
Uzun zamandır, yeni bir paylaşım savaşının yaşandığını, eski düşünme tarzı ile bugünün sorunlarına çözümler bulunamayacağını ve herkesin, her şeyi gözden geçirmesi gerektiğini anlatıyorum.
İkinci paylaşım savaşı sonrası örgütlenen uluslararası kurumlar: BM, Adalet Divanı... hukuk, vicdan çöktü; ahlaki sınırlar kalktı.
Trump'ın "beni sadece kendi aklım ve ahlakım durdurabilir" sözleri çağın ruhu; yani öncelik, çıkarlar ve güçtür artık.
Bu ne demek?
Herkes gücünün yettiğine ve gücü ile koruyabileceğine sahip olacak! Haklı olmanın, adaletin, hukukun, yasaların, ahlakın hiç bir değeri kalmadı.
"Candan önce onur gelir" diyen, savaşta düşman esirlere, kadınlara ve çocuklara bile asla kötü muamele yapmamış bir halkın ferdi olarak bunları söylemek kolay değil. Ama bugünün gerçeği bu!
Geleceğimizi bu yeni duruma göre planlamalı, dünyayı yakından izlemeliyiz. Ancak başka yerlerde ne yaşandığını görebilir, anlayabilirsek kendimize doğru bir yol haritası çıkarabiliriz.
Son yazımda, Suriye'de köprünün altından daha çok sular akacak; geleceği, görüşmelerle, çatışmalarla, yazılan ve bozulan anlaşmalarla şekillenecek ve hiç bir şey eskisi gibi olmayacak demiştim.
Ve işte yine önemli değişimler yaşanıyor.
Suriye'de savaşın bir aşamasında Esad, ABD'nin desteğine veya korumasına güvenen Kürtlerle görüşmelerinde onlara bazı öneriler yapmış ama siyasi özerklik ve federasyon taleplerini reddetmiş ve “Amerika sizi korumayacak” demişti.
Kuzey ve Doğu Suriye’de son günlerde yaşananlar ve ABD’nin Suriye özel temsilcisi Barack’ın Mazlum Abdi’ye “size artık ihtiyacımız yok” çıkışı bana Esad’ın bu sözlerini hatırlattı.
Elbette daha süreç veya ABD ve İsrail’in Orta Doğu’da işleri ve paylaşım savaşı bitmedi, yeni dünya düzeni henüz kurulmadı. Bu nedenle savaş bitti, ABD ve müttefikleri kazandı demek için erken.
Şimdilik sadece Suriye’de bir “Kuzey ve Doğu Suriye Projesi”ne izin verilmeyeceği ortaya çıktı. Ama bunu Kürtler yenildi diye yansıtmak da doğru değil. Bir savaş, ancak yenilen, yenildiğini kabul ettiğinde biter, yoksa farklı şekillerde devam eder.
Bugün görünen, Kürtler hedeflerine veya hayallerine ulaşamadılar; ABD’nin desteği ile yayıldıkları coğrafyadan, tarihi yaşam alanlarına çekildiler.
Yapılan anlaşmalara göre, bu alanların yönetim mekanizmalarında söz sahibi olacaklar, ulusal varlık ve dilleri tanındı, Suriye hükümeti ve ordusunda kendilerine özel bir “kontenjan” ayrılacak… bunlar da önemli kazanımlar. Ki, 20 Ocak'ta Mazlum Abdi'ye sunulan anlaşmanın 4. Maddesindeki "bölgenin özel durumu" tanımı, ekonomik olarak da ayrıcalıkları, bir statülerinin olacağını gösteriyor.
Ama sahadaki durum böyle değil; Kürtler kendi yaşam alanlarından veya tarihi coğrafyalarından da tasfiye ediliyorlar.
Yapılan anlaşmalara uyulmuyor, belki de hepsi bir savaş hilesi veya masaya mümkün olduğunca güçlü oturarak Kürt hareketini ve onlarla birlikte hareket eden Arap güçleri bir şey talep edemeyecek duruma getirme isteği. Çünkü, talepler, ancak onu savunabilecek bir güç varsa anlamlıdır. Çatışmalar bu nedenle devam ediyor.
Bir önemli gelişme var, benim gözlemlediğim. Kürtler, belki de ilk defa yaşadıkları bütün coğrafyalarda birlik oldular, dünyaya bedel ödemeye hazır olduklarını gösteriyorlar.
Bu, uluslaşma sürecinde yeni bir evre. Sanırım bu yeni durum ve direniş, ABD dahil, bölgede oyun kurmaya çalışan bütün güçleri yeniden düşünmeye zorlayacaktır, zorluyor da.
Ama herkesin kafasında şu soru var:
Neden SDG bu kadar hızlı geri çekildi; Şara birdenbire şahin oldu ve ABD, Kürtlere desteğini geri çekti?
Hamas’ın, 7 Ekim 2023’te birkaç Filistinli örgütle birlikte İsrail’e saldırması, İsrail’in ve ABD’nin elini rahatlatan bir provokasyondu. İsrail’in 11 Eylül’üydü. Sonrasında yaşanacakları Netanyahu şu sözlerle dünyaya duyurmuştu:
“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Ortadoğu’nun siyasi haritası değişecek!” Yani “İsrail’i tehdit eden bütün ülkeler ve örgütler tasfiye edilecek ve İsrail, Batı Asya’nın hegemonik gücü olacak”.
Yani, mesele sadece Gazze ve Filistin değildi. Gazze, küresel güçler arasındaki hegemonya savaşında çözülmesi gereken bir sorun ve kurulacak yeni dünya düzeninde askeri, siyasi ve ekonomik önemli bir kavşaktı. İsrail, yeni dünya düzeninde bölgesel bir güç olarak konumlanmak-konumlandırılmak isteniyordu. Bunun önümdeki en büyük engel, İran ve "direniş ekseni"ydi.
İşe yakın çevresi ile başladı İsrail: Önce Gazze’yi yerle bir etti ve Hizbullah’ın kolunu kanadını kırdı, sonra İsrail ile barışmayan, İsrail'e karşı savaşan bütün örgütleri destekleyen tek Arap ülkesi olan Suriye’nin lideri Esad’ı tasfiye etti. Yerine, 2016’dan beri ABD ve İngiltere tarafından eğitilen Şara’yı getirdi.
Gazze ve Filistin ile ilgili birçok ülkenin tavrı samimi değil. Kimsenin Filistin halkı gibi bir derdi yok veya kimse Filistin halkı için İsrail ile karşı karşıya gelmek istemiyor. Çoğu için, Filistin meselesi, İsrail ile bölgenin zenginliklerini paylaşma mücadelesinde bir koz.
Neden Suriye’de barış, demokrasi ve bütün etnik gruplarla mezheplerin birlikte yaşamasını isteyen biri değil de Şara seçildi?
Çünkü, birincisi ABD'nin ve İsrail'in bölgede henüz işleri bitmedi; hala kullanabilecekleri güçlere ve stabil devletlere ihtiyaçları var. İkincisi iç savaş yıllarında Suriye halkları arasında büyük kötülükler yaşandı, etnik ve mezhepçi gruplar birlikte yaşamaya hazır değiller. Bu aşamada “Normalleşme”, Suriye’nin parçalanmasına neden olabilir.
Keza, ABD ve müttefiklerinin Esad'ı yıkmak ve bölgeyi yeniden design etmek için kullandıkları güçler, Suriye'nin kadim etnik ve mezhebi topluluklarından ve demokrasiden nefret ediyorlar.
Ve daha “ahtapotun başı” İran henüz dize getirilemedi.
Şiilerden, İran’dan ve demokrasiden nefret eden silahlı gruplara ancak onlardan biri liderlik yapabilirdi, Şara, bu görev için biçilmiş kaftandı, bu iş için yetiştirilmişti. Bu nedenle Şara seçildi.
Yani akan bunca kandan sonra Suriye haklarının, etnik ve dini topluluklarının bir güvence olmadan birlikte yaşayamayacaklarını ve Şara'nın birleştirici bir figür olamayacağını hepsi biliyor; ama henüz normalleşme zamanı değil, o aşamaya gelinmedi. Gelince Şara'nın da ipini çekecekler...
Başkanlık koltuğuna oturtulduktan sonra hızlı bir piar çalışması yaptı Batı, Şara’yı alladı pulladı, meşrulaştırdı ve liderleştirdi!
ABD'ye, Avrupa’ya, Moskova’ya davet ettiler Şara’yı, övgüler yağdırdılar. Ama kapalı kapılar ardında, talimat üstüne talimat yağdırdılar, kamuoyuna yapacağı açıklamaları eline tutuşturdular. Çizgiden çıktığında, azarladılar, görüşme yaptığı odaya girip, “toplantı bitmiştir” dediler, hatta "dövdüler".
Öncelik İsrail’in çıkarlarıydı. Neredeyse hergün görüştüler. Hatta işi garantiye almak için İngiliz istihbarat örgütü MI6’ya bağlı, İngiltere başbakanı Keir Starmer'ın ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powel tarafından yönetilen bir danışmanlık firması olan İnter-Mediate'e Suriye Başkanlık sarayında bir oda verdiler.
Ve 6 Ocak 2026’da Paris’te, anlaştılar: Suriye, İsrail’in güvenliğini tehdit etmeyecek, tehdit eden hiçbir güce izin vermeyecek, Güney Suriye ve Golan İsrail’in kontrolünde olacak. Şara hiçbir şeye itiraz etmedi. Hatta "İŞİD'e karşı mücadele koalisyonu"na bile girdi.
Ama Türkiye’nin de Şara’dan beklentileri vardı. Öncelikle Kuzey Suriye’de örgütlü Kürtler kesinlikle statü sahibi olmamalı, SDG silah bırakmalı ve tasfiye edilmeliydi.
SDG buna direndi. İmzalanan anlaşmalar hayata geçmedi.
Sorun şuydu:
SDG, Esad’a karşı savaş yıllarında ele geçirdiği bütün “Kuzey ve Doğu Suriye”ye siyasi bir statü verilmesini, silahlı güçlerinin dağıtılmamasını, Suriye’nin zenginliklerinin belli bir oranda paylaşılmasını ve bunun anayasal güvence altına alınmasını istiyordu. Şara ve Türkiye ise, SDG’nin silah bırakmasını; topluca değil, tek tek bireyler olarak orduya katılmasını; petrol ve gaz yatakları ile barajların ve sınırların Suriye’ye devredilmesini istedi.
Kültürel haklarının garanti altına alınması kabul edildi ama siyasi statü talebi reddedildi.
İlk anlaşmadan sonra SDG'ye ve Mazlum Abdi'ye bir yıl süre verildi. Bu bir yıl içinde Şara, savaşa hazırlandı, SDG, uyudu. Belki de ABD'nin desteğine güvendi veya ABD, destek verecekmiş gibi yaptı.
ABD, böyle bir hileyi Irak'ta da yapmıştı. İran'a karşı 8 yıl savaştırdığı Saddam, savaş sonrası Irak'ı yeniden inşa etmek için, Kuveyt'e girmek istemiş, ABD'ye tavrı ne olur diye sormuş, ABD'nin Irak Büyükelçisi, "Kuveyt ile ilgilenmiyoruz" diyerek Saddam'ı oyuna getirmişti.
Hemen hergün görüştüler, ama SDG taleplerinde ısrar etti. Salih Müslüm dahil birileri, görüşmelerde ABD'nin, SDG'den Irak'ta Haşdi Şabi'ye ve İran'a karşı savaşmasını istediğini, Mazlum Abdi'nin bunu reddettiğini; kendisine bağlı silahlı güçleri İran'dan ve Haşdi Şabi'den nefret eden Şara'nın ise kabul ettiğini söylüyorlar. Aklıma yatıyor...
Ki, Irak askeri güçlerinin Suriye sınırına asker yığmasının, Maliki'nin başbakan adayı olmasının nedeni de bu olabilir.
Sonunda, 6 Ocak'ta Paris'te İsrail ile anlaşan Suriye rejim güçleri, bir gün sonra Halep’te, Kürtlerin yaşadığı mahallelere saldırdı.
Başlangıçta Halep'te devlet kontrolünün yeniden tesis edilmesi ve Kürtlerin anlaşmayı imzalamaya zorlanması operasyonu olduğunu sandık. Ama sonraki günlerde hedefin Halep ile sınırlı olmadığı ve SDG'nin böyle bir saldırıya hazır olmadığı ortaya çıktı.
SDG, bir Kürt-Arap veya Kürtler ile Esad’a karşı olan Arap aşiretlerinin bir koalisyonuydu. Ama artık Esad yoktu ve kendisi de bir sunni Arap olan Şara iktidardaydı. Dahası, Arap aşiretleri SDG’nin yönetiminden çok da memnun değillerdi. Kürtlerin, bölgenin zenginliklerine el koyduğunu, Kürtleştirdiğini düşünüyorlardı. Bu nedenle aralarında çatışmalar bile çıkmıştı.
Keza özellikle Suudi Arabistan bu aşiretleri SDG’den koparmak-satın almak için uzun zamandır yoğun bir şekilde çalışıyorlardı.
Suriye'de Esad'a karşı, Gazze'de Hamas'a ve Lübnan'da Hizbullah'a karşı, sonra İran'da ve Venezuella'da gördük ki, ABD ve İsrail savaşa en ince ayrıntısına kadar hazırlık yapıyor; hedef aldığı ülkelerde 5. Kol'u örgütlüyor, yani kaleyi içten fethediyor ve sonra saldırıyor.
Halep’te, Raqqa'da, Deyr ez Zor'da da bazı Arap aşiretleri ile aylarca görüşmüşler ve sözler almışlar. Bu nedenle Halep'de Eşrefiye ve Şeyh Maksut mahallerine yönelik saldırı başladığında bazı Arap aşiretler-savaşçılar SDG’den ayrıldılar.
Ama Kürt güçler arasında da anlaşmazlıklar çıktı. Bir kısmı “çekilelim” derken, bir grup direnmek istedi. Bölündüler.
Suriye rejim güçleri (rejim güçleri diyorum, çünkü ortada düzenli bir ordu yok, zaman zaman kendi aralarında da çatışan, ama ortak “düşmana” karşı birlikte hareket eden gruplar var), SDG’yi Halep’te çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı mahallelerden sürdükten sonra, bir yandan Mazlum Abdi’den 10 Mart anlaşmasını kabul etmesini istedi, diğer yandan hızla operasyonu Rakka’ya doğru genişletti.
Halep’ten çekilmeyi kabul eden YPG’lilerin yeşil otobüslerle “Fırat’ın Doğusu”na taşınması, sembolikti. Cihatçılar da böyle yeşil otobüslerle İdlib’e taşınmışlardı.
İki anlamı vardı:
Birincisi, rejim güçlerinin siyasi karakterini; ikincisi, Kürt güçlerinin “kendi yaşam alanları”na çekilmelerini istediklerini gösteriyordu.
Bu süreçte mutlaka başka “git gel’ler, tereddütler, ihanetler… de olmuştur. Hatta oldu. Sonuçta, Kürtler, Arap yoğunluklu coğrafyaları yönetemeyeceklerini, güvendikleri ülkelerden bu konuda bir destek alamayacaklarını anladılar ve kendi tarihi coğrafyalarına çekildiler. Şimdi bu coğrafyayı savunmak için ve daha güçlü savaşıyorlar.
Bu hikayenin ne zaman ve nasıl sona ereceğini henüz bilmiyoruz, daha önce de dediğim gibi, bu köprünün altından daha çok sular akacak ve büyük ihtimal bir gün, Şara’ya da “seninle işimiz bitti” diyecekler. Çünkü, sorun sadece Suriye değil.
Yeni bir dünya kuruluyor ve herkes çıkarlarına göre konumlanıyor. Uluslararası kurumlar ve yasalar anlamsızlaştı, gereksizleşti.
Trump’ın “yasalara göre değil, kendi aklımla hareket ediyorum” sözleri, nasıl bir dünyada yaşadığımızın en yalın özeti.
Kendime, “ben olsaydım ne yapardım” diye sorduğumda, çok daha gerilere; kirli savaşın başlarına, hatta Suriye’de Müslüman Kardeşler’in örgütlendiği yıllara gitmem gerekiyor.
Bir kısmını biliyorduk, bazı ayrıntılar geçen hafta yayınlandı. https://ydh.com.tr/d/34383/amerikan-istihbarat-raporu-1982-de-hama-da-aslinda-ne-oldu
ABD, Suriye’de BAAS’ı ve daha sonra Esad’ı hiçbir zaman kabul etmedi ve yıkmak için başından beri Müslüman Kardeşlere yatırım yaptı, bütün radikal grupları destekledi.
Beşar Esad’a karşı da aynısını yaptı.
Ben olsam, Amerika’ya, hatta hiçbir büyük güce güvenmez, onlara güvenerek gelecek planları yapmazdım.
Çünkü büyük güçlerin dostları değil, çıkarları ve ortakları vardır.
ABD'nin “İŞİD ile mücadele koalisyonu” bir aldatmacaydı, çünkü İŞİD'i de Trump'ın ve Hilary Clinton'un da itiraf ettiği gibi, bizzat ABD kurmuştu.
Suriye Kürtleri bu koalisyona girdi. Kendisini “İŞİD’e karşı mücadele eden güç” olarak konumlandırdı. Belki de bu fedakarlığın ödüllendirileceğini düşündüler. Bazı hayaller kurdular.
ABD’nin iç çamaşırlarını bile kendisinin verdiği birkaç bin İŞİD militanını kontrol edemediğini sanmaları ilginçti. Şam’daki son görüşmede Mazlum Abdi, “İŞİD üyelerinin kaldıkları cezaevleri tehdit altında” deyince, Barack’ın, “aptal olma, o cezaevlerini biz havadan 24 saat izliyoruz” sözleri bu illüzyonu bitirdi.
Ama çok geç…
Geleceklerini, başından beri "biz Kürtlere hiç bir söz vermedik, sadece İŞİD ile mücadelede ortaklık teklif ettik" diyen ABD'nin bir projesi olan “İŞİD ile mücadele" ekseninde kurgulamaları, bunun karşılığında hayallerini gerçekleştirmelerine izin verileceğini sanmaları, Kürt Sorununu Esad karşıtı bir projenin ve bölgeyi yeniden design etme planının bir aracı haline getirmeleri sıkıntılıydı.
Tıpkı, birilerinin, belki de farkında olmadan, Çerkes Soykırımı’nı ve Çerkes Sorunu’nu “Rusya Federasyonu’nun parçalanması” projesinin bir aracı haline getirmek istemesi gibi.
Nasıl ki, ABD’in ve Batı’nın Suriye’de Kürt devleti kurmak gibi bir projeleri yoktuysa ve yoksa, Çerkes Sorunu’nu çözmek ve bize bir Çerkesya kurmak gibi dertleri de yok. Bunu anlamak için kahin olmaya de gerek yok, zaten açık açık, “bizim ölü ulusları kurtarmak ve onlara devlet kurmak gibi bir görevimiz yok” diyorlar.
Onların derdi, küresel bir rakip olarak gördükleri Rusya Federasyonu’nu zayıflatmak ve mümkünse kontrollü olarak parçalamak.
Bunları dünyadan, hem de kör gözlerin bile görebileceği yakın coğrafyamızdan örnekler üzerinde anlattığım için bana "Rusçu" vs diyenler oluyor. Halbuki ne Rusya, ne de Amerika beni ilgilendiriyor.
Bence Rusya Federasyonu’nun bekçisi de Rusya Federasyonu’nu parçalama sürecinin ortağı da olmayalım.
“Rusya Federasyonu parçalanmadan ve köle halklar özgürleşmeden Çerkes Sorunu çözülemez” iddiası; masada oturmaya yetecek gücü olmayan Çerkesleri sahaya sürmek için uydurulan bir aldatmacadır.
Bu nedenle, tarihi olarak ne kadar haklı nedenlerimiz olursa olsun, Çerkes Sorunu asla, özellikle bir büyük gücün projelerinin içinde bir yere konumlandırılmamalıdır.
Yoksa bir gün, büyük yıkımlar ve kayıplar sonrası, o an hiç yerinde olmak istemediğim Mazlum Abdi gibi, “sizinle ortaklığımız bitti” sözlerinin muhatabı olabiliriz.
Bu nedenle, Suriye'de, “İŞİD’e karşı mücadele” veya "Kuzey ve Doğru Suriye" ambalajı ile satılan, Kürtlerin de satın aldıkları şeyin, gerçekte Esad’a karşı bir proje olduğunu görmek gerekiyor.
Esad rejimine karşı “kirli” savaş başladığında, Kürtler Esad karşıtı güçlerin bir parçası olmamışlardı. Salih Müslim, bu yönde yapılan telkinleri ve vaadleri kabul etmedi. Ama Esad da Kürtlere karşı bir tutum almadı, hatta kendilerini savunmaları için silah yardımı yaptı.
Savaş başlamadan önce Esad, Kürtlere kültürel ve idari haklar tanıyan bir reform kararı da almıştı. Ama savaş nedeniyle bunları hayata geçiremedi. Ve Batı, körfez ülkelerinden para ve silah desteği alan cihatçıları Suriye’ye yığınca, bütün Suriye’yi savunamayacağını anlayan Esad, birliklerini Kuzey ve Doğu Suriye’den çekti. Buraları İŞİD ve türevlerinin eline geçti.
Rusya Eylül 2015'te, Suriye'ye müdahale etme kararı alıp, İŞİD konvoylarını ve tedarik yollarını bombalayınca ABD, Kürt gruplarına silah ve eğitim desteği vermeye başladı, "Suriye Demokratik Güçleri"ni kurdu. Kürtleri sevdiği için değil, İŞİD'ten boşalan alanları Suriye ordusunun doldurmasını engellemek için.
Bundan sonra Esad’ı yıkma projesi, “İŞİD ile mücadele” ambalajına sarıldı. Bu, aynı zamanda ABD'nin Suriye'de olmasını meşrulaştırmak için de gerekliydi.
İran ve Rusya’nın desteği ile Suriye Ordusu, cihatçı grupları geriletti, bazıları silah bıraktı, bazıları İdlip’e sürüldü.
Bu günlerde Kürtler büyük bir hata daha yaptılar. Esad, cihatçı güçlere karşı saldırıya geçip, Halep’i, Rakka’yı alır, Fırat’ın batısını temizlerken, Kürtler Fırat’ın doğusunda ilerlediler. Suriye ordusunun Fırat’ın doğusuna girmesine izin vermediler. Halbuki ne Rakka, ne de Deyr ez Zor Kürt toprağıydı, nüfuslarının ezici çoğunluğu Arap’tı.
Böyle Fırat’ın doğusunu ele geçirme hamlesinin, Kürt güçlerinin kararı olması mümkün değil, ABD bunu onlardan istemiş olmalı.
Sonuçta, sahada savaşı kazanan, cihatçıları İdilip’e hapseden Suriye devleti, ülkenin neredeyse bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin olduğu Kuzey ve Doğu Suriye’yi kaybetti. Sezar yasaları da devreye girince, Suriye bir türlü ekonomik olarak toparlanamadı.
İşgalci ABD ile birlikte hareket eden SDG, yaptırımlarla boğulan Suriye’nin suya, petrole, gaza, tahıla erişimini ve toparlanmasını engelledi. Bu sayede, siyasi özerklik kazanacağını sandı.
Rusya artık savaşın bitmesini istiyor, daha rasyonel düşünüyordu. Esad’tan reformlar yapmasını, iktidarı muhalefet ile paylaşmasını ve Kürtlerin ulusal taleplerini kabul etmesini istedi.
Esad bu teklifi kabul etmedi veya kısmen kabul etti. Kürtlere, idari haklar, yerel işlerin yönetimi, Kürtçe eğitim ve kültürel haklar teklif etti.
Ama bunlar Kürtleri tatmin etmedi. Kürtler, "Suriye Arap Cumhuriyeti"nin isminin değiştirilerek "Suriye Cumhuriyeti" yapılmasını ve federal bir devlete dönüşmesini istiyorlardı.
Yanı başlarında Türkiye gibi NATO üyesi, ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip, kendi sınırları içinde 25 milyon Kürt barındıran ve Suriye’deki Kürt siyasi oluşumunu varoluşsal bir tehdit olarak gören bir devletin varlığına aldırış etmeden.
Böyle bir oluşumu Türkiye’nin asla kabul etmeyeceğini, bunu, ABD’nin de bildiğini bile bile.
Ve görüşmeler tıkandı.
Rusya, Ukrayna'da hiç ummadığı bir direniş ile karşılaşınca, ABD, Suriye dosyasını yeniden gündemine aldı. Rusya, artık çok daha hayati bir mesele ile meşguldü, Suriye’ye çok fazla yardım edemezdi. Zaten Suriye de, içten çürümeye başlamıştı.
Ve operasyonun düğmesine bastılar.
Önce Hamas ve Hizbullah tasfiye edildi, sonra HTŞ, İdlip’ten Şam’a doğru harekete geçti. Halep, Hama, Humus birbiri ardına düştü. Suriye askerleri, İran ve Rusya sanki buharlaştılar.
Ve Colani, Şam’a bir mermi bile sıkmadan girdi. Belli ki bir anlaşma yapılmış ve/veya Esad satılmıştı…
Şara, başına 10 milyon dolar ödül konulmuş bir teröristti. ABD, İngiltere ve İsrail tarafından bugüne hazırlandığını henüz kimse bilmiyordu.
Yavaş yavaş gerçekler ortaya çıktı. Ve Kürt Hareketi’nin en azından bundan sonra, daha dikkatli olması gerekiyordu.
Çünkü Şara da ABD’nin bir projesiydi ve onu başkanlık koltuğuna oturtanların mutlaka Suriye’nin geleceği ve Şara'nın Suriye'nin geleceğinde oynayacağı rolü üzerine planları olmalıydı.
SDG’nin ve Kürtlerin bu durum üzerine iyi düşünmeleri gerekiyordu. Çünkü kendilerini finanse eden de ABD ve müttefikleriydi. Ama bu desteğin devam edip etmeyeceği, edecekse nasıl devam edeceği ABD’nin geleceği nasıl kurguladığına bağlıydı.
Bir vekil güç, kendi geleceğini kurgulama hakkına ve gücüne sahip değildir. Geleceği onu var eden ve destekleyen güçlerin elindedir. Kürtler bu gerçeği kabul etmek istemediler.
Suriye’nin ekonomik olarak boğulmasının ve Colani’nin iktidara gelebilmesinin veya getirilebilmesinin bir aracı olmuşlardı. ABD’ye çok güvendiler ve kendilerine siyasi bir statü vereceğine inandılar.
Ama ABD’nin çıkarları değiştiğinde, kendileri değersizleştiler ve tarihin bir ironisi olsa gerek, hayalleri, iktidara gelmelerine, dolaylı, belki de istemeyerek yol verdikleri ABD’nin bir diğer vekili Colani tarafından ellerinden alındı.
Başta Kürtler olmak üzere herkes Suriye’de yaşananlar üzerine tekrar tekrar düşünmeli. Kürt halkı, büyük mücadele deneyimi olan, büyük fedakarlıklar yapmış ve bundan sonra da yapmaya devam edecek bir halktır. Umarım siyasi önderleri dünyayı daha doğru analiz ederler.
Bundan sonra, geleceklerini büyük güçlerin gelecek projeleri ekseninde kurgulayanların ağızlarına kürekle vurmak gerekiyor.
Hatko Schamis
26 Ocak 2026




