HER ŞEYE RAĞMEN VE HALA KOBANE İÇİN ATIYOR KALBİM!

#242 Ekleme Tarihi 15/10/2015 11:20:21
17 Ekim 2014 Cuma   “İletişim Devrimi” dünyayı küçülttü. Biribirini etkileme ve etkilenme veya kültürleşme süreçlerini hızlandırdı. İnternet sayesinde ve artık elimizdeki telefonlarla her an, dünyanın her yeri ile iletişim halindeyiz. Böylece medyayı ve iletişim araç gereçlerini kontrol edenler insanların beyinlerine de hükmetmeye başladılar. Ve doğru bilgiye ulaşmak belki hala mümkün, ama zor. Bunun için ciddi emek vermek gerekiyor. Daha zoru ise, doğru bilgiyi yorumlayacak tutarlı bir bakış açısına, bir duruşa sahip olabilmek. Çünkü ancak o zaman “bilmek” bir işe yarar. Hatta “görmek” ve “bilmek” mümkün olur... Rahmetli Medet öldürüldüğünde bazılarımız hemen RF'nu suçlamış, hatta RF önünde protesto gösterisi düzenlemişlerdi. Hem politik önyargıları, hem de bazı bilgilerden yoksun olmaları nedeniyle. Elbette RF'nun bu cinayette parmağının olması mümkündü. Ama o günün şartlarında bu cinayeti işlemek için başkalarının da yeterince nedenleri vardı. Ama yayılan “kirli bilgi” ve kafa karışıklığı bunların açıkça görülmesinin önünde engeldi. Rahmetli Medet'in eşinin “kocamı Çeçenleri kendi projelerinde kullanmak isteyen güçler öldürdü. Çünkü Medet buna karşı çıkıyordu...” sözleri umarım bu arkadaşlarımızın kendilerini, önyargılarını ve bakış açılarını gözden geçirmelerine vesile olur. Yoksa bu duruşları ile daha çok yanlış yaparlar... “Arap Baharı”nın altyapısını “iletişim devrimi” hazırladı. Açlık, yoksulluk ve yolsuzluklar içerisinde yüzen, demokrasiden nasibini almamış ülkelerdi bunlar. Ve Arap halklarında yıllardır birikmiş bir öfke ve daha iyiye, daha güzele özlem vardı. Özellikle dünya ile iletişim içerisinde olan gençlerde. Elbette başta ABD olmak üzere, büyük güçlerin bölgeye yönelik planları, bazı çabaları vardı. Yine de “Arap Baharı”nı bu güçler hazırladı demek doğru değil. Bunlar sürece dahil oldular, yönlendirmeye çalıştılar. Ama “kadir-i mutlak” değiller. Bilmemiz gereken, her değişimde bir iç, bir de dış nedenlerin olduğu. İç dinamikler olmazsa, dışarıdan ne kadar baskı yaparsanız yapın, bir değişimin olmayacağı. Veya yumurtanın tıpkısının aynısı bir taştan, üzerinde sittin sene de otursanız, civciv çıkmayacağı... Bu nedenledir ki, politik mücadele evinin içine çeki düzen vermekle, yani “bir özleştiri” ile başlar. Bunun adına belki “özeleştiri” denmez; ama eski olana savaş açılır. Ve değişim önce bu işe baş koyanlarla başlar, giderek topluma yayılır. Çünkü düzenin yaratmaya çalıştığı; bir ölçüde başardığı; insan tipleri ve karakterleri ile uzun vadeli muhalif bir politik mücadele örgütlenemez. Kendini gözden geçirme, yani içe yönelik mücedele etme gücü-cesareti olmayanlardan ise dava adamı olmaz. Yani eğer bir gelecek öngörünüz varsa, önce siz bu geleceği kişiliğinizde yaratmalısınız. Topu önderliğin, liderliğin olmamasına atmak sorumluluktan kaçmaktır. Ki zaten örgütsüz bir toplumdan liderlik veya önderlik çıkmaz. Bu nedenle yapılması gereken önder veya lider aramak değil; örgütlenmek, önderlik yapabilecek mekanizmaları yaratmaktır. Irak ve Suriye, Ortadoğudaki değişimin kalbi. Veya “;rdion Düğümü”. Bazı dengeler, ittifaklar neredeyse hergün değişiyor, bozulup yeniden kuruluyor. Böyle bir ortamda insanın önünü görebilmesi kolay değil. Kamuoyuna yapılan açıklamalara da fazla itibar etmemek lazım. Çünkü, diplomasi, biraz da, kapalı kapılar ardında saç saça baş başa kavga edip, gazetecilerin önünde gülümseyebilme sanatıdır. En yetkili ağızlardan duyuyoruz: Türkiye bölgede oyun kurucu olmak istiyor. “Stratejik derinlik” denilen şey bunun yol haritası. Hedef, Türkiye'nin önce eski Osmanlı toprakları üzerinde, sonra da bütün İslam ülkelerine liderlik yapması. İhvan'a yaslanarak... Yani Türkiye, büyük oynuyor, sadece taşeronluk yapmak istemiyor. Ve bunun yolunun öncelikle enerji sorununu çözmekten, yani Ortadoğu'dan geçtiğini biliyor. Zaten Ortadoğu'ya açılmak demek, büyümek için gerekli olan enerji kaynaklarına ulaşmak demek. Ama bu proje, ne İsrail'in, ne Amerika'nın veya başta bir “süper güç”ün, ne de bölge ülkelerinin-güçlerinin çıkarlarına uygun değil. Ve hiçbir Arap ülkesi, ne kadar “dindar” olursa olsun, Türkiye'nin liderliğini kabul etmez. Amerika ve İsrail, sınırların yeniden çizilmesini, halihazırdaki devletlerin, Suudi Arabistan dahil, parçalanmasını istiyorlar. İsrail'in güvenliğini garanti altına almak için de gerekli bu. Ve enerji kaynaklarının tek bir elde toplanmasına karşılar. Hatırlayın, Saddam'ın sonunu getiren Irak'ın Küveyt'e girmesi ve diğer körfez ülkelerini tehdit etmesiydi. Suudi Arabistan ve “uyduruk” körfez ülkeleri İhvan'dan haz duymazlar. Bu örgütü veya politik hareketi varlıklarına bir tehdit olarak görürler. Bunlara göre İhvan politikaya karışmamalı, sosyal bir hareket olarak kalmalıdır. Bu nedenle önce Mübarek'e, sonra da Sisi'ye destek verdiler. Çünkü Ortadoğu'nun diktatörleri de böyle düşünüyorlar. Bu ülkeler veya güçler Ortadoğu'da RF'nun, İran'ın ve Suriye'nin veya “direniş ekseni”nin etkisinin kırılması konusunda hem fikirler. Ama nasılı, zamanlaması ve daha sonra inşa edilecek düzen üzerine aralarında çelişkiler var. Bu nedenle birbirlerine pek güvenmiyor, ipleri ellerinde tutmak istiyor; kendi taşeronlarını örgütlüyor ve zaman zaman da birbirleri ile çatışıyorlar. Türkiye “oyun kurucu” olabilmek ve Esad'ı yıkabilmek için Ortadoğu'daki politik süreçlere her ülkeden daha fazla dahil oldu. Her yola başvurdu. İti kopuğu destekledi. Silahlandırdı. Bunu yaptı mı yapmadı mı diye kafasında şüphesi olanları Allah kurtarsın, benim onları iyileştirecek bir ilacım yok. Kaddafi'nin Libya'sı gibi Suriye de Batı için “güvenilmez” bir ülkeydi. İsrail için ise düşman. Çünkü Suriye, bugüne kadar Ortadoğu'daki bütün direniş örgütlerini gizli-açık desteklemiştir. Filistin ve Lübnan direnişleri bu sayede ayakta kalabilmiş, hatta İsrail'in Lübnan'da Hizbullah tarafından yenilgiye uğratılması yine Suriye'nin desteği ile mümkün olmuştur. Ve Suriye bir muz cumhuriyeti değildir. Güçlü ve köklü bir devlet geleneği vardır. Alevicilik yaptı-yapıyor suçlamaları asılsızdır. Suriye'de bütün dinler ve etnik topluluklar her zaman bir yaşam alanı bulabilmiştir. Hatta devlet aygıtında, bakanlar kurulu dahil, aleviden çok sunni vardı. Bunun istisnası Kürtler ve İhvan'dı. Kürtler'in siyasi kimlikleri inkar ediliyordu. Demokratik hak ve özgürlükleri, hatta bir kısmının vatandaşlık hakları bile yoktu. Tarihi topraklarında demografik yapı aleyhlerine bozularak, zorla asimile edilmek istendiler. İhvan ise, politik islami bir hareket olarak, hep, islami bir devlet ve sunni iktidar hayali kurdu. Bu nedenle sürekli baskı gördü. Arap milliyetçisi küçük burjuva bir diktatörlük olarak tanımlanabilecek Esad rejimi küresel sisteme dahil olmadı. Batı'nın Suriye'ye girmesine, ekonomide ve siyasette rol oynamasına müsaade etmedi. İsrail ile barışmaya yanaşmadı. Ama bir “muhaberat devleti”ydi. Muhaliflere karşı acımasızdı. Demokratik hak ve özgürlükler kısıtlıydı, insan hakları ihlalleri yaygındı. BAAS devlet, devlet BAAS'tı. AKP'nin devletleşmesi gibi... Bugünden bakınca daha net görebiliyoruz: “Suriye Baharı” demokratik bir hareket olarak planlanmamıştı. Ülkeye 2007-8 yıllarından itibaren yoğun silah ve militan girişi vardı. Başta CİA, istihbarat örgütleri Suriye'de cirit atıyorlardı. Hatta Amerika'nın Suriye Büyükelçisi Robert Ford Esad rejiminin yıkılması için açık açık faaliyet yürütüyor, “muhalifler”i örgütlüyordu. Silahlı ayaklanma için uygun zamanı beklediler. Ve Deraa'da çakılan kıvılcım sonrası harekete geçtiler. Tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi, sokaklara çıkan muhalifleri katledip suçu Esad'a attılar; askeri karakollara saldırıp yüzlerce askeri öldürdüler. Böylece demokratik muhalefetin önünü kesip ülkeyi bir iç savaşa sürüklediler. Suriye'de demokratik-reformcu bir muhalefet vardı, ama ne bu muhalefete, ne de Esad'ın reform yapmasına fırsat vermediler. Çünkü amaç, Suriye'yi demokratikleştirmek değil, uzun bir iç savaş sonunda, etnik ve dini toplulukları birarada yaşayamayacak duruma getirip, parçalamak, yeni haritaya uygun olarak etnik temizlik yapmak, yakıp yıkmak, yağmalamaktı. Bu nedenle taşeronlarının bile savaşı kazanmalarına izin vermediler. Silah yardımını sınırlı tuttular. “Öldürücü olmayan silah” esprisi buydu. Öncelikleri İsrail'in güvenliğini garanti altına almak, enerji kaynaklarını küçük devletlere paylaştırmak ve Avrupa'nın enerjide RF'na olan bağımlılığını bitirmek için Ortadoğu'nun petrolünü, gazını sağ salim Akdenize ulaştırmaktı. İhvan'la kurduğu ittifaka, Katar'ın parasına ( biraz da kara paraya ) güvenerek mümkünse 2023'te Cumhuriyet'ten rövanşı alma, 2024'te de halifeliği kaldıran yasayı iptal ederek İslam dünyasının lideri olma, hayalleri kuran Türkiye'nin Amerika-İsrail ortak yapımı senaryo ile ilgili çekinceleri ve sınırlarında oynanan bu oyunun veya ateşin Türkiye'ye de sıçraması korkusu vardı. Hatta sahadaki aktörlerin hemen hiçbiri her konuda anlaşamamıştı. Bu nedenle bir yap-boz oyunu oynandı sanki. “Dostluklar” çabuk bozuldu. Türkiye Suriye'ye karşı resmen savaş açtı. Bunu da inkar etmiyor. İşte Erdoğan “Esad'ı yıkma hedefi olmazsa koalisyona katılmam” diyor. Ve kendisi ne kadar inkar ederse etsin, onlarca ülkeden ne kadar maceracı, serseri, it kopuk varsa Suriye'ye taşıdığını, eğitip silahlandırdığını, hatta kendi istihbarat elemanlarını ve güvenlik güçlerini sahada istihdam ettiğini bütün dünya biliyor. Irak'da Maliki hükümeti İran'ın etkisi altına girmişti. Keza İran, Suriye'de Esad rejimini destekliyordu. Bu nedenle Türkiye, sunni güçleri himayesi altına aldı. Irak sunnilerinin en önemli figürlerinden biri olan Haşimi'yi Türkiye'ye davet etti. Sunni din adamlarını, aşiret ve örgüt liderlerini bir araya getirdi. “Türkmenlere yardım ediyoruz” gibi lafların gerçekle alakası yok. Esad'a karşı mücadele etmeyen kimseye yardım etmedi Türkiye. Yardımları bu şarta bağladı. Rahmetli Medet’in öldürülmesinin nedeni bile Çeçenlerin Suriye'de kullanılmasını kabul etmemiş olmasıydı. “Rivayete göre”, İstanbul'daki Çeçenler de “ya Suriye'ye gidersiniz, ya da RF'na” diye tehdit edilmişlerdi. Suriye'li mültecilere sınırların açılmış olması, kamplar, iki uçak dolusu Çerkesin Türkiye'ye taşınması vs hep Esad rejimini çökertme ve mümkün olan bütün insan topluluklarını Esad'a karşı birleştirme-kullanma planının parçasıdır. Irak Kürtleri ve Barzani ile ilişki kurması-geliştirmesi “çözüm süreci”nin bir parçası sanıldı. Türkiye, Kürtlerle barışıyor diye yorumlandı. Ama Türkiye'nin planı, Kürtlerle barışmak değil; Kürtlere siyasi bir statü ve kimlik kazandırmak için mücadele eden Kürt örgütlerini tasfiye etmekti. Başka çaresi kalmazsa, Kuzey Irak'ta dört bir taraftan kuşatılmış, her bakımdan Türkiye'ye bağımlı bir “mini Kürdistan”a evet diyebilirdi. Ama bu da “B planı”ydı. Yani önceliği, bir yandan Kuzey Irak'ta, ekonomik ilişkiler kurduğu, petrol satışına yardım ettiği bir Kürdistan sopası ile Maliki hükümetini terbiye etmek; diğer yandan olası bağımsız Kürdistan'ı, düşman bir sunni örgütlenme kuşatarak, kendisine muhtaç kılmaya çalışmaktı. Elbette bu planlar bir kez yapılıp, sonra uygulamaya konulmadı. Çünkü Ortadoğu'ya müdahale eden güçler hiç bir zaman her konuda hem fikir olamadılar. A konusunda anlaşanlar, B konusunda çeliştiler. Keza, İran'ın, Suriye'nin, Hizbullah'ın direnişi planların bozulup yeniden yapılmasına neden oldu. Bu nedenle her seferinde yeni denklemler, yeni ittifaklar kuruldu. A, B, C planları uygulamaya konuldu. IŞİD veya DAİŞ nereden çıktı? El Kaide nereden çıktıysa IŞİD de oradan çıktı. Yani IŞİD'in ebesi Amerika, Bağdadi de, parayı verenin düdüğünü çalan bir CİA ajanıdır. Ve bunun böyle olduğunu bilmek için “Wikileaks”ten sızacak belgelere ihtiyaç yok. Dünyanın dört bir tarafından toplanmış, daha önce eline silah almamış militanlarla sayıları elli bine ulaşan bir “ordu”yu donatmak, istihdam etmek, bu kadar hızlı hareket ettirebilmek; stratejik vuruşlar yaptırmak ve en teknik silahları başarıyla kullandırmak Bağdadi'nin tek başına yapabileceği bir iş değildir. Keza BAAS'ın kalıntılarının da bu gücü ve yeteneği yok. Olsaydı, Amerikaya direnirlerdi. Amerika IŞİD'i düşman ilan etmişmiş de, vuruyormuş da... hikaye bunlar. 200 000 Irak askerini, binlerce topu, tankı 5 günde çöllere gömen, 3 günde Bağdat'a giren Amerika'nın IŞİD'i yoketmek için 10 yıla ihtiyaç olduğunu söylemesi bir palavradır. Bu sözlerin gerçek anlamı, Amerika'nın Irak'ta, Suriye'de ve bütün Ortadoğu'da kendi düzenini kurması için bu kadar süreye ihtiyacı olduğu ve yeni düzen kuruluncaya kadar IŞİD'i yok etmek istemediğidir. Yani IŞİD değil, Irak ve Türkiye kontrolden çıkmışlardı. Ve kontrol edilmeye çalışılan bu ülkeler. IŞİD de El Kaide gibi bir semboldür. Tıpkı ÖSO gibi IŞİD kimliği altında toplanmış, operasyona çıkan onlarca örgüt veya grup var. Amerika'nın, Suudi Arabistan'ın ve Türkiye'nin istihbarat örgütleri tarafından destekleniyor ve kullanılıyor. Öncelikli görevi veya misyonu, Ortadoğu'da kurulmak istenen yeni düzenin politik, sosyolojik ve demografik altyapısını hazırlamak. Elbette Amerika'nın, Suudi Arabistan'ın yetiştirdiği, beslediği “din adamları”nın veya “islam alimleri”nin “fetvalar”ına inanıp da Cihad'a koşan saftirikler de var aralarında. Ama ipler bunların elinde değil. Uzatmayayım... IŞİD'in Musul'a saldırmasıyla başlayan serüveni, Cidde'de planlanmış; hatta ele geçirsin diye, Musul'a, IŞİD saldırmadan önce modern silahlar getirilmişti. Türkiye'nin bu plana itirazları vardı. Ama dinleyen olmadı. Zaten Türkiye'nin Ortadoğu'ya ve oradan İslam alemine lider olma sevdası hiçbir zaman kabul görmemişti. İhvan ile ilişkileri ve Esad'a karşı olan herkese kucak açması “ittifak”ta büyük sıkıntılara neden oluyordu. Kürt takıntısı da... Maliki hükümeti tarafından boğulmak istenen Barzani, Esad karşıtı muhalif güçlerle birlikte hareket etmeye hazırdı. Ve Türkiye'nin yardımıyla Suriye Kürtlerini de bu yönde etkilemeye çalıştı. Ama PYD, hem Esad ile hem de Esad karşıtı güçlerle görüşmeye devam etti ve Barzani KDP'sinin Suriye Kürdistan'ında, yani Rojava'da örgütlenmesine izin vermedi. Suriye'deki bilimum cihadçı örgüt, Suriye Kürtlerine siyasi bir statü vermeye yanaşmayınca ve PYD, Rojava'da yakaladığı bu tarihi fırsatı kaçırmak istemeyince Türkiye'nin özlemi olan ittifak kurulamadı. Bundan sonra, gırtlağına kadar Suriye iç savaşına bulaşmış olan ve eğer Esad iktidarda kalırsa büyük ihtimal uluslar arası kurumlarda ve mahkemelerde sıkıntılar yaşayacak olan Türkiye ( Suriye'nin BM'e belgeleri sunduğu, hatta öldürülen-yakalanan Türk güvenlik görevlilerinin listesini verdiği söyleniyor )sıkıştı. Biraz da ihanete uğradığını düşündüğü için telaşlandı. Tamamen haksız değil. Çünkü Türkiye Amerika'nın haberi olmadan girmedi Ortadoğu bataklığına. Ama Esad direndi. İran ve RF da. Ve Türkiye değişen dengelere uyum gösteremedi. Esnemedi. Kürtlerin bu süreçte siyasi bir statü kazanabilecekleri ihtimali bir kabus gibi çöktü üzerine. Bu, aynı zamanda Türkiye'nin “çözüm süreci”nde ne kadar samimi olduğunu ( veya olmadığını ) da göstermesine neden oldu. “Kobani eylemleri” sonrasında daha net kamuoyuna yansıdı. Türkiye, “çözüm süreci” ve “yol haritası” dediği şeyi: 1- Çatışmaların durması, 2- Silanlara veda, 3- Eve dönüş, 4- Siyasi faaliyetlerin önünün açılması şeklinde formule ediyor, Kürt sorununu “terörizmle mücadele” olarak görmeye devam ediyordu. Bu yol haritasında Kürtlere ne verileceğinden tek kelime söz edilmiyor, sorunun bu boyutu hep muğlak kalıyordu. Ve Türkiye Kürdistan'ında iç savaşa yönelik hazırlıklar, yeni karakolların inşası ve barajlar vs, son hız devam ediyordu. Rojava, Suriye'deki içsavaşın ortaya çıkardığı uygun koşullarda kendi siyasi örgütlenmelerini yarattı, kurumlaştırma yönünde ciddi adımlar attı. Cezire, Efrin ve Kobane kantonları kuruldu. Bu kantonlar meclisler ile yönetiliyordu, anayasaları ( toplumsal sözleşme ) vardı. Kantonlarda yaşayan bütün halklara, anadillerinde eğitim dahil, demokratik hakları verildi. Bu çerçevede, Çeçenler ve Çerkesler de mecliste temsil hakkı kazandılar. Özetle, Ortadoğu'nun belki de en demokratik toplumsal örgütlenmesi doğuyordu Rojava'da. Ve tabii, Türkiye Kürtlerine de model olabilecek bir siyasi örgütlenme. İşte IŞİD ile Türkiye'yi birbirine daha da yakınlaştıran, bu gelişme oldu. Türkiye, Türkiye Kürtlerine de model olan “Rojava devrimi”ni boğmak istiyordu, IŞİD'in gelecek planlarında ve çizdiği haritalarda ise Rojava diye bir şey yoktu. Keza Irak Kürdistan'ının enerji kaynaklarının Akdenize ulaştırılması yolu üzerindeydi Rojava. Ne pazarlıklar yapıldı, ayrıntılarını bilmiyorum; ama Türkiye ile IŞİD arasında kurulan “ittifak”ın veya “işbirliği”nin ekseni buydu. IŞİD önce Şencan'a saldırarak Irak Kürtleri ile Suriye Kürtleri arasındaki bağı kopardı. Yezidileri katlederek ve tarihi topraklarından sürerek etnik temizlik yaptı. Ardından Rojava'nın kalbi demek olan Kobane'ye saldırdı. Efrin ve Cezire kantonları arasında kalan Kobane'nin düşmesi demek, Rojava'nın düşmesi, bir toplumsal örgütlenme modeli olarak Rojava devriminin, hatta Suriye Kürtlerinin tasfiye edilmesi demek olacak, ama sonuçları sadece Suriye ile sınırlı kalmayacaktı. Bu, aynı zamanda Türkiye Kürtlerinin de boğulması anlamına gelecekti. Kürtler, bu duruma sessiz kalamazlardı. Kalmadılar da... “Kobane nere, İstanbul, Diyarbakır nere” söylemleri demo;jidir. Kobane bir Kürt toprağıdır. Kürtler katledilmekte ve hatta gelecek umutları söndürülmek istenmektedir. Bu demo;jinin Türkiye Çerkeslerinden “Türkiye nere, Maykop veya Nalçık nere” diyerek anavatanımızda Çerkesler üzerindeki baskılara, saldırılara sessiz kalmasını istemekten farkı yoktur. Türkiye'nin Esad'a karşı mücadele şartı ve bir “tampon bölge” ısrarı, belki işi bilmeyenlere hoş gelebilir, ama bunun anlamı, o tampon bölgede kendi istediği siyasi örgütlenmeyi yaratmak; yani Kürtleri ve Kürt siyasal örgütlenmelerini tasfiye etmek anlamına geldiğini bütün dünya biliyor. Bu nedenle başta Kürtler olmak üzere çoğunluk tarafından kabul görmüyor. Ama Kobane'de ve giderek Rojava'da Kürtlerin, hatta silahlı güçlerinin bir meşrutiyet kazanması da Türkiye'nin kırmızı çizgisi. Şimdilik... Kürtlerin Erbil, Şencan, Rojava veya Kobane duyarlılıkları; topraklarını, halklarını, kimliklerini, onurlarını ve siyasi kazanımları savunmak için bütün dünyada ayağa kalkmaları haklıdır, meşrudur. Saygı duyulmalıdır, desteklenmelidir. Ama sokaklar provakasyona ve önceden öngörülemeyecek gelişmelere açıktır. Haklı ve haksız olanı bulanıklaştırma, kontrolden çıkma ve karşıtını yaratma tehlikesi vardır. Kobane'ye destek eylemlerinin kimi yerlerde kontrolden çıkmış olmasını, şiddet eylemlerini, yakıp yıkmayı desteklemek, bunu öfke vs ile açıklamak mümkün değil. Ama bu tip görüntüleri öne çıkarıp meselenin özünü bulanıklaştırmak da. HDP'nin “Türkiyelileşme” ve Türkiye'nin demokratik güçlerini kucaklama projesinin bu süreçte ciddi yara aldığını düşünüyorum. Belki de Rojava ve Kobane bundan daha öncelikli oldu HDP için. İyi mi oldu, kötü mü; gerekiyor muydu ve yerine ne gelecek bilemiyorum, ama bence “HDP projesi” artık bitti. Tabii bu demek değildir ki, Kürtler kaybetti. Tam tersine ben kazanımlarının daha fazla olduğunu, büyük fedakarlıklara, kahramanlıklara sahne olan Kobane'nin kazanacağını düşünüyorum. Biz Çerkesler sanırım yine kaybettik. İktidarın propagandasına ayarlı antenlerimiz gerçekleri görmemize engel oldu, önyargılarımızı aşamadık. Ben Kürtlerin mazlum bir halk olduğuna, tarihi toprakları üzerinde kendi kaderlerini tayin etme ve kendi kendilerini yönetme haklarının olduğuna inanıyorum. Türkiye'nin bölünmesi paranoyam yok. Halkların demokratik hak ve özgürlüklere sahip olarak birlikte yaşamalarını isterim, ama sınırların değişmez olduğuna da inanmıyorum. Birlikte yaşayabilmek için bütün taraflarda bu iradenin olması, demokratik hak ve özgürlüklere saygı duyulması gerekiyor. Bu yoksa, birlikte yaşamak da mümkün olmaz. Ve bu düşüncelerimin Çerkes halkı için istediklerimle örtüştüğüne, tutarlı olduğuna inanıyorum. Çerkes halkı da tarihi topraklarında, yaşadığı her yerde demokratik hak ve özgürlüklerine sahip olmalı, kendi kendini yönetebilmeli, bütün diğer halklar ile birlikte yaşamanın şartlarını zorlamalıdır. Aynı şekilde, sadece kendi sorunlarımızı dile getirmek ve çözmek için değil; haklı davalara destek vermek istediğimizde dahi, örgütsel ve politik bağımsızlığımızın gerekli, zorunlu, hatta hayati olduğunu düşünüyorum. Halklar ve politik mücadeleler eşitsiz gelişirler. Bir yerde doğru ve gerekli olan, başka bir yerde yanlış veya zamansız olabilir. Burada birini diğerine feda etmemenin si;rtası, ideolojik-politik ve örgütsel bağımsızlıktır. Başkalarının yaptıkları veya yapabildikleri değildir ölçü, ama eğriye eğri doğruya da doğru diyebilmeli, haklıyı haksızdan ayırdedebilmeli ve insana, doğaya, çevreye duyarlılığımızı asla yitirmemeliyiz. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir insana, topluluğa veya canlıya duyarlı olmak; dinine veya etnik kökenine bakmaksızın, yüzünü görmediğimiz ve belki de hiç görmeyeceğimiz insanlara yapılan haksızlıklara tepki göstermek bizi sadece güzelleştirir; güzel, aydınlık geleceğin bileşeni yapar, saygınlığımızı arttırır. Daha da önemlisi, daha iyiye, daha güzele olan duyarlılığımızı büyütür. Bu duyarılığımızı ve tepkimizi kendi gücümüzle, bize yakışır bir tarzda dile getirmeliyiz; ama mutlaka göstermeliyiz. Çünkü duyuları, sinirleri ölmüş, “bana ne”ci bir halkın; kendine, kendi sorunlarına ve geleceğine olan duyarlılığı da biter. Çünkü bu “bana ne” çemberi önce “bizden olmayanlar”la başlar, ama  giderek daralır ve tek tek bireylere kadar geriler. Yani aslında başkaları için değil; kendimiz için gerekli duyarlı olmak. Her şeye rağmen ve hala kalbim Kobane için çarpıyor. Kobane'nin ve Kürtlerin kazanmasını bütün kalbimle istiyorum.
  • facebook sharing buttonFacebook
  • twitter sharing buttonTwitter
  • pinterest sharing buttonPinterest
  • linkedin sharing buttonLinkedin
  • tumblr sharing buttonTumblr
  • vk sharing buttonvk
  • odnoklassniki sharing buttonOdnoklassniki
  • reddit sharing buttonReddit
  • whatsapp sharing buttonWhatsapp
  • googlebookmarks sharing buttonGoogle Bookmarks