DÜNYA BIÇAK ÜSTÜNDE, DÖRT YANIMIZ “PUŞT ZULASI”...

#245 Ekleme Tarihi 15/10/2015 11:54:21
27 Kasım 2014 Perşembe   "Gerçek düşmanlarımız cehalet, nefret, ihtiras, kıskançlık ve gurur gibi zihin halleridir."

Dalai Lama

  Üçüncü dünya savaşı başlamış veya başlamak üzere olabilir mi? Olabilir. Topyekün bir çatışmaya dönüşmüş olmasada, dünyanın şu veya bu köşesindeki “vekalet savaşları”, üçüncü dünya savaşının başladığı anlamına geliyor. Ve bugünlerde her ülke, hatta herkes savaşın başladığından veya yaklaştığından yola çıkarak saf tutuyor. İttifaklar kuruyor, koruma duvarları örüyor veya bir koruyucu arıyor. Savaş çıkmazsa kaybettiği bir şey olmaz, ama çıkarsa hiç olmazsa en az zararla atlatır. Savaşın bir tarafında ABD var. Batının silahşörü. Dünyanın jandarması. Diğer tarafında, soğuk savaş bittikten sonra kurulmak istenen “yeni dünya düzeni”ne entegre olmayan bütün devletler ve güçler. ABD'nin öncülüğündeki “Batı” yekpare değil. Onların arasında da çıkar çatışmaları veya rekabet var. Ama daha “yeni dünya düzeni”ne dahil olmayan pazarların olması; Batı'nın kendi içinde bir çatışmayı ötelemesine yarıyor. Birbirlerini mahvedecek bir savaşa tutuşmak yerine, birlikte yeni pazarları ele geçirmeye, bunları paylaşmaya çalışıyorlar. Şimdilik hepsine yetecek kadar pazar var nasılsa. “Yeni dünya düzeni”ne dahil olmayan veya henüz bu düzenin kölesi olmayan ülkeler, nasıl bir gelecek örgütleyeceklerine, nerede duracaklarına daha karar veremediler. Arayış içerisindeler. Bazıları da beklemede... Bu ülkelerden biri Rusya Federasyonu. SSCB'den büyük bir miras aldı. Ciddi bir askeri güç. Ama ekonomisi berbat. Etnik yapısı homojen ve sağlam değil. Bu nedenle siyasal olarak çok kırılgan. Buna rağmen, Batı'nın bütün dünyaya hükmetmesinin önündeki en büyük engel. Hatta Çin bile gölgede kalarak büyümesini, güçlenmesini RF'na borçlu... Hindistan, Brezilya falan Batı'yla bütünleşmeye ilke olarak karşı olmazlar. Bunlara bazı güvenceler verilse, biraz da iç ilişkilerine karışılmayacağına inansalar, sanırım “Yeni Dünya Düzeni”ne karşı olmazlar. Ama cowboylara güvenmiyorlar. Haksız da değiller! RF, eskiden SSCB idi. Batı ile ideolojik olarak da anlaşamıyordu. Dünyaya bakış açıları farklı idi. Artık ideolojik fark kalmadı aralarında. İkisi de kapitalist, ikisi de emperyalist. Birçoklarını yanıltan da bu. Neyi paylaşamıyorlar aralarında diyorlar? Veya “al birini vur diğerine”. Ama kazın ayağı öyle değil... Bu çatışmayı, basit bir “emperyalistler arası” rekabet vs diye tanımlamak da sanırım yeterli ve doğru olmaz. RF'nun ekonomik ve siyasi olarak rekabet etme şansı yok. Yeni pazarlara ihtiyacı yok. Satacak bir şeyi yok. Hammadde desen zibil gibi! Peki sorun ne? Çatışmanın nedeni ne? Sorun veya çatışmanın nedeni: ABD öncülüğündeki Batı'nın dünyanın her santimetre karesini “yeni dünya düzeni”ne entegre etmeye, boyunduruğu altına almaya çalışması, herkesi gelecekte bir güç olarak karşısına çıkmayacak kadar zayıflatmak istemesidir. Böylece bu topraklar üzerinde, yani bütün dünyada istediği gibi at oynatacak, bütün dünya, pazarı olacak, dünyanın herhangi bir yerindeki petrol, gaz, hatta “elma ağaçları” bile kendisinin olacaktır... Bu, RF için, toprak bütünlüğünü koruyamaması, hatta herşeyini kaybetmesi  anlamına geliyor. Belki de bir muz Cumhuriyeti'ne dönmesi...Ve buna direniyor. Batı, dünyaya hakim olduğunda, dünyada bir daha savaş olmaz mı veya dünya daha güzel ve daha yaşanılır mı olur? Bu bir üllizyon! Ve buna inananlar biraz saflar. Veya tarih bilmiyor, ekonomik-politik ilişkilerden de anlamıyorlar. Birinci dünya savaşı da, ikinci dünya savaşı da Batı'nın kendi içindeki rekabet yüzünden çıkmıştı. Öncesini saymıyorum bile. Eğer önlerinde yiyecekleri bir şey kalmazsa, emin olun birbirlerini yemeye başlayacaklardır. Ve aslında bunlar varoldukça savaş tehlikesi de bitmez, ama orası başka bir tartışma konusu... ABD öncülüğündeki “Batı”, soğuk savaş bittikten sonra bir yandan global bir güç olmak isteyen her ülkenin sahip olması gereken enerji kaynaklarını ve yollarını kontrolü altına almaya çalıştı, diğer yandan önüne çıkanı ufalamaya.Yani etnik, milli, dini toplulukların kimlik arayışlarının ve “milliyetçiliğin”  hortlamasının nedeni Çerkesya Yurtseverleri değil; bu “yeni dünya düzeni”dir. Bu milliyetçilik merkezi otoriteyi zayıflatıyor, ama birilerinin sandığı gibi ulus devletler ölmüyor. Tam tersine uluslaşamamış ( siz bunu sınırları içerisindeki azınlık ulusları/milliyetleri asimile edememiş anlayın ) veya “şovenist devletler” parçalanıyor ve yeni ulus devletler doğuyor. Devlet veya ulus rastgele/tesadüfi bir topluluk veya örgütlenme olmadığı için de, etnik kimlikler siyasallaşıyor, örgütleniyor ve bir kısmı devletleşiyor. Biz buna üzülmüyoruz. Böyle bir milliyetçilikten de korkmuyoruz. Tam tersine şovenizmi gerilettiği, bizlere etnik-ulusal yapımızı güçlendirme fırsatı sunduğu için seviniyoruz. Bunun sonunda devletleşir miyiz, bilmiyoruz. Ama bu fırsatı kaçırmazsak, her halukarda karlı çıkarız. Bazıları milliyetçiliği bütün kötülüklerin anası, bölünmelerin, parçalanmaların, savaşların nedeni falan sanıyor. Hikaye!Savaşların nedeni milliyetçilik değil, şovenizimdir. Emperyalistler arası rekabettir. Pazar ve hammadde hırsıdır. Ezilen bir halkın milliyetçiliği ise demokratikleştirir. Ve kimse haklarını talep etmek için silaha sarılmaz. Hakları verilmediği için silahlanır! Kafalar daha fazla karışmadan hem bir özet yapayım, hem de “peki biz ne yapalım, nerede duralım?” sorusuna cevap arayayım. ABD öncülüğündeki “Batı” bütün dünyaya kendi düzenini dayatıyor, karşı çıkana, direnene savaş açıyor, yakıp yıkıyor. Diğer yandan bu ülkeleri ufalamaya, merkezi otoriteyi zayıflatmaya çalışıyor, bu nedenle azınlık ulusları, milliyetleri destekliyor, hatta bizzat örgütlüyor. Bu bizim için bir fırsat! Bir ülke için bu “yeni dünya düzeni”ne entegre olmak demek, en başta bağımsızlığını yitirmek demek. Sonra ulusal pazarları üzerindeki hakimiyetini. Çok uluslu, şovenist devletlerin sonu ise büyük olasılıkla parçalanmak. RF işte buna direniyor. Elbette RF matah bir devlet değil. Demokratik değil. Ama kimse hikaye anlatmasın: Saldırgan da değil. Tam tersine saldırgan olan ABD öncülüğündeki Batı. Yayılan ve tehdit eden de NATO! RF, savunma pozisyonunda. Suriye'de de, Ukrayna'da da savunma durumunda. Bazıları savunmayı sınırlarına topları, tankları yığmak zannediyorlar. Halbuki bu, savaşı kendi topraklarında karşılamak demektir. Aklı başında hiçbir ülke yapmaz bunu. Tampon bölge veya tampon devlet mantığının altında yatan neden budur. Ve topraklarını saldırgana açan, saldırganla işbirliği yapıyor demektir. Düşman demektir. Bunu bilmek için askeri deha olmak gerekmiyor. NATO uzun zamandır, RF ile komşu olmaya çalışıyor. Soğuk savaş biterken verdiği sözleri tutmadı, anlaşmalara uymadı. Genişlemeye devam etti ve RF sınırlarına dayandı. Ukrayna'ya girdi. Diyorlar ki, Ukrayna, hangi tarafta yer alacağına kendisi karar verir. RF'nun buna itirazı yok ki. “O zaman güvence verin”, “Avrupa Güvenlik Anlaşması” imzalayalım diyor. RF sınırlarına, NATO silahlarının yerleştirilmeyeceği garantisi istiyor. Avrasya ekonomik işbirliğini öneriyor. Bu önerilerinin hepsi reddedildi. Hatta “faşizme karşı ortak tavır alınması” talebi bile reddedildi. Bu nedenle RF “stratejik/aktif savunma” pozisyonuna geçti. Askeri literatürde bu, saldırganı saldırmadan durdurmak, saldırganı ininde vurmak demektir. Örnek: mahallenize bir saldırı olacağı istihbaratı aldınız. Ne yaparsınız? Ya mahalleye barikatlar kurup, mahalleliyi silahlandırır, saldırıyı beklersiniz ya da düşman saldırmadan siz saldırıya geçer, saldırganları kendi mekanlarında yok edersiniz. Birinci yöntemde savaş sizin mahallenizde yaşanır, sizin eviniz barkınız yıkılır. İkincisinde ise saldırganın mahallesi, evi barkı yıkılır. Moldova'da Transdinyester'e destek verdi. Sonra Abhazya'yı destekledi. Böylece Moldova ve Gürcüstan'ın Batı ile bütünleşme çabalarının önüne taş koydu. Çünkü sınır sorunları çözülmemiş ülkeler AB ve NATO üyesi olamıyorlar. Ukrayna'da “Maidan ( karşı ) devrimi”nde neler yaşandığını daha önceki yazılarımda anlatmıştım. RF'nun Ukrayna'nın tercihine saygı duymadığı, yayılmacı olduğu vs külliyen yalandır. RF, Ukrayna'dan “tarafsız kalacağına, NATO veya herhangi bir ittifaka girmeyeceğine, toprakları üzerinde RF'na düşmanca faaliyetlere izin vermeyeceğine” dair garanti istedi. Ukrayna bunların hepsini reddetti. “Benim tercihime saygı duy” dedi. İyi, sen RF'na karşı her tür saldırganlığın kalesi ol, RF da bunu seyretsin öyle mi? SSCB, Küba'ya füze yerleştirdiğinde ABD niye dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getirmişti? Bu noktadan sonra artık ipler koptu. Taraflar savaş pozisyonu aldılar. Artık herşeye askeri mantıkla bakılıyor ve RF aktif savunma pozisyonunda. Önce Kırım'ı aldı. Çünkü Kırım RF'nun savunmasında stratejik öneme sahiptir. Kırım'a sahip olmak, Karadenize hakim olmak demektir. Sonra “Donbass”ı slahlandırdı. Ukrayna düşmanca faaliyetlerine son vermezse, Ukrayna bölünür. Hatta tarih sahnesinden bile silinebilir. Bunun ardından sıra Baltık ülkelerine gelecektir. Hatta Finlandiya bile rahat uyumuyordur artık. Çünkü RF'nun savunması Odessa'dan Finlandiya'ya kadar uzanır. Ve eğer Batı düşmanca tutumundan vazgeçmezse, RF'nun bu ülkeleri de işgal edip RF'na düşman olmayan hükümetleri işbaşına getirmesine şaşırmam. Ama tüm bunların sorumlusu, verdikleri sözleri tutmayanlar, NATO'yu genişletmeme, RF'na saldırmama garantisi vermeyenlerdir. Ve RF'nu bunları yayılmak için değil, ki buna ihtiyacı da yok, kendini savunmak için yapıyor. Peki bizim tutumumuz ne olmalı? Nerede durmalıyız? Öncelikle “barış”tan yana olmalıyız. Savaşa ve saldırgana tavır almalıyız. Bu ilkesel bir tavırdır. Kimse gerçekleri ters yüz edip, bir hokus pokusla saldırganı masum, savunma pozisyonunda olanı da saldırgan gibi göstermeye çalışmasın. Saldırgan NATO'dur, ABD öncülüğündeki Batı'dır ve bunların kuklalarıdır. Ki bu düşmanca tavır RF'nda diktatörlerin, oligarkların ekmeğine yağ sürmekte, demokratikleşmeyi geciktirmektedir. Batı'nın, en azından bazılarının RF'ndaki insan hakları ihlallarine üzüldüklerini sananlar yanılıyorlar. Tam tersine seviniyorlar. Çünkü ellerine böylece malzeme geçiyor. Hatta RF'nun demokratikleşmesini de istemiyorlar. Onların istediği RF'nun yıkılmasıdır. Bu yıkımın altında kimlerin kalacağı da umurlarında bile değil. Irak'ta, Libya'da veya Suriye'de olduğu gibi. RF'nun yıkılması veya yaşaması beni de o kadar ilgilendirmiyor aslında. Yıkılabilir de. RF ile göbek bağım yok. Ama RF savaşmadan teslim olmayacağını, gerekirse nükleer silahları da kullanacağını açıkladı. Bu, Çerkesya'da savaş demektir. Çerkeslerin kırılması, Çerkesya'nın bir kez daha yakılıp yıkılması demektir. Velev ki RF savaşı kaybetti ve yıkıldı. Veya teslim oldu, dağıldı. Bu durumda bugün elimizdeki toprakları da tutabilmemiz mümkün olmayacaktır. İç savaş çıkacaktır. Ve yine bir yıkım olacaktır. Çerkes halkının böyle bir savaşı veya iç savaşı kaldırması mümkün değildir. Bu RF'ndan veya Putin'den kimse gibi ben de haz duymuyorum. Gidişattan ben de rahatsızım. Ama çözüm barışçıl olmalı. Bunu sadece bizim istememiz yetmez. Karşı tarafın da kabul edebileceği bir çözüm olmazsa savaş kaçınılmaz olur. Buradan çıkardığım sonuç ise, RF'nun demokratikleşmesinin, Çerkes halkının bu demokratikleşme ile, hak ve özgürlüklerine kavuşmasının en doğru yol olduğudur. Taleplerimizi dile getirmeliyiz. Soykırım gerçeğini anlatmalıyız. Diasporada yaşayan Çerkeslerin vatanlarına dönmek, Çerkesya'da birlik ve beraberlik içerisinde, gelecek korkusu olmadan yaşamak istediklerini dile getirmeliyiz. Ama RF'na düşman güçlerin bu taleplerimizi manipule etmelerine izin vermemeliyiz. RF'nunu tehdit eden bir güç olmamalıyız. Tehdit eden bir güç, düşman olarak algılanır. Düşmanlık yapana da düşmanca muamele yapılır. Bu, Çerkesya kapılarının Çerkeslere kapanması demektir. Bu süreçte dikkat etmemiz gereken bir başka nokta da, dilimiz ve söylemlerimiz olmalı. Uluslararası ilişkilere girmek, uluslararası güçlerin oyuncağı olmak demek değildir. Tarih çarpıtıcılığı değildir. RF, Ukrayna ile savaşa tutuşmuşken, Ukraynalı faşistlerin argümanlarını, daha doğrusu yalanlarını sahiplenmek, RF düşmanlığıdır. Siz öyle olmadığını ispat etmek için on takla da atsanız, başaramazsınız bunu. Mesela “holodomor”. Biraz uzun olacaksa da bu konuyu da anlatıp yazımı bitireyim. Sözcüğün Ukraynaca okunuşu “;lodomor”dur. Eski slavcadaki Holod ( ;lod ) =kıtlık ve Mor=kitlehalinde ölüm sözcüklerinden geliyor. Ukrayna Holocaust’u da deniyor. 1932 yılında sadece Ukrayna topraklarında yaşayan 5 milyon kadar insanın açlıktan ölmesi hadisesinin özel adıdır. Aslında dünyanın en verimli topraklarında yaşayan binlerce insanın, kıtlıktan-açlıktan ölmesi bilinçli bir katliam değildi. Bolşevik bürokratlar gelip insanları katletmediler. Ülke yöneticilerinin aldıkları ekonomik kararları, otoriter yöntemlerle uygulamaya girişmeleri ve özellikle “toprak ağaları”nın buna direnmeleri ve sabotajları nedeniyle öldü insanlar. Sovyetler Birliği 1928 yılında NEP politikalarına son vermiş, sanayileşme ve kollektif tarıma geçme kararı almıştı. Ama başta kulaklar ( zengin köylüler )olmak üzere köylüler, bu politikalara şiddetle karşı çıktılar. Köylüler kolhoz ( kollektif çiftlikler ) ve sovhoz ( devlet çiftlikleri )larda çalışmak istemiyor, kendi çiftliklerini bağımsız olarak işletmek istiyorlardı. Ama SBKP “yaklaşan savaş” nedeniyle, hızla sanayileşme ve tarımda daha verimli olacağını düşündüğü kollektif üretime geçme kararı aldı. Sanayileşme, tarımsal ürünlerin ihraç edilmesi ile finanse edilecekti. Keza sanayinin ihtiyaç hissettiği içgücü de köylerden devşirilecekti. Bunun için kırsal bölgede yaşayan halka köyleri terketmeleri, şehirlerde sanayi işçileri olmaları telkin ediliyordu. Köylerde kalanlar ise kollektif çiftliklerde çalışmak üzere organize edileceklerdi. Tarım, tüm ekonomi gibi merkezi olarak planlanacak, ülkenin ihtiyaç duyduğu ürünler nelerse onlar yetiştirilecek, hızla makineleşmeye gidilerek verimlilik artırılacaktı. Sonuç olarak şehirlerdeki nüfus hızlı bir artış gösterdi. Ama çok hızlı hareket edilmesi ve doğal sınırların dikkate alınmaması yüzünden ciddi idari hatalar yapıldı. Keza kırsal yörelerdeki halkın yapılanlara karşı çıkması yüzünden, şehirlerde kıtlık tehlikesi baş gösterdi. Bunun üzerine hükümet köylülerin ürününe elkoyma ( müsadere ) yoluna gitti. Çünkü şehirlerde kıtlık tehlikesi baş gösterdiği gibi, planlanan sanayileşme büyük ölçüde hububat ihracından gelecek gelirlere dayanmıştı. Köylülerin ürünleri müsadere edilirken bazı yerlerde zora başvuruldu, karşı gelenlere karşı şiddet uygulandı. Ama başka vahim bir hata daha yapıldı: köylüye ertesi yıl için ekmesi için yeterli tohum ve kışın yiyecek tahıl da bırakılmadı. Sonuç tam bir felaket oldu. 1933 yılında bereketli topraklar ekilemedi. Köylerde çok büyük bir açlık ve kıtlık yaşandı. Ama kıtlıktan ölüm sadece Ukrayna'da değil, Sovyetler Birliği'nin diğer bölgelerinde, Almanların oturduğu Volga'da, Kuban bölgesinde ve Kazakistan’da da oldu. Sosyalizm, Sovyetler Birliği ve Rus düşmanları, Stalin'in emriyle Ukrayna'da milyonlarca kişinin aç bırakılarak öldürüldüğünü iddia ederler. Ama doğru değildir bu iddia. 1932 yılındaki kıtlık tüm Sovyetler'i etkilemiş ve bu kıtlıkta 1 milyon ( rakamlar 1 ile 8 milyon arasında değişir ) insan ölmüştür. Kıtlığa bağlı ölüm oranlarının Ukrayna'da diğer Sovyet Cumhuriyetleri'ne oranla daha yüksek olmasının sebebi ise, Ukraynalı köylülerin, mallarını Kolhoz sistemine dahil etmemek için yok etmesidir. İneklerini kesmiş, tarlalarını yakmışlardır. Aç kalan halkın, Sovyetler'e karşı bir ayaklanmaya girişmesini beklemişlerdir. Bu “kıtlık-açlık”tan ölümler için, hele hele, hem ölenler sadece Ukraynalılar hem de hükümetin kararlarını uygulayanlar sadece “Ruslar” veya “Rus hükümeti” olmadığı halde “soykırım” suçlaması yapmak abesle iştigaldir. Ki ortaya atılan yazılı ve görsel iddialar sahiplerini rezil etmiş, çekilen fotoğraflar, hazırlanan raporlar, hemen her şey sahte çıkmıştır. Ama Holodomor hakkında seksen yıldır o kadar çok kitap basılmış, resim sergileri açılmış, filmler çekilmiş; kısaca öyle yoğun bir propaganda yapılmıştır ki, konu hakkında bilgisi olmayan bir insanın bu kampanyadan etkilenmemesi de çok zordur. 1932-33 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde kuraklık vardı. Hükümetin herhangi bir insan topluluğunu ve Ukraynalıları hedef almayan yanlış uygulamaları vardı. Başta zenginler olmak üzere, köylülerin hükümetin kararlarına direnişleri vardı. Ürünlerini ve hayvanlarını hükümete veya çiftliklere vermek yerine yakıyor, yok ediyorlardı. Bunların sonucu olarak açlıktan ve salgın hastalıklardan öldü insanlar. Bu uygulamaları Stalin'e mal etmek de doğru değildir. İç savaş yıllarında, benzer nedenlerle yaşanan açlık ve kıtlık günlerinde Lenin'in tavrı da farklı olmamıştı. Maksim ;rki anılarında bu gerçeğin altını, şu sözlerle çizmiştir: “Ne yapıyorsunuz, diye sordum. Lenin '…Halkı aç bırakan ağaları en iyi nasıl ortadan kaldırırız diye düşünüyorum: İnsanların açlığı ve sefaleti pahasına servetlerini artırmayı amaçlayanları, bütün olanaklarımızla, dolandırdıkları serveti, buğdayı, açlar için vermeye zorlamalıyız… eğer hala hükümetin emirlerine, işçi sınıfının isteklerine karşı koymaya kararlıysalar, onlara karşı zor kullanacağız, her şeylerini ellerinden alıp onları yok edeceğiz...’’ 1921-22 yıllarında yaşanan bu kıtlıkta da yine başta Ukrayna olmak üzere 29 milyon insan açlıkla pençeleşmiş, bunların 6 milyonu ölmüştür. Ama nedense kimse bu kıtlık-açlık sonucu ölümleri bir soykırım olarak görmez. Çünkü bu açlık ve kıtlığın sorumluları Ekim Devrimi’nden sonra Rusya'yı işgal eden ve iç savaş çıkartan “demokratik” Batılı ülkelerdi. İlginç olan, Holodomor iddiaları ilk olarak SSCB’ye karşı savaş hazırlıklarını meşrulaştırmak ve işgal için kamuoyu oluşturmak için, Naziler tarafından ortaya atılmıştı. Tıpkı bugün, nazilerin-faşistlerin Rusya Federasyonu'na karşı insanları kışkırtmak istedikleri için kullanmaya çalıştıkları gibi. İtibar görmediği için Nazilerin bile vazgeçtiği bu iddiaları, daha sonra dünyanın en büyük medya patronu William Randolph Hearst canlandırmaya çalıştı. İkinci Paylaşım Savaşı'ndan sonra ise CIA ve MI5 aldı sazı eline. Yazdıkları kitaplarla, çektikleri filmlerle konuyu; soğuk savaşın bir aracı olarak ve Ukrayna halkında sosyalizm-Rus düşmanlığını körüklemek için gündemde tuttular. Mesela bu konu hakkında en fazla yazı yazan iki kişiden biri, 1978'de Guardian Gazetesi tarafından İngiliz istihbaratı için çalıştığı belgelenen Robert Conquest, diğeri ise faşist Rus yazar Aleksandr Soljenitsindir. Holodomor iddialarını o dönem Sovyetler Birliği’ni ziyaret edip yerinde araştıran ünlü yazar ve siyasetçilerin açıklamaları, sanırız konunun aydınlatılmasında etkili olacaktır. Bunlardan biri olan, İrlandalı ünlü yazar George Bernard Shaw, İngiltere’den büyük bir grupla iddiaları yerinde araştırmak için Sovyetler Birliği’ni ziyaret etti. Shaw ve beraberindekiler iddiaları yalanladılar. Keza, eski Fransa Başbakanı Edouard Herriot da Ukrayna’yı ziyaret etti ve o da iddiaları yalanladı. Pulitzer ödüllü gazeteci Walter Duranty ise, New York Times’da yer alan makalesinde “Holodomor’dan söz etmek saçmalıktır” diye yazmıştı. Zaten Holodomor ile ilgili hazırlanan filmleri, kitapları, broşürleri incelerseniz bunları hazırlayanların ve tanıkların çoğunun Ukraynalı faşistler olduğunu görürsünüz. Nazi işgali döneminde faşistlerin yanında yer alıp Sovyet halklarının katledilmesinde aktif rol alanlar, yıllar sonra mağdur, tanık sıfatıyla ortaya çıktılar. Bizim faşistlerimiz de şimdi onlarla aynı kulvarda koşmaya başladılar, Holodomor'u keşfettiler! Halbuki o dönem dünyanın çeşitli yerlerinde çok daha ağır salgınlar yaşanmıştı. Mesela 1918-20 yılları arasında İspanya’da yaşanan grip salgını Avrupa ve ABD’ye yayılmış ve kitlesel ölümlere neden olmuştu. 18 ay içinde tüm dünyada 50-100 milyon insanın bu gripten öldüğü kabul edilir. Bu durumda emperyalist devletlerin yöneticilerini de soykırımla ya da halkını katletmekle suçlamak neden bu “yeni faşistler”imizin akıllarına gelmez acaba? Keza 1929 krizi sonrası başta ABD olmak üzere tüm Avrupa’da işsizlik, kıtlık ve açlık sonucu milyonlarca insanın ölüme terk edildiği biliniyor. Sadece o dönem ABD nüfus dairesinin verilerine göre, nüfusta artış bir yana 7 milyon kişinin azalmış olmasını neyle açıklamak gerekiyor? Doğrusu, 2. Dünya Savaşı öncesi bir salgın hastalıkla baş etmek veya önlemek son derece zordu. 1940’lı yılların sonunda penisilin geliştirilene kadar Sovyetler Birliği de dahil dünyanın çeşitli yerlerinde salgın hastalıklarla mücadele etmek çok zor oldu. İnsanlar çoğu zaman kitleler halinde öldü. Peki 1929 yılında sanayileşme hamlesi gerçekleştirilirken tarımdan elde edilen gelirin sanayileşmeye harcanması tarımı geriletmiş, dolayısıyla kıtlığa yol açmış olabilir mi? Bu da doğru değil. Hükümet, Ukrayna’da bilinçli kıtlık çıkarmak bir yana, hayati önemdeki yatırımları bu bölgeye yaparak önlem almaya çalıştı. ‘‘Bu projeler arasında 1932'de faaliyete geçen Avrupa'nın en büyük hidroelektrik santrali olan Dnepro-GES, 1934'te üretime başlayan dev metalürji kombinası Krivorojstal ve Harkov traktör fabrikası da vardı. Harkov’da üretilen traktör, biçerdöver vb. tarım aletleri sayesinde tarımın makineleşmesi ve verimin artırılması sağlanmıştır. Harkov sadece Ukrayna’nın değil, tüm Sovyetler Birliği’nin ihtiyaçlarını karşılayacak büyüklükte bir projeydi.“ Kıtlık-açlık ve bunun sonucu ölümlerin, bazı idarecilerin yanlışları da olmakla birlikte, asıl sorumluları zengin köylülerdi. Wikipedia bile bunu itiraf eder: Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarım üretiminden vazgeçerek, üretimi durdurmuştur… Çiftlik sahipleri, kooperatiflerde çalışmaları için devletin el koymak istediği büyük baş hayvanları kestiler ve bu yüzden tarlada üretimde kullanılabilecek hayvan sayısı azaldı.” (http://tr.wikipedia.org/wiki/Holodomor) 1929-33 yılları arasında müsadereyi ve kollektifleştirme hareketini protesto etmek isteyen köylülerin öldürdükleri hayvan sayısı o kadar büyüktür ki, mesela, at sayısı 34 milyon'dan 16,6 milyona; sığır 68,1'den 38,6 milyona ve küçükbaş hayvan da 168,1'den 62,8 milyona düşmüştür. Aynı şekilde kulakların tarlaları ve ürünleri ateşe vermeleri, tarım aletlerini kırıp kollektif çiftlikleri yağmalamaları nedeniyle tahıl üretimi de 835,4'ten 698,7 milyona düşmüştü. İdarecilerin yaptıkları yanlışların verdiği zarar ile bu sabotaj eylemlerinin neden olduğu zararı karşılaştırmak bile mümkün değildir.   O yıllarda “soykırım” iddiaları nedeniyle Sovyetler Birliği arşivleri ve belgeleri açınca görüldü ki, iddiaların hiçbirinin yaşanan gerçeklikle bir alakası yok. Belgelere göre, 1932-33 yılları arasında kulakların isyan, yağma, talan, karaborsa, ürünleri yakma, hayvanları öldürme gibi eylemleri ve kuraklık veya devamındaki salgın hastalıklar nedeniyle 1 milyona yakın insan ölmüştür. Ama ölümlerin çok büyük bir kısmı salgın hastalıklar yüzündendir. Bu nedenle “soykırım” iddasında olanlar, önce sessizliğe gömüldüler, sonra arşivlere olan ilgilerini kaybettiler. 2009 yılında Ukrayna’da büyük kampanyalar eşliğinde Holodomor’un kanıtları olduğu iddia edilen bir fotoğraf sergisi açılmıştı. Ama sergilenen fotoğrafları inceleyenler, bu serginin tam bir sahtekârlık olduğunu söylediler. Mesela Kanadalı gazeteci Douglas Tottle, açlıktan ölen çocukların yer aldığı korkunç sahneleri gösteren fotoğrafların 1922 yılında yayınlandığını, bunların 1918-1921 iç savaşı sırasında Sovyetler Birliği'ne yabancı güçlerin müdahalesi ve kıtlık nedeniyle milyonlarca insanın öldüğü dönemde çekildiğini kanıtladı. Hatta  Ukrayna hükümeti de fotoğraf sergisi sahtekârlığının ortaya çıkmasının ardından kamuoyundan resmen özür dilemiştir.Sivastopol’da, 11 Mart 2009 tarihinde Ukrayna tarafından yayınlanan resmi bir özür yazısı ile kamuoyuna duyurulmuştur. Buna göre, sergide kullanılan ve 1932–33 açlığını gösterdiği iddia edilen fotoğraflar, 1920’lerdekiVolga açlığı ve Büyük Bunalım sırasında açlık çeken insanların fotoğraflarıdır…Volga’da ve ABD’nin çeşitli bölgelerinde çekilmiş...tir.” (http://haber.sol.org.tr) Dünyaya demokrasi götürdüklerini söyleyenlerin ne ilk ne de son yalanlarıdır bu. Ve hırsı, öfkesi, nefreti aklını yiyip bitirmemiş, namuslu ve dürüst herkesin bildiği şeylerdir bunlar. Tarih çarpıtıcıları amaçlarına ulaşmak için kara propagandanın her çeşidini uygulamaktan hiçbir zaman çekinmediler. İnsanların onca emek harcayıp, zaman ayırıp gerçekleri araştıramayacaklarından, iddialarını; daha doğrusu yalanlarını sık sık tekrarladıklarında, bu yalanlara inanan bir kitle yaratabileceklerinden yola çıktılar. Bu nedenle gerçek anlamda tarihte ne olduğunu merak eden, anlamak isteyenler bilgi kirliliğine, çöplüğüne karşı her zaman uyanık olmak zorundalar. Derdim, Sovyetler Birliğini veya birilerini savunmak değil. Sovyetler Birliği'nin veya “reel sosyalistler”in yaptıkları bir sürü yanlışı da biliyorum. Ama kara propangandaya aldanıp da bir düşmanlık histerisine girilmesinin bize hiçbir yararının olmayacağını da biliyorum. Halklarına yalan söyleyenlerin, bu yalanlar üzerine sahte dostluklar inşa etmek isteyenlerin samimi olmadıklarını düşünüyorum. Aslında Polonya üzerine de söylenecek çok şey var. Ama bunları da anlatırsam yazı çok uzayacak. Rusya'yı “ebedi düşmanı” ilan etmiş Polonya'nın başka bir Rus karşıtı cephe açmak istemesi kendi ulusal çıkarlarına uygun düşer. Ama bu bizim de çıkarlarımıza uygun düşer mi, tartışılır. Rus-Çerkes savaşlarında bizlere destek vermek için samimi duygularla saflarımızda savaşmış, canlarını feda etmiş Polonyalıları saygıyla anarım. Ama Polonya devletinin de aynı şekilde samimi olduğuna inanmıyorum. Polonya 19. Yüzyılda giriştiği savaşları kaybederek tarih sahnesinden çekilmişti. 20. Yüzyılın başında Polonya diye bir ülke yoktu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Lehlerin çoğunlukta olduğu topraklarda Polonya Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kuruldu ve bu devletin Doğu'daki meşru sınırları Curzon Hattı'yla belirlendi. Ancak Polonya silah kullanarak bu sınırları aşıp Beyaz Ruslar ile Ukraynalıların yaşadığı toprakları istila etmiş, kendi sınırlarına katmıştı. İşte bu topraklar Polonya milliyetçileri için, “Doğu Polonya”dır ve hala üzerinde hak iddia ederler. Bu hayallerine ulaşmalarının önündeki en büyük engel geçmişte SSCB idi, bu nedenle Nazi Almanyası ile işbirliği yapmaktan çekinmediler, bugünse Rusya Federasyonu'dur. Bu nedenle “Rusya onların ebedi düşmanı”dır. Ve “Rus Düşmanı” hareketlere ev sahipliği yapar, destekler. Bu yazdıklarımdan Polonya veya Ukrayna'ya yapılan Çerkes soykırımının tanınması başvurularına karşı olduğum sanılmasın. Metne ve zamanlamasına itirazım olmakla birlikte, başvurulara katılıyorum. Altına imza atıyorum. Çerkes soykırımının bütün dünyada tanıtılması gerekiyor. Ama söylemler dikkatli formule edilmeli. Birilerinin çıkarlarına hizmet etmemeli. Çerkesleri Rus düşmanı güçlerin peşinden sürüklememeli. Çerkes halkında faşist, ırkçı ve Rus/Rusya düşmanı hisleri geliştirmenin bir aracı olmamalı. Gürcüstan'da da bunları dile getirmiş, “Abhazya'nın kendi kaderini tayin etme hakkını tanımalısınız”, RF'nu tehdit edecek bir ilişki istemiyoruz demiştik. Belki de bu nedenle pek sevilmedik. Olsun, biz Çerkesya Yurtseverleri, Çerkes halkına karşı sorumluyuz. Bu çizgimizi de asla değiştirmeyeceğiz. Son olarak; ne yazık ki etrafımız “puşt zulası” dolu ve bu “puştlar”ın bir kısmı içimizden çıkıyor... Bu kadar emek verip araştırmanın, yazıp çizmenin, Çerkes halkını uyarmaya çalışmanın bir anlamı ve yararı var mı bilmiyorum. Bazen “hainlik” bizim fıtratımızda mı var diye düşünmüyor da değilim. Ama henüz umutlarımı yitirmedim... Çerkes halkı uyanık olmalıdır. Bütün dünya bıçak üstünde. Bugün yanlış kararlar alanlar büyük acılar çekecekler. Ve politik birikimi ve deneyimi en az olan halklardan biri olduğumuz için bizi aldatmak, sürüklemek pek zor olmaz. Bugün bir doğrusu nedeni ile destek verilen ve büyütülen bir yanlış, gelecekte boynumuza atılan bir kemente dönüşebiliyor. Yanlış olan büyüdükten sonra oradan ayrılmak yetmiyor. Yanlışın büyümesindeki sorumluluğumuzu azaltmıyor. Baştan iyi düşünmek en doğrusu! Zor olsa da...
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks