programında “Kafkasya’da Adığe var, Abaza var, Kabardey var; ama Çerkes yok” sözleri üzerine yazdığım ve Çerkes kimliğinin önemine dikkat çektiğim yazılardan birinin başlığı buydu.

Attachment

İlk yazımı 2007 yılında “Talebe” rumuzuyla yazmıştım. Sonraki yıllarda, Çerkes kimliği ile vatanı Çerkesya’nın, Çerkes (Adığe) halkının birliğinin ve geleceğinin garantisi olduğunu anlattığım onlarca-yüzlerce yazı yazdım.

O yıllarda, çoğunlukla “Kafkas” kimliğinin ve “bütün Kuzey Kafkasya Halkları Çerkestir” düşüncesinin savunucuları ile tartıştık. Bu arkadaşlar bizi, “Çerkes Adığe’dir” ve “vatanı Çerkesya’dır” dediğimiz için, diğer Kuzey Kafkasya halklarını ve Abhazları ötekileştirmek ile suçladılar. Ama biz, birliğe karşı değildik; “birlik, bugünün değil, geleceğin sorunudur. Önce bütün Kuzey Kafkas halkları kendilerini örgütlemeli, özgün sorunlarını çözmeli, diyorduk”. 

Ne yazık ki anlattıklarımız: kimliğin önemi yeterince anlaşılmadı. “Tabela değişirse, ne değişecek” diyenler bile oldu. 

Neden “önce kimlik ve vatan tanımı yapılmalı” diyorduk? 

Çünkü ilgi, örgütlenme, yöntem, yaşam alanı gibi soruların cevabı, kimlikte gizlidir. Bu nedenle mağara devrinden beri, bütün siyasi mücadeleler, işe “biz

kimiz” sorusunu cevaplayarak başlarlar.

Herkes, her toplum bugününü ve geleceğini, benimsediği kimliğe göre örgütler ve kimliğini güçlendirir. Kimliği ne kadar güçlüyse, bu kimliğe ait olan herşeyle bağı da o kadar güçlüdür.

Daha açık yazayım: “Ben Kafkasyalıyım”, “Ben Adığeyim” ve “Ben Çerkesim (Adığeyim)” diyenlerin veya “Türkiyeli Çerkesim”, “Çerkes kökenli Suriyeliyim” gibi hibrid kimlik tanımı yapanların Çerkes (Adığe) kimliği ve sorunları ile bağları, duyguları ve gelecek vizyonları aynı değildir. Ortak yanları çoktur, ama ilgi, yaşam ve örgütlenme alanı, öncelik ve yöntem gibi konularda ayrışırlar.

Kimlik ile birlikte mutlaka netleşmesi gereken bir diğer konu da, ulusal bir topluluk olmanın olmazsa olmaz şartı olan vatandır. 

Bizim bu konuda da kafalarımız karışıktı. Yaşadığımız ülkeleri “vatan” olarak kabul edip, tarihi vatanımıza “anavatan” veya “atavatan” diyenler vardı. Bu, artık yeni bir ülkede, yeni bir vatanda yaşıyoruz, geleceğimizi bu ülkelerde inşa edeceğiz demekti. Vatan ve vatanda yaşayan Çerkesler ile ilişkileri ve bağları zayıflatmaktı.

Attachment

Bir etnik-ulusal topluluğun vatanı, kimliğini ve varlığını sonsuza kadar yaşatacağı, geleceğini garanti altına alma hakkının olduğu, “burası bizim, bu topraklarda ‘biz’ olduk…” dediği coğrafyadır. 

Çerkesler ( Adığeler ) özelinde: aynı dili konuşan, yüzyıllardır birlikte yaşayan, ortak bir tarihe ve kültüre sahip, üretim ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkmış bütün alt kimlikleri ile, Çerkes ( Adığe ) halkının vatanı “Adığe Xeku-Çerkesya”dır dedik. 

Uyduruk hibrid kimliklerle birlikte, yaşadığımız ülkelere olan aidiyetimizi büyüten “anavatan” ve “atavatan” gibi tanımları ve soykırım-sürgün sonrası, bizim isteğimiz ve irademiz dışında siyasallaştırılmaya çalışılan kimlikleri reddettik. 

Yazılarımda dünyanın pek çok ülkesinden örnekler verdim. Latin Amerika'da veya Afrika’da, emperyalistlerin marifetiyle, aynı etnik kökenden-kabileden insanların bile farklı ülkelerde, farklı kimlikler altında yaşadıklarını, bazılarının artık farklı olduklarına inandıklarını, hatta Ruanda da birbirlerini kıyımdan geçirdiklerini anlattım. 

Bask ülkesinde yurtseverler ile uzun uzun sohbetler ettim. 

Bask ülkesinin adı, Bask dilinde “Bask halkının yaşam alanı” demek olan “Euskal Herria”dır. Baskların bu yaşam alanı İspanya ile Fransa arasında paylaşılmış, İspanya’da ise Bask ve Navarra diye ikiye bölünmüş. Yurtsever örgütler anayasa referandumunu, Bask halkı bölüneceği için protesto etmiş, ama siyasi bölünmeyi engelleyememişler.

Aslında Navarra veya Nafarroa da bir Bask kimliği. Roma imparatorluğu çöktükten sonra kurdukları krallığın adı. 16. Yüzyılda Kastilya Krallığı tarafından fethedilmiş. Birileri buna, “gönüllü katılım” da diyorlar. Bölgedeki Basklar, Bask dilini-bir lehçesini konuşuyorlar, ama nüfusları çok az. Bizim Karaçay Çerkes Cumhuriyeti’ndeki Çerkesler gibi.

Bask örgütleri hala bu bölünmeyi kabul etmiyor, her etkinlikte Bask ülkesi “Euskal Herria”nın haritaları ile sokaklara çıkıyorlar. Ve en önemli Sloganları, “Zazpiak Bat”, yani “Yedi ( Bölge ) Birdir”. 

Başka bir konuda daha duyarlılar ulus-devletler, uluslar veya ulus olmaya çalışan etnik topluluklar: 

Bütün ulusların bir tarih anlatımı vardır. Bu anlatım, ulusal birliği güçlendirir, zarar verecek herşeyi ayıklar…

Yeni Zelanda’da yaşayan Maorilerin yeniden diriliş okullarının girişinde bir tabela vardı mesela. Üzerine yazdıkları 5 maddeden biri, “kimseye geçmişte nerede olduğunu, ne yaptığını sorma” idi. 

Bask’ta da bir deneyimim olmuştu. Tutuklanan Bask önderlerinin mahkemesi vardı, dayanışmaya gitmiştim. Duruşma sonrası, yemeğe gittik. Yanımda deneyimli bir partili oturuyordu. Tanıştık. Bir ara, konuşacak bir şey olsun diye, “Ben Kafkasyalıyım, sanırım Basklar da Kafkas kökenli” dedim. Adam yüzüme baktı ve “bunun bize, Bask halkına ne yararı var? Biz, halkımıza hep bu topraklarda yaşadığımızı anlattık, kafalarını karıştırmaya gerek yok” dedi.

Kıssadan hisse…

Kimlik ve vatan tanımları yapıldıktan ve ulusal mücadelenin yol haritası çıkarıldıktan sonra, bunu topluma anlatacak ve örgütleyecek kadrolar yetiştirilmelidir. 

Her Çerkes, Çerkes sorununu topluma doğru anlatamaz. Benim “önce eğitimcilerimizi eğitmeliyiz” dememin nedeni budur. 

Bir insan, doktor, hatta profesör bile olsa, eğer ulusal meseleleri bilmiyor veya ulusal bilinci yoksa eğitimci olmamalı, ona bu görev verilmemelidir. Çocuklarımızı ve gençlerimizi ulusal bilinci olan eğitimciler eğitmelidir. Eğer böyle eğitimcilerimiz yoksa, önce eğitimcilerimizi eğitmeliyiz. 

Bask ülkesinde, “çocuklarımızı ve gençlerimizi Franko’nun zehirlediği öğretmenlere bırakamayız” diyorlardı mesela. 

Özetle, geleceğimizi garanti altına alabilmek için, uluslaşmamız, ulus olmamız gerekiyor; ama ulus, belli bir coğrafyada yaşayan; dil, kültür, ülkü birliği olan insan topluluğu değil; aynı dile, kültüre, tarihe, ülküye sahip olan bir insan topluluğunun kendi yaşam alanında, yani vatanında birliğidir. 

Bu nedenle, uluslaşma, kendiliğinden değil, iradi bir süreçtir ve mücadeledir. Ulusun önderleri, belli bir etnik kimliğin bütün bileşenlerini ve eğer dağılmış ve parçalanmış ise, bütün coğrafyalarını birleştirmeye çalışırlar.

Birlik, her ulusal mücadelenin hedefidir! 

Bu nedenle ulusal mücadele, herşeyden önce “birlik mücadelesi”dir! 

Hatta bu birlik mücadelesi, devlet olduktan-devletleştikten sonra da devam eder. Hem devletin içinde, hem de ulusa ait toplulukların yaşadığı coğrafyalarda. 

Yani ulusal mücadele, birlikte uluslaşma potansiyeli olan: ortak bir dile, kimliğe, tarihe ve gelenek göreneklere sahip bir etnik topluluğu duygu ve düşüncede, ülküde ve vatanda iradi olarak birleştirme mücadelesidir. 

İradi bir süreçtir, çünkü ulus öncesi, kendi kendine yeterli-kapalı köylerde-bölgelerde kendi yönetim mekanizmalarına sahip ve birbirleri ile iletişim olmadan yaşayan etnik ve alt etnik toplulukların dillerinde, kültürlerinde, gelenek göreneklerinde farklar oluşur. 

Coğrafyanın özellikleri, üretim ilişkileri ve komşuları ile etkileşimleri nedeniyle diyalektler, lehçeler, ağızlar, yeni inanışlar ve alışkanlıklar ortaya çıkar. Bunlardan bazıları kalıcılaşır. Bölgesel veya ulus öncesi kabile ve aşiret kimlikleri güçlenir. 

Bütün ulusal-siyasi hareketler, uluslaşma sürecinde bu zorluklarla mücadele etmek zorunda kalırlar.  

Bizim gibi, geç uluslaşan toplulukların işi daha zor! Çünkü artık devletsiz coğrafya yok. Bazı ulusal topluluklar ve yaşam alanları bu devletler tarafından paylaşıldı, bölündü, parçalandı. 

Ve şimdi, tarihin bir yerinde “fethettikleri” topraklar için bile “bizim” diyor; bölünme veya parçalanma korkusuyla, fethettikleri coğrafyalarda yaşayan halkları asimile ediyorlar.

Fazla uzağa gitmeyin, yakın çevrenize, Filistinlilere, Kürtlere… bakın. Birlik ve vatan için mücadele ediyorlar. Hiç bir Filistinli “Gazze ile Batı Şeria ayrı coğrafyalar, zaten Batı Şeria direnmiyor, Kudüs’de yaşayanlar ise yok olacaklar, artık Kudüs bir Yahudi şehri” demiyor. Veya hiç bir Kürt, Kırmançilerin, Soranilerin, Zazaların… Kürt değil; Kırmançi, Sorani, Zaza halkları olduklarını, dillerinin Kürtçe olmadığını söylemiyor…

Bugün olmasa da, gelecekte bir ve birlik olacaklarına inanıyorlar, bu inanç, kimliklerini diri tutuyor, asimilasyonun önüne barikat örüyor.

Bülent Jane, uzun zamandır, içe dönük eleştiriler yapıyor; ama özellikle “Kabardeyleri ve Adığeleri” ayırıyor; “her zaman Rusya’nın sadık tebaası olan Kabardeyler”in savaşmadıklarını, sürgün edilmediklerini, göç ettikleri Osmanlı topraklarında da köle ticareti yaptıklarını söylüyor. Saflarımızı netleştirip ayrışmalıyız, diyor ve her yazısında mutlaka “Çerkesyacılar”a bir laf ediyor. 

Sonunda baklayı ağzından çıkardı: “Adığeler Adığey’e, Kabardeyler Kabardey’e”! 

Ya Karaçay Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşayan Çerkesler veya Krasnodar’da yaşayan Şapsuğlar?… Umutsuz vaka! 

Bu nedenle artık “Adığeler” ile “Kabardeyler” arasında toprak birliği de yok! Yani birlikte uluslaşamazlar!

Bülent Abi, “eski tip” bir dönüşçüdür. Yani, “isteyen döner” kafasındadır. “Çerkes ulusunun kendi kaderini tayin hakkı” demografik sorun çözüldükten sonra gündeme gelecektir. 

Peki bu demografik sorun nasıl çözülecek? Vatana dönerek, vatana dönüşü destekleyerek… Rusya buna izin verir mi? “Eğer Rusya’yı kızdırmazsak, mesela ‘büyük Çerkesya’cılık yapmazsak verir, niye vermesin?” diye düşünüyor. Dönüş yapanları örnek veriyor.

Halbuki, Rusya, Çerkeslerin yeniden vatana dönüşlerine hiçbir zaman izin vermedi. Çarlık Rusyası, Osmanlı devleti ile; SSCB de Türkiye ile anlaşma yapmıştı. “Çerkesleri sen orada tut” mealinde. 

Bu nedenle Çerkes Sorunu ve Çerkeslerin vatana dönüşü konusu SSCB'de hiç bir zaman gündem olmadı. Rodina’nın misafiri olarak vatanı gezmeye görmeye davet ettiklerine ve Şvardnadze döneminde dönüş başvurusu yapan 2000 Suriye Çerkesine red cevabı verildi. 

Kısaca, Rusya ( Çarlık ve SSCB dönemleri dahil ) Çerkeslerin vatana dönüşlerine hep karşı oldu; sadece Çerkesya’daki demografik yapıyı ve statükoyu değiştirmeyecek tek tük dönüşlere izin verdi, veriyor. Ama bir dönüş hareketinin veya kitlesel dönüşün olmasını istemiyor. 

Bir önemli nokta daha var. Bazen, SSCB döneminde, Rodina üzerinden diaspora ile kurulan ilişkiler, dönüşü örgütlemek içindi, gibi anlatılır. Doğru değil. 

Mesela Veronika Tsibenko, bu konuda, “ABD, Avrupa ve Türkiye’nin Çerkes Sorunu’na el atmaları üzerine, SSCB harekete geçti ve diaspora Çerkesleri arasında SSCB’ye dost bir kitle yarattı” diyor ve bence haklı. 

 Bunun tek istisnası, SSCB’nin yıkıldığı, ama yeni devletin henüz kurulmadığı, daha doğrusu stabilize olmadığı yıllardı. 

Cumhuriyetlerimiz kuruldu, kendi anayasalarını yaptılar, Çerkes soykırımını-sürgününü ve diaspora Çerkeslerinin vatana dönüş haklarını tanıdılar. Bu dönemde Kosova Çerkesleri dahil, yüzlerce Çerkes vatana döndü, kolay pasaport aldı. Ama sonra parantez kapandı ve Rusya Federasyonu fabrika ayarlarına döndü. 

Nüfus hareketleri, ister göç olsun ister sürgün, her zaman politiktir, politik sonuçları olur. Kitlesel bir dönüşün de politik sonuçları olacaktır. Statüko değişecektir. Karaçayların, Çerkeslerin kitlesel olarak vatana dönüşlerine karşı olmalarının nedeni de budur. 

Rusya Federasyonu, Putin’li yıllarda, Rusya Federasyonu halklarının Yeltzin dönemindeki kazanımlarını bir bir yok etti. Putin, Rusya’nın çok uluslu yapısının, zayıf noktası olduğunu herkesten iyi biliyor. Lenin’in, Rusya’nın altına dinamit ektiğini söylemesinin nedeni buydu. 

Bu nedenle, Rusya’yı politik-askeri olarak güçlendirmeye ve üniterleştirmeye çalışırken, Rus olmayan halkların geleceklerinden kaygı duyar noktaya gelmelerine de engel olmaya çalışıyor. Rusya Halklarının Birliği Günü, Rusya Halklarının Anadilleri Günü gibi açılımları bu nedenle yapıyor, Rus olmayan halklara daha görünür olma imkanları veriyor. 

Bu açılımlardan ne kadar yararlanabilirsek o kadar iyi tabii, ama geleceğimizi garanti altına almaya yetmeyeceklerini unutmadan. 

“Eski tip Dönüş”ün kendi kaderimizi tayin hakkımızı kullanmayı, dönüş sonrasına ertelemesi Rusya Federasyonu’nun tavrı nedeniyle, olmayacak duaya amin demektir. Çünkü Rusya’nın tavrı değişmedikçe, asla kitlesel bir dönüş olmayacak ve vatanda demografi sorunu çözülmeyecektir. Çözülmüyor, tam tersine eriyor. Karadeniz’de artık bir statümüz bile yok, Karaçay Çerkes’te Çerkes Özerk Bölgesi’nden geriye fazla bir şey kalmadı.

 Daha da önemlisi, “kendi kaderini tayin hakkı”nı fi tarihine ertelemek, Çerkes halkını vizyonsuz bırakmak, apolitikleştirmektir. 

Çünkü kader, vizyondur veya vizyon, talep edeceğimiz kaderimizdir. 

Kendi kaderimizi tayin etme hakkı fırsatını yakaladığımızda talep edeceğimiz kaderimizi, yani vizyonumuzu bugünden anlatmaya, Çerkes toplumuna benimsetmeye çalışmalıyız. Yoksa yine geç kalır, hatta “fırsat”ın geldiğinin farkında bile olmayız. Ama vizyon, aynı zamanda Çerkes halkının direnen damarlarına da taze kan pompalar. 

Bülent Jane, sanırım Dönüş hareketinin büyümemesinden dolayı hayal kırıklığı yaşıyor, ama kendini yenilemek, eksik ve yanlışları düzeltmek yerine, suçu Kabardeylere veya Çerkesyacılara atıyor.

 Fazla yükü olduğu için havalanamayan uçağın pilotunun, hafifletmek için, uçağın motorunu söküp atmak istemesi gibi.

Kabardey Çerkesleri, bayrağımızdaki 12 yıldızdan biri ve en büyüğüdür. Çerkes kültürünün, gelenek göreneklerinin en güçlü taşıyıcılarıdır. 

Çarlık Rusyasına karşı, sonuna-sonuncusuna kadar savaşmış, tarihimizin, bugün gururla hatırladığımız ve andığımız sayfalarını yazmışlardır. 

Çerkes soykırımının ilk mağdurları Kaberdey Çerkesleridir. Savaşlar ve bilinçli olarak getirilip yayılan bulaşıcı hastalıklar nedeniyle, nüfusları 300 binlerden 35 binlere düşmüş, buna rağmen eli silah tutan Kabardeyler, Batı Çerkesya’da, İnguşetya’da, Çeçenistan’da savaşmaya devam etmişlerdir.

Kabardey Çerkeslerinin bu şartlar altında veya savaş bittikten sonra, göç ettiklerini iddia etmek, tarihi çarpıtmaktır. Dünyada böyle bir hukuk yoktur. Bugün bile, savaş yaşanan bir ülkeden başka bir ülkeye sığınanlara göçmen değil, sığınmacı; “kendi isteği” ile değil, savaş nedeniyle geldi denir.

Kölelik konusunda yazdıkları ise benim için tam bir hayal kırıklığı. 

Bülent Jane, 1983-84 yıllarında, derneklerimiz kapalı olduğu için, örgütlenen Çerkes Gençleri Eğitim Gruplarının hocalarından biriydi. Ve o eğitim çalışmaları “İlkel-Köleci-Feodal Toplum” analizleri ile başlardı. Yani, meseleyi biliyor ve ne yazık ki bile bile çarpıtıyor.

Ayrıntılarına girmeyeyim, ama her toplum, kendi özgün şartlarında bu evrelerden geçmiştir. Dünyanın her yerinde kölelik vardı. Bizde de vardı. Çerkes alt etnik grupları, birbirinden görece bağımsız ve kapalı bölgelerde yaşadıkları için, üretim ilişkilerinin Çerkesya’nın farklı bölgelerinde gelişimleri; ilkel-köleci toplumdan feodal topluma veya yeni üretim ilişkilerine geçişleri, eşitsiz gelişim yasası gereği, hiçbir yerde aynı hızda ve biçimde olmamıştır. 

Batı Çerkesya’da da, “devrim”e rağmen aynı olmadı, eski ilişkiler ve kölelik, bütün kabilelerde aynı hızda tasfiye edilmedi, bir kabile savaşırken, diğeri Ruslarla barış yaptı. Veya sürgüne gitti... 

Bülent Jane, Reyhanlı’lı. Anlattıklarının doğru olmadığını, Reyhanlı’daki örneklerden de bilmesi lazım. Mesela kızının, düğünde “özgür” olmayan bir ailenin çocuğu ile dans etmesine veya evlenmesine izin vermeyen “büyükler”in olduğunu mutlaka duymuştur. Bize de babası anlatmıştı.

Uzatmayayım: 

Kimse bu çarpıtmalara ve yalanlara inanmamalıdır. Biz 12 yıldız, tek bir halkız. Çerkesiz, Adiğeyiz. Aynı günlerde, her zaman hep birlikte ve aynı düzeyde olmasa da, hepimiz savaştık, hepimiz soykırımdan geçirildik ve sürgün edildik. 

Geçmişimiz bir, geleceğimiz de bir olacaktır. 

Son olarak, 

Bülent Jane hemen her yazısında veya mesajında “Çerkesyacılar”ı hedef gösteriyor. Peki kim bu “Çerkesyacılar”? Veya “Çerkesyacılık” suç mu? 

Eğer suçsa, Nagaple Askerbiy de “Çerkesyacı”, çünkü “Çerkesya Film Stüdyosu” var; Susanna Paranuk da “Çerkesyacı”, defilelerinde panoda “Made in Circassia” yazıyor; Moskova’daki Halk oyunları topluluğu da “Çerkesyacı”, çünkü isimleri “Çerkesya Ensemble”; veya eserlerine Çerkesya haritasını işleyen, “Çerkesya” yazan Adıgekale’den Zaire Zeykoğu da “Çerkesyacı”… 

Gittikçe de çoğalıyoruz. 

Ama bizim hikayemiz, 2007’de değil; Şapsuğya’da, henüz 4 yaşındaki Safiyat Tlisova, köylerine saldıran Rus askerlerine “Öldürün, kardeşlerim intikamımı alacak, Çerkesya Yaşayacak!” (1) diye haykırdığında başladı. 

Rus-Çerkes savaşının en genç kahramanı Sataney Şaova'nın, Kabardey bölgesinde, Malka nehri yakınlarında yaşanan bir çatışmada, vücuduna isabet eden şarapnel parçalarıyla ölürken, tıpkı Safiyat gibi “Çerkesya Ölmeyecek” diye haykırmasıyla büyüdü.

Sataney, annesiyle birlikte savaş alanındaydı. Annesi ölünce Çerkes halkının birliğinin simgesi olan 12 yıldızlı bayrağı aldı ve hayatta kalanların ifadesine göre “Çerkesya Ölmeyecek” diye bağırdı. (2)

Yani Çerkesya, daha 2 ve 4 yaşındaki çocuklarımızın bile kalplerine yazılmıştı ve onların mücadelesi bizim toplumsal hafızamıza kazındı. Çarlık Rusyası’nın resmi gazetesi St. Petersburg'un, 22 Mayıs 1864’te çıkan sayısının “Çerkesya Artık Yok” başlığı ile perçinlendi. 

Çerkes halkı bugün hem vatanda hem de diasporada dağınık olarak yaşıyor. Ve "birlik", bütün ulusal mücadeleler gibi, Çerkes ulusal mücadelesinin de hedefidir, vizyonudur. Ve bu birliğin adresi, toplumsal hafızamıza kazınan, damarlarımıza ulusal bilinç pompalayan “Çerkes” kimliği ve “vatan Çerkesya”dır.

Son yıllarda Çerkes halkının bölünmesine hizmet eden Adığe veya Adığey dahil, başka hiç bir kimlik Çerkes’in ve Çerkesya’nın yerini tutamaz. Vadinin bu yanından “Adığe” diye bağırsanız, diğer yanında “Kabardey” diye yankılanır. Ve Çerkes halkını böler.

Çerkes ( Adığe ) halkı buna izin vermeyecektir.

(1) Сафият Тлисова (Шапсугия, 1860–1864), Секретный рапорт (1864): «Девочка 4 лет бросала цветы в солдат, крича: „Убивайте! Мои братья отомстят!“ Её последние слова: „Черкесия не умрёт“», (РГВИА. Ф. 14714. Оп. 3. Д. 220). 

(2)  Самая юная героиня Русско-Черкесской войны Сатаней Шаова (1862–1864). 

2-летняя Черкесская девочка-знаменосец, ставшая символом несломленного духа адыгов в последние дни Русско-Черкесской войны (1864 г.). Ее подвиг долго замалчивался, но сегодня считается одним из самых трагичных эпизодов сопротивления. В мае 1864 года у реки Малка (Кабарда) шло сражение между Черкесскими ополченцами и русскими войсками. Сатаней, дочь знатного рода Шаовых, оказалась на поле боя вместе с матерью. Когда женщина погибла, девочка подняла упавшее знамя с 12 звёздами — символом единства черкесских племен. Согласно секретному рапорту русского офицера: «Ребёнок 2 лет держал знамя... Убита шрапнелью, но флаг не уронила». 

По свидетельствам выживших соплеменников, перед гибелью Сатаней крикнула: «Черкесия не умрёт!». Эта фраза позже стала девизом черкесской диаспоры.

Источники: РГВИА. Фонд 14714**: Секретный рапорт №220 о гибели Сатаней (18 ).

Hatko Schamis

23 Mart 2026

  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks