ELLER TAKSİM’E, BİZ NEREYE?

#239 Ekleme Tarihi 15/10/2015 08:36:55
04 Haziran 2013 Salı Saat 19:53   Haberleri izliyorum dakika dakika…Anlamaya çalışıyorum ne olduğunu İstanbul'da ve Türkiye’nin dört bir yanında. Kısaca: Bu, bir “direniş”, “iktidar yürüyüşü” falan değil; bir „öfke patlaması“dır. Yıllardır biriken öfke, tepki, huzursuzluk ve „gelecekten umutsuzluk“ kendini dışa vurdu. Taksim Gezi Parkı, sadece bir bahane oldu bu patlamaya. Yani, sokaklara dökülen kitlelerin çok azının umurundaydı Gezi Parkı’ndaki ağaçlar ve bu parkın yerine oraya inşa edileceği söylenen AVM… Hareketi kimse örgütlemedi. Hemen her zaman olduğu gibi şu veya bu örgüt süreci kendi gücü gibi gösteremeye çalışsa ve “karlı” çıkma hesapları yapsa da, bir haftadır sokaklara dökülenler arasında iktidardan memnun olmayan her parti, her örgüt ve herkes vardı. Elbette yer yer örgütlü gruplar da var. Ve bunlar önderlik yapmak, yönlendirmek ve AKP iktidarına karşı bir harekete dönüştürmek istediler; ama başarılı olamadılar. Bunu başarsalardı eylemlerin kitleselliği biterdi. Sokaklara çıkan kitlenin büyük çoğunluğu veya sokaklarda araçlarının kornalarını çalarak, evlerinin balkonlarında tencerelere, tavalara vurarak onlara destek verenler için, AKP iktidarı mattah birşey değilse de, onun yerine ne geleceğini, gelmesi gerektiğini bilmiyor. Ne istediğini bilenlerin ise bu kitlenin üzerinde bir hakimiyeti yok. Eğer, eylemler devam ederse, ki ben buna pek ihtimal vermiyorum, işte o zaman bir örgütlenme ihtiyacı kendisini dayatacaktır. Ama bu örgütlenmenin de politik karakterini ve biçimini şimdiden söyleyebilmek mümkün değil. Bu nedenle, yani „hareket“ örgütsüz, önderliksiz, „kendiliğinden“ ve genel memnuniyetsizliğin dışavurumu biçiminde olduğu için, bugün yarın geri çekilecek ve günlük yaşam normale dönecektir… Ama izler bırakarak! AKP ve ülkeyi yönetenler şaşırdılar. Toplumda kendilerine olan tepkinin ve memnuniyetsizliğin bu kadar büyük olduğunu bilmiyorlardı. Halbuki, 12 Yönetiminin bile yapmadığını yapmış, bir gecede yüzlerce avukatı, sendikacıyı, sanatçıyı gözaltına almışlardı. Yolsuzluklar, adam kayırmalar diz boyuydu; yıllardır „vaadedilen“ demokrasi ise bir türlü gelmiyor, bunlar hergün artarak birikiyordu. Şimdi bunu gördüler. Sonra, Türkiye artık, sadece „örgütlü kitleler“in sokağa çıktığı bir Türkiye değil. Başka ülkelerde olduğu gibi, artık Türkiye’de de „örgütsüz“ kitlelerin sosyal ilişkiler-ağlar vasıtasıyla, emir komuta zinciri olmadan ve biraz da dayanışma eksenli olarak hızla harekete geçebileceğini; kitlelerin en az iktidar kadar „yeni dünya düzeni“nde yerlerini almış olduklarını… Bunun sonucu olarak, „politik olmayan“ sorunlara karşı da duyarlılığın arttığını gördüler… Elbette buradan yola çıkıp, Türkiye’nin politik karakterinin değiştiğini, demokrasi bilincinin veya çevre-doğa duyarlılığının geliştiğini söylemek için henüz çok erken. Ama Türkiye artık, eski Türkiye değil! Bir de tabii iktidar koltuğunda oturdukları 10 yıl içinde halktan ne kadar koptuklarını, toplumda güçlü bir demokrasi talebinin olduğunu; eskisi gibi yönetilmek, devlet terörü veya şiddeti istemediklerini gördüler! Eminin derslerini aldılar. Ki, hemen hemen bütün iktidar organlarının ve yetkililerinin devletin kolluk güçlerinin şiddetini eleştirmeleri bunun bir göstergesi… Ama „Türk baharı" gibi tespitler de abartılı. Türkiye henüz bu dinamiklerden yoksun. En önemlisi de, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine damgasını vurmuş, son yirmi yılda bunun motoru olmuş Kürt Hareketi’nin AKP iktidarı ile girmiş olduğu ilişkiler nedeniyle, Kürt halkında oluşan beklenti ve „umut“un; onları şimdilik böyle „muhalif“ eylemlerden uzak tutacak olması… Evet, „barış“ veya „uzlaşma“ sürecinin henüz başındayız. Ve büyük çoğunlukta savaşın biteceği, Türkiye’nin demokratikleşeceği, hak ve özgürlüklere saygı duyulan bir ülke ve „herşeyin daha güzel olacağı“ beklentisi var. Bu beklenti ve umut nedeniyle, Kürtler veya „örgütlü Kürtler“ iktidarı „incitecek“ ve süreci bozacak eylemlere örgütlü olarak katılmayacaklardır. Kimi büyük şehirlerde Kürt gruplarının da eylemlere katılıyor olması kimseyi yanıltmamalı. Bunun nedeni, Kürt hareketinin ulaşmış olduğu kitlesellik nedeniyle herkesi denetim altına alamaması ve metropollerde yaşayan Kürtlerin Türkiyeli devrimci-demokrat kitlelerle ilişkileridir. Kürt hareketi deyince asıl olarak Kürdistan belirleyicidr ve burada bir hareketlilik yoktur. Bu durum, Kürt Hareketinden bağımsız güçlerin ve kitlelerin bir „şansızlığı“! Çünkü, Kürt Hareketi, şimdiye kadar hem Türkiye’de demokratikleşmenin motoruydu, hem de diğer demokratik hareketlerin ve güçlerin gelişmesinin önündeki „gizli“ veya „dolaylı“ engeli. Yani, Kürt hareketi, şimdiye kadar Türkiye’nin demokratikleşmesine değil; Kürt halkının hak ve özgürlüklerinin kazanılmasına odaklanmıştı. Elbette bu da Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli bir aşama olacaktı, önemliydi; ama bu ikisi aynı şey değildi, ulusal hak ve özgürlükler „demokratikleşme paketi“nin sadece bir parçası olabilirdi, kendisi veya bütünü değil. İşte bu „odaklanma“ nedeniyle Kürt Hareketi ile Türkiye’nin diğer demokratik güçleri hiçbir zaman „birlik“olamadı, birlikte hereket edemedi. Kürt hareketinin bu konuda Türkiye’nin devrimci demokratik güçlerini „suçlaması“ pek haklı değil. Birlik olamama, asıl olarak Kürt hareketi’nin karakterinden ve özellikle geçmiş yıllarda izlediği eylem çizgisinden kaynaklanmaktaydı. Sonuçta Türkiye’nin demokratik güçleri ile arasındaki mesafenin açılmasına, örgütlü Kürt Hareketinde ve halkında çarpık bir demokrasi anlayışının, diğer sorunlara karşı bir duyarsızlığın gelişmesine neden oldu. Duyarlı oldukları zamanlarda dahi, bunlar çoğunlukla iktidara baskı yapmak içindi. AKP ile Kürt Hareketi’nin „uzlaşma“ çabaları, bunun sonucu olarak Kürt Hareketi’nin Türkiye’nin devrimci demokratik güçleri ile halkları üzerindeki baskısının hafiflemesi, bir „rahatlama“ya neden oldu. Demokratik güçlerin önünü açtı… Kürt Hareketi, kısa vadede AKP ile olan „flörtü“ ve belki de bazı vaadlerle bu sürecin dışında kalacak, başkalarından etkilenerek eylemlere katılımış unsurlarını uyaracak ve geri çekecek; ama uzun vadede bu süreçten ders çıkaracak, kendisini gözden geçirecek ve demokratik güçlere daha çok yakınlaşmaya çalışacaktır. Görebildiğim kadarıyla, çoğunlukla bağımsız insanlar başlattılar eylemleri. Ama „doğa-çevre sevgisi veya bilinci“ özellikle polisin „masum“ taleplerle toplanmış bu kitleye dahi tahammül edemeyip, resmen terör estirmesiyle, hızla nitelik değiştirdi ve muhalif bir harekete dönüştü. Bazıları „bilinçli“ olarak kimi „kareleri“ öne çıkarsalar da, eylemler kimsenin „malı“ değil. İnsanlar AKP'ye olan kızgınlıklarını, öfkelerini dile getiriyorlar. Daha çok demokrasi istiyorlar. Faşist gruplar, BDP ve Kürtleri simgeleyen herşeye tepki gösterek, kitleleri bu yönde manipule etmek istediler. Ama başarılı olamadılar. Bu nedenle, bu grupların bazı saldırılarını yansıtan fotoğrafları yayınlayıp, bu eylemleri faşist karakterli bir hareketmiş gibi göstermek, en azından dürüst değil. „Olanı değil, görmek ve göstermek istediğini“ görmektir. Aynı şekilde eylemleri CHP’ye veya İşçi Partisine mal etmek de doğru değil. Hatta bu kesimler birçok şehirde genel kitleden tepki alıyorlar. Eski Adalet bakanı Sami Türk’ün İstanbul’da yuhalanması gibi… Keza TKP veya başka bir örgüt de değil bu eylemleri örgütleyen. Ama bunların hepsi bir biçimde sokaklardalar ve güçleri oranında süreci istedikleri gibi yönlendirmek istiyorlar. Geniş bir yelpaze var yani. Bu nedenle hem örgütsüz, hem de hedefsiz bir tepki hareketi, bir öfke patlaması. Ve yine bu nedenle „geri çekilmesi“ veya „sönmesi“ kaçınılmaz. Ulusal sorunu çözme yolunda attığı adımlar ve bunu abartan bazı sol-liberal aydınlar nedeniyle AKP, kamuoyunda "demokrat" bir parti olarak algılanmıştı. Bütünüyle haksız veya nedensiz değildi bu algı. Çünkü, bir toplumda demokratikleşmenin üç ayağı vardır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, gerçekten demokratik bir partinin veya gücün, kapitalizmin gelişmekte olduğu ülkelerdeki misyonu: Ulusal sorunu, toprak sorununu çözmek ve faşizmi tasfiye etmektir. AKP, bu önemli ve başlıca 3 görevden yalnızca birini çözme yolunda adımlar atmak istedi şimdiye kadar: Ulusal sorunu. Ve ulusal sorun azınlıklar sorunundan bağımsız düşünülemeyeceği için, azınlıklar sorununu. Yanıltıcı olan, AKP'nin bunu "demokrat" karakterinden dolayı yaptığını sanmaktı. Halbuki bu değişmin biri dışarıda, diğeri Türkiye içinde, iki nedeni vardı. Bunlardan da asıl belirleyici olan “dış etkenler” idi. Buna “yeni dünya düzeni” de diyebiliriz. İç dinamik ise, bu "yeni dünya düzeni"ne entegre olmuş tekellerin daha hızlı büyüme, yayılma istemi ve yeni pazarlara, enerji kaynaklarına duydukları ihtiyaç. Düşünün, ticaret hacmi 350 milyar dolara ulaşmış bir Türkiye’nin sadece kendi yağı ile kavrulması mümkün mü? Veya içeride farklı kimlikleri ezen, asimile eden bir Türkiye’in çevresine açılması, güven vermesi? Kimi zaman “globalleşme” veya “küreselleşme” olarak ifade edilen “Yeni Dünya Düzeni”, emperyalizmin yeni bir aşamasından başka birşey değildir. Baskının, sömürünün ve ulus devletin bittiği veya biteceği düşüncesi ise sadece bir illüzyon. Gerçek bunun tam tersi. Sistem, daha once girmemiş, girememiş olduğu alanlara giriyor ve her şeyi kendisine bağımlı hale getiriyor. Bunu yaparken bir yandan sisteme direnen güçleri ve devletleri eziyor, diğer yandan bu devletlerin baskı altına alıp asimile etmeye çalıştığı toplulukları tetikliyor. Bunları yaparken tek amacı karını; enerji, hammadde ve pazar alanlarını genişletmek, büyütmek ve egemenliği altına almak. Bundan once baskı altına alınmış olan toplulukların bu baskıdan kurtulup örgütlenmeleri, bu toplulukların ekonomik potansiyellerini ve dinamiklerini harekete geçirmelerine, böylece sisteme daha çabuk entegre edilmelerine yarıyor. Bu nedenle “yeni dünya düzeni” bu toplulukları destekliyor. Bunun için hukuki anlamda düzenlemeler yapıyor. Ulus devlet bitiyor mu? Alakası yok. Bizim şimdiye kadar “ulus devlet” diye adlandırdığımız, şimdi içerisinden yeni yeni ulusların ve devletlerin fışkırdığı bu devletler “ulus devlet” değil; “ulus devlet olmak isteyen”, çok uluslu ve etnikli devletlerdi. Hakim ulusun, diğer ulusları ve ulusal toplulukları, azınlıkları, etnik ve dini toplulukları asimile etme, yok etme ve tek bir ulus kimliği altında toplama esasına dayanan devletler. Yani şövenist devletler! Ama asimilasyonun bir ayağı, baskı ve terörse; diğer ayağı da geri bıraktırmaktır. Ekonomik olarak ezmektir. Bu nedenle bir devlet sınırları içerisinde yaşayan “ezilen uluslar” ve ulusal topluluklar “system dışı topluluklar ve alanlar” durumundaydılar. Şimdi “Yeni Dünya Düzeni” bu alanları sisteme eklemliyor. Bu ulusları ve ulusal toplulukları harekete geçirebilmek için de, şövenizmi tasfiye etmek ihtiyacı duyuyor. İhtiyaç hissettiği yerde ve ihtiyaç duyduğu kadar. Demokratikleşme denilen de bu işte. Yani, şövenist devletlerin asimile ettikleri, baskı altına aldıkları halklara kimliklerini ifade etme ve örgütlenme hakkı veriliyor, bu halkların ekonomik potansiyellerini harekete geçirmeleri, geliştirmeleri sağlanıyor; böylece egemen güçlere daha fazla pazar ve hammadde alanı açılıyor. Tekeller artık uluslarüstü, hatta devletlerüstü oldukları; “yerli”ler bunların bir parçası haline getirildikleri için, içeride buna direnen bir güç yok. Emekçi kitleler hariç! Bu süreç her ülkede kendi özgünlükleri içinde gelişiyor. Türkiye’de AKP'yi örgütleyip iktidara getirdiler. Önce herşey özelleşti. Tekellerin önündeki engeller kaldırıldı. Sonra devletin karakterini değiştirmeye geldi sıra. Yani “demokratikleşme”ye… Ama bu kitaplarda yazan gibi bir “demokratikleşme” değil. Bu nedenle, sağa baktığımızda demokrasiyi, şövenizmle hesaplaşan ve ergenekonu tasfiye eden; sola baktığımızda da yargı, basın yayın bağımsızlığını yokeden, yeni kolluk güçleri örgütleyen, en ufak bir muhalefete bile tahammül edemeyen bir iktidar görüyoruz. Demokrasi rüyaları ile uykuya dalıp, katıksız faşizmle uyanıyoruz. Çünkü bu “demokratikleşme”, “yeni dünya düzeni tipi bir demokratikleşme”. Yumurtlayan tavuğun renginin, etnik kimliğinin, dilinin önemli olmadığı; ama gelir dağılımının daha da bozulduğu, tekellerin daha fazla kar edebilmesi için her olanağın seferber edildiği ve sistemi ekonomik olarak değiştirme potansiyeli olan her kesimin ve her gücün ezildiği, faşizmin hüküm sürdüğü bir “demokrasi”. İnsanlara şu söyleniyor: Şimdiye kadar diliniz, dininiz, kimliğiniz yasaklanmıştı. Bu yasakları kaldırıyoruz. Ama siz de, bizim ekonomik düzenimize karışmayacaksınız. Daha çok çalışacaksınız, mezarda emekli olacaksınız; ama sesinizi çıkarmayacaksınız. İşte insanların veya bazılarının kafasını karıştıran da bu! Herkes bardağın kendine göre dolu veya boş tarafına bakıyor. Kimisi “ulusal baskının” kalkmasından memnun, bu nedenle “demokratikleşmeyi” destekliyor; kimisi de, “benim ulusal sorunum, derdim yok” deyip, faşizmin tasfiye edilmesini talep ediyor, muhalefet ediyor. Yani AKP, kimliklerin kendilerini ifade etmelerinin ve örgütlenmelerinin önündeki engelleri, iç dengeleri de gözterek yavaş yavaş kaldırır, devletin “Türk” kimliğini törpüler ve bütün halkları kucaklaması için bazı değişiklikler yaparken, ki bunlar gerçekten demokretikleşminin bir ayağı iken; faşizmin tasfiye edilmesi için hiçbir şey yapmadı. Tam tersine; kapitalizmin ezdiği kitleler üzerindeki baskılar daha da arttı. Neredeyse bütün „muhalif“ etkinlikler şiddet ile, zorla bastırıldı. Herkes kendisini nasıl tanımlıyor, politik olarak nerede duruyorsa bu gelişmenin o boyutunu hissetti. Uzun yıllardır Türkiye'nin neredeyse tek gündemi olan Kürt sorununun çözülmesi için atılan adımlar, savaşın ve akan kanın durması, devletin şövenist karakterinin tasfiye edilmesi düşüncesi ve diğer ulusal topluluklara veya azınlıklara sunulan kimi imkanlar birilerini memnun etti. Bunlar, „demokratikleşme“ sanıldı. Hergün evine ekmek götürme derdinde olanlar ise bunları yeterli görmedi, ilgisiz kaldı. Gerçekten de „Ergenekonun tasfiyesi“ veya "sivlleşme" gibi söylemlerin altı boştu. Bunların aynısı, Sırbistan'da, Gürcüstan'da, Ukrayna'da... da oluyordu. Hatta dünyanın en gerici devletlerinden biri olan Kolombiya’da neredeyse „yokolmuş“ kimlikler yeniden diriliyorlardı. „Yeni dünya düzeni“nin dayatmaları idi bunlar. Ama tasfiye edilenler devletin baskı aygıtları değil; şövenist Türk ulus devletinin dayandığı güçlerdi. Ve bunlar tasfiye edilirken, yerine yenileri, daha katmerli olanları örgütleniyordu. İşte bu gelişmeye tepki duyan, beklemekten yorulan, umutları tükenen, genç ve eğitimli, dünyayı yakından izleyen, daha çok demokrasi isteyen kesimler ile AKP’nin genelde Arap ülkelerinde ve islam dünyasında oynadığı role; özelde ise Suriye politikalarına tepki gösterenler Taksim’de yaşananlardan sonra sokaklara döküldüler. ( Burada, Amerika’nın AKP’ye açtığı kredinin de dolmak üzere olduğunu, ki „cemaat“ ile yaşadığı kimi sorunların bir nedeninin de ABD’nin bazı konulardaki hoşnutsuzluğu olduğunu eklemeliyim. Ama buradan yola çıkarak bu olaylarda ABD’nin parmağı olduğunu söylemek de abartılı olur. ) İyi mi oldu? Evet iyi oldu! Türkiye halkları koyun olmadıklarını, güdülmek değil; insan gibi yaşamak istediklerini gösterdiler iktidara. Böylesi kitle eylemleri çok önemli deneyimlerdir insan toplulukları için. Hatta kitlelerin bundan başka öğrenme ve gücünün farkına varma, bunu gösterme olanakları yoktur. İnsan, insanı ve kendini; sınırlarını böyle eylemlerde tanır ve sever. Kimi yanlışların yapılmasının hiçbir önemi yoktur. Bütün örgütsüz veya çok örgütlü kitle eylemlerinde olur bu hatalar. Eğer bunlardan korkuyorsanız, ne böyle eylemlere katılmalı, ne de demokrasi kelimesini ağzınıza almalısınız. Çünkü demokrasinin en önemli ayağı, kitlelerin sadece seçimlerde değil; eylemleri ile sokaklarda kendini ifade edebilmesi, bu yolla yönetime katılmasıdır. Biz, Çerkeslerin, bu süreçte kötü bir sınav verdiğimize, kendimize; gerçekliğimize ve çıkarlarımıza uygun bir tavır geliştiremediğimize  inanıyorum. Federasyonlarımız, derneklerimiz, herşeyi bilen; ama en gerekli olduğu zamanlarda ( Suriye’de çatışmalar başladığında ve biz Suriye Çerkesleri konusunu gündeme getirdiğimizde de aynısını yapmışlardı ) kafalarını kuma gömen, üç maymunları oynayan büyüklerimiz; Rusya’ya kafa tutan, „biz geldik, sen defol“ sloganları atan, her fırsatta RF konsolosluğu önünde toplanıp kahramanlık destanı yazanlar; Suriye’deki kardeşlerimize amti emperyalist cepheye katılması çağrısı yapan, Türkiye’yi demokratikleştirme, hatta devrim iddaasında olan „devrimci Çerkeseler“… hepsi sınıfta kaldı! Resmen sıvıştılar. Korktular tavır almaktan. Büyünün bozulmasından. Şimdi herşey yatıştıktan sonra çıkar yine ders verirler herkese. Nerede yanlış yapıldı, ne yapılmalıydı vs vs diye. Yersek tabii! Marifet „kara göründükten sonra onu tarfi etmekte değil, azgın dalgalarla boğuşurken hangi yönde yelken açmamız gerektiğini söyleyebilmekte“dir. Sizde de bu bilgi, birikim, kararlılık, cesaret ve öngörü olmadığı için yapamıyor, en kritik anlarda sıvışıyor, saklanıyorsunuz. Halbuki bu duyarlılığın en yoğun olduğu anlarda polika belirlemeli ve yol göstermelisiniz ki, insanlarımızı o kendilerini ait hissetikleri kimliklerden veya örgütlerden kurtarabilesiniz. Bu anlarda, insanlarda ve toplumlarda herşey çok daha hızlı değişir. Yıllar, hatta onyıllar bir kaç güne sığar. Ve kimliğin, kişiliğin, karakterin bir parçası olur. Bu fırsatları kaçırırsanız, siz nasıl insanlarımızı „Türkiyelilik“ kimliğinden kurtaracak, Çerkesleştirecek veya yurtseverleştireceksiniz. Böyle günlerde önderlik yapabilmek, yüzlerce festival örgütlemekten; günlerce şeşen oynatmaktan çok daha fazla güçlü ve köklü değişimler yapar insanlarda. Siz ise tam da böyle zamanlarda kayboluyorsunuz. Tek bir kelime dahi söylemekten korkuyorsunuz! Geriye kalanların çoğu ne olup bitttiğini bile anlamadı, anlamadık. Bazılarımız Türkiye’nin her tarafına yayılmış, her partiden ve örgütten; işçinin, memurun, esnafın, aydının, sanatçının, gencin, öğrencinin, travestinin, hayat kadının içerisinde şu veya bu biçimde yeraldığı bu eylemleri “faşist”, “ırkçı”, “ulusalcı” vs vs diye mahkum etme yarışına girdiler. Daha da kötüsü bunu yaparken, resmen insanları manipule etmeye çalıştılar. Gerçekleri değil, görmek istediklerini, işlerine geleni gösterdiler ve anlattılar. Binlerce fotoğraftan sadece birini, „haklılıklarının belgesi“ olarak sundular. Resmen manipulasyon denir buna. Utandım! Elbette eylemleri doğru bulmak veya katılmak zorunda değil kimse. Ama kimsenin de kimseye çamur atma, karalama ve manipule etme hakkı yok. İdeolojik, politik zayıflığın bir göstergesidir bu. Anlayamanın, anlatamamanın ve tavrını savunamamanın acizliği… Bir kesimimiz, önceliğinin ne olduğunu unuttu ve bir süredir sahiplendiğini, savunduğunu iddaa ettiği Çerkes kimliğini unutup; işçi, memur, esnaf, sosyalist veya anti faşist olduğunu hatırladı. Sorgusuz sualsiz ve elbette „kimliksiz“ basit bir bileşeni oldu bu sürecin. AKP’nin, dinciliğin veya gericiliğin yanlışlarını anlatmaya başladılar. AKP ve düzen karşıtlığı hakim oldu söylemlerine. Çerkes kimliği bitmiş, „Çerkes kökenli Türk“ olmuş geniş bir kesim „Türkiye’nin sağında“ veya „Türkiye’nin solunda“… nerede kendilerini konumlandırmışlarsa, öyle baktılar olaylara. Bunlar kendilerini şu veya bu parti, CHP, AKP, MHP… veya herhangi bir örgüt üyesi gibi ifade ettiler. Ne AKP’nin doğruları, ne de CHP’nin yanlışları onları ilgilendirdi. „Taraf“ veya „karşı taraf“ oldular. Sorgusuz sualsiz. Daha da kötüsü, daha düne kadar birlikte oldukları insanları bile „karşı taraf“ olarak gördüler, hatta defterden sildiler. Kimileri de „en Çerkes“ pozları ile „neden sürecin dışında kalmamız gerekir“in formullerini sundular. Yok efendim, „21 Mayıs’ta neden aynı duyarlılık gösterilmiyormuş“? Reyhanlı’da o kadar insan öldüğünde neden aynı tepki verilmiyormuş? Dün Hran Dink üldürüldüğünde veya bugün bir ağaç için kıyameti koparanlar neden Medet Ünlü öldürüldüğünde sessiz kalmışlarmış? Bir de bunları çok bilmiş havalarında anlatıyorlar? Senin Ermeni Sorunu kadar tanınmışlığın var mı? Ermeniler kadar mücadele ettin mi? Hrant Dink kadar Türkiye’nin sorunlarına duyarlı ve onun kadar mücadelenin içinde misin ki, onun öldürüldüğündeki gibi bir tepki bekliyorsun insanlardan? Hani, ne verdin ki ne istiyorsun? Gerçekte bütün bu söylemlerinin altında yatan neden, kendilerini AKP ile, AKP’nin islamcı yanı ve düzen ile özdeşleştirmiş veya sosyalizm düşmanı olmaları idi. Onu bunu „devşirme“ veya „anarşist“, „ırkçı“ vs diye suçlayarak, asıl olarak kendilerinin taraftarlıklarını, „devşirmenin alası“ olduklarını gizlemeye çalıştılar. „Devşirmelik“ içinde yaşadığın ülkenin sorunlarına duyarlı olmak, mücadele etmek değildir. Yoksa nasıl kazanacaksın demokratik hak ve özgürlüklerini? Nasıl demokratikleştireceksin RF’nu ve nasıl kuracaksın Çerkesya’yı? Mücadele etmeden gökten zembille mi inecek bu hak ve özgürlükler veya Çerkesya? Devşirmelik, ulusal kimliğin ve çıkarların yitimidir! Peki bu süreçte, kimliğine sahip çıkarak sokağa çıkmak mümkün değil miydi? Mümkündü elbette! Çıkmalıydık da… Evet, doğrusu kendi kurumlarımızla, örgütlerimizle, kendi belirleyeceğimiz alanlarda, kendi belirleyeceğimiz biçimde, özgünlüğümüzü koruyarak sorunlarımızı ve taleplerimizi dile getirmekti. Haykırmalıydık biz de, mesela, asimile edilidiğimizi ve anadili eğitmi talebimizin olduğunu! Destek istemeliydik devletten ve diğer demokratik güçlerden bu konuda! Haykırmalıydık Çerkeslerin soykırımdan ve sürgünden geçirilmiş bir halk olduğunu ve devletten, diğer halklardan ve örgütlerden bunun tanınmasını istediğimizi! Haykırmalıydık Anavatanımız Çerkesya’nın yok edildiğini! Bunu yapsaydık, hem kendimizi ve sorunlarımızı devlete ve diğer demokratik güçlere tanıtır, hem de onlarla diyalog kurar; ileride, bize destek vermeleri için bir köprü kurardık! Bunu yapsaydık, o zaman hakkımız olurdu başkaları bizim sorunlarımıza neden ilgisizler diye sormaya! Bizler şimdiye kadar hep Çerkes Ulusal Sorunu’nun bir demokrasi sorunu olduğunu, demokrasi ile ve demokratik yollardan çözüleceğini anlattık. Bunun yolu, demokratik güçlere kendimizi anlatmaktan, onlarla bağlar kurmaktan geçmiyor mu? Peki nerede ve nasıl kuracağız bu bağları? Uzayda mı? Ve nasıl geliştireceğiz kendimizi, nasıl kazanacağız demokratik mücadele deneyimini? Daha dün 21 Mayıs’ta RF konsolosluğuna yürümemiz yasaklanmadı mı? Bu yasaklar bizi de ilgilendirmiyor mu? Bunların kalkması için mücadele etmeyecek miyiz? Yoksa, hep başkalarının açtığı yoldan, onların gölgesinde ve kuyruğunda mı yürüyeceğiz? Veya „yasaksa, o zaman biz de yürümeyiz canım“ mı diyeceğiz? Bu durumda başkalarının hep bizleri es geçmelerinden veya unutmalarından niye yakınıyoruz ki! Demokrasi seçim ve dilekçe verme, mahkemeye başvurma, sittin sene bekleme, taleplerini, hak ve özgürlüklerini başkalarının inisiyatifine veya iradesine bırakma ve yalvarma demek mi? Biz böyle mi kazanacağız haklarımızı? Böyle mi kuracağız Çerkesya’yı? Kusura bakmayın ama o zaman biz daha çok bekleriz… Son olarak, o çok yakındığımız „Türkiyelilik“ kimliği bizlerin sandığından çok daha güçlüdür. 150 yılda oluşmuş ve bir „kimlik“ olmuştur. Ve kimlik öyle üç 21 Mayıs eylemi ile oluşmaz veya yokolmaz. Bizler de bu nedenle uluslaşmak ve „Çerkes“i bir kimlik olarak yaşatmak istiyoruz. Burada bir şeye dikkat etmeliyiz: „Türkiyelik“ ile „Çerkeslik“ karşı karşıya gelmemelidir. Gelirse, asimile olmuş veya asimilasyonun kıskacındaki insanlarımızı oradan çekip çıkarmamız mümkün olmaz. Bunun yerine, Hrant Dink’in, o yanlış anlaşılan sözlerinde olduğu gibi, „kanı değiştirmeliyiz“. Yavaş yavaş ve mümkün olduğunca karşı karşıya getirmeden. Biz bu insanları kazanmak, değiştirip dönüştürmek veya en azından bize destek gücü olmalarını istiyorsak tabii. Uzattım biliyorum, ama bir kez daha bir noktayı vurgulamak istiyorum: Bazı arkadaşlarımızın başkalarını manipule etme çabaları çok çirkindi. Çok utandım ve üzüldüm… Bu benim, şimdilik, yazdığım son yazı olacak. Sağlık sorunları nedeniyle bir sure aranızda olmayacağım. Bedenim, kalbim ve ruhum kaldırmıyor artık. Dün çıktığım hastaneye, ertesi gün yeniden gitmek zorunda kalıyorum… Ciddi ciddi dinlenmem gerekiyor.   Hoşçakalın!
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks